11 Kasım 2010 Perşembe

Büyükleri Küçülten Kupa...

Başına hangi isim gelirse gelsin Türkiye Kupasını son yıllarda çekici yapan tek şey Fenerbahçe tarafından kazanılamaması. Sponsorluklar hakkında büyük Türk düşünürü Yıldırım Demirören'in "Sponsorları kaçırmayın.Ben cebimden nereye kadar para vereyim. Kulübü aldım zaten." sözünden sonra Ziraat Bankası'nın Türkiye Kupasına sponsor olması marka değeri açısından Ziraat Bankasına mı yarıyor yoksa Türkiye Kupasına mı bilemedim.

Sponsorluk aslında satış artırıcı bir faaliyettir.Fortis Bank ardından da Ziraat Bankası'nın bu kupaya sponsor olmasının ardından futbolun izleyici kitlesinden müşteri kapmak içindir. Mesele sosyal sorumluluk olsa kupaya isim hakkı için ödedikleri kadar faiz borcunu affederlerdi. Bu kupaya sponsor olunmasının sebebi futbol izleyicisini dolaylı yoldan bankaya çekmekten ibaret.

Peki bu sponsorluklara futbol açısından baktığımızda durum ne? Marka değeri mi artıyor? Daha iyi futbol mu oynanıyor? Tabi ki hayır. Sadece "büyük balık küçük balığı yutuyor" o kadar. Sponsora hoş görünmek adına takımlar gruplara atılıyor ve mucize bekleniyor. Statü değiştiğinden beri mucize bekleyen hayalperest var mı aramız da?

Mersin İdman Yurdu Beşiktaş'ı yenseydi gruplara kalacak ve mucize bu olacaktı. Para geldikçe olasılıklar azalıyor futbolda. Kırıkhanspor bir gol daha atsa tur atlayacak olsaydı futbolcular daha motive bir şekilde oynayacak ve belki de o golü bulacaklardı.

Bu kupa Tv'de çok maç yayınlansın, yukarı sadece büyük takımlar çıksın ve suni derbiler oynansın diye yapılıyor artık. Lüleburgazspor'un yarı finale kalıp kalmaması kimsenin umrunda değil.

Bu kupa aslında büyükleri küçüktüyor; farkında değiliz.

10 Kasım 2010 Çarşamba

İyi Futbolcu ve Yaşa Dışı Menajerlik

Hayatınızdaki basarı ya da başarısızlıkta önemli etkenlerde biri de ilkokuldaki ilk sıra arkadaşınızdır muhtemelen. Komşunun çocuğu ile kıyaslanmak nette pek bir hırs yaratmasa da yan yana oturan iki sıra arkadaşının birbirine etkisi çok daha fazladır. Birinin başarısı diğerini yukarı çektiği gibi başarısızlığı da başarılı olanı aşağı çekebilir.

Gereksiz gibi görünen girizgahı sınıf sırasından ülke geneline yararsak ülkelerin de birbirlerini etkiledikleri düşünülebilir. Var olunan coğrafyanın oluşturduğu komşuluk ilişkileri adı konulmamış rekabetleri etkiler ve o ülkeler için önemlidir.

Türk Futbolunun sıçrama tahtası Euro 96 ise; bunda Fatih Terim ve Rasim Kara kadar Bulgaristan'ın Amerika'da oynanan 94 Dünya Kupasında yarı final oynaması etkilidir. 2000'de Galatsaray'ın UEFA zaferini 2002'de Dünya 3.lüğü izlemiş, 2004'te Yunanistan'ın Avrupa Şampiyonluğu ile 4 yıllık durağan süreç 2008'de Türkiye - Almanya maçı ile sona erdi.

Tüm bu karmaşık ilişkiler içinde futbolcularda birbirlerinden etkileniyor haliyle. Coğrafya açısında fakir sayılabilecek bir alanda yetişen Türk futbolcuları batıdaki komşuları kadar Avrupa'da temsil etmiyorlar ülkemizi. Doğudaki komşularımızın etkisi daha fazla hissettiriyor gün be gün.

Rijkaard'ın "zeki futbolcularla" oynamak istediğini dile getirmesi üzerinden fırtınalar estiren basınımıza mensup olanlara "iyi futbol iyi futbolcularla mı oynanır?" diye sorsak. Alay ediyoruz gibi yüzümüze bakarlar ve "e heralde" derler büyük ihtimaller."İyi futbolcu" olmanın kriterleri arasında zeki olmak muhakkak ki önemli bir yer tutuyordur ve Rijkaard'ın aslında aşağılama değil genelleme yaptığını anlamak için bir ip ucudur ancak "iyi futbolcu" kavramının "ahlak"ı içine aldığını unutmamak gerekir.

Kurallara aykırı menajerlik yapan futbolcuların aslında kapkaç yapan zihniyetten farkı yoktur. Bu futbolcuların aslında turiste şehir içinde "şehir dışı" taksimetre açan zihniyetten de farkı yoktur.Bunun kırmızı ışıkta geçen sürücüden, ayakta,tıklım tıkış yolcu taşıyan minibüsten de farkı yoktur. Bunlar bizim futbolcularımız ve bizim insanlarımız içinden çıkıyor. Böyle olması normal. Şansları yaver gitmeseydi bu gün ceza alan futbolcular futbolcu değil başka bir meslek yapacaklardı. İş takibi yapan milletvekili de olabilirdi, yedieminle anlaşmalı trafik polisi de.

Rijkaard'ın zeki futbolcularla oynamak istemesi ne kadar "masum" bir istekse, Keita'nın 5 metre uzağına düşen su bardağından dolayı kafasını göüzünü tutarak kendini yere atmamasını istemekte o kadar "masum".

Günün futbol düzeninde aktif rol oynayan yöneticilerin isimleri 20 sene önceki gazetelerde de geçiyorsa değişimden söz etmenin boş olduğu ortada. Değişenin düşünce yapısı değil ambalaj olduğu bu gün yazılanlar ile Tigana'nın, Gerets'in, Toschack'ın giderken yazılanların aynı olmasından belli değil mi?

Mustafa Denizli’ye kimse gidip İran günlerini bir kitapta toplamak için teklifte bulundu mu bilinmez ama bize çok yabancı gelecek, ağzımı beş karış açık bırakacak şeylerle karşılaşacağımızı sanmıyorum. Orada normal olan burada da normal. Onlar bizi ne kadar etkiliyorsa; biz onları o kadar etkiliyoruz ve hayata bireysel bakış olarak çok farklı değiliz. Akdeniz ülkeleri ile benzerliğimiz zaten ortada. Azeriler “bir millet iki devlet” (yersen), Gürcüler, “Şota bizden zaten”, Irak “mezepotamya çocuklarıyız” vs.vs.

“Zeki futbolcu” dedi Rijkaard ama eksik biliyor. “Şark kurnazı” bazı oyuncularımız ve futbolumuzda önemli yer tutyorlar.

9 Kasım 2010 Salı

Hagi'nin Kaan Dobra'sı...

Sol ayağındaki sihrin, elindeki değneğe geçmediği pek çok eski futbolcu/yeni teknik adamdan biri Hagi. Yeşil çimin üstünde, ceza alanını çevreleyen çizgilerin içinde yaptıkları ile yedek kulübesini çevreleyen çizgilerin içinde yaptıkları arasında ki makasın devasa olduğu bir garip teknik adam.
Türk futbol takımlarının hoca değiştikten sonraki iki haftada istemsiz baş kaldırışları sonra sıra ligin tartışmasız en iyi futbol takımana gelince -ki her ne kadar kontra atak oynasalarda!!!!!- sihrin etkisi Karadenizde kayboldu.

Maç vaadettiğinin altında seyrederken kulağıma çalınan bir çift spiker sözü gözlerimin açılmasına, algımın yerine gelmesine sebep oldu. "Hagi'nin teknik direktörlüğü Lucescu'dan esintiler sergiliyor" mealinde birşeydi.

Günün en güzel iki blog yazısı Ekşi Beşiktaş'ta Gürcan Ulusoy tarafından kaleme alınmış. Yazıları buradan ya da şuradan okuyabilirsiniz. Yazılardan biri Lucescu'nun ne olduğunu anlatıyor bize. Sürekli "kadro kalitesinden" bahsedenin aslında kendi "kalitelerinin" takımlarını etkilediğini gerçeğini sözler önüne seriyor. Aslına bakıldığında Lucescu yazısını iki kelime özetleyebilirdi Gürcan. "Kaan Dobra"

Kaan Dobra uğruna şiir yazılmış bir futbolcu Umut Sarıkaya tarafından. Bu şiiri okuduğumda kadro kalitesinin aslında bir yerden sonra laf-ı güzaf olduğunu bir kez daha hatırladım.
"kaan dobra'nın takıma yeni geldiği günlerdi aşkım
off ne alakası var şimdi deyip
dinlememezlik etme,
dinle bi kere.
kaan dobra takıma yeni gelmişti.
yalan söylemiyim sanırım antep maçıydı.
maç neredeyse bitmiş.skor kesindi.

hoca
maçın 89. dakikasında oyuna aldı kaan'ı sahada herkes çok yorgundu.
bi tek kaan, civelek gibi koşuyordu sağa sola.
ben de dahil herkes güler gibi bakıyordu kaan'a.

aa kerize bak aa enerjike bak diye.

ama hoca beğendi kaan'ın performansını

diğer maçta daha çok yer verdi.
bir diğer maçta daha bi çok.
ve bugün kaan dobra, kaan dobraysa
o 89. dakika yüzündendir.

şimdi gelelim sadede.

ben de ilişkimizi kurtarmak için
89. dakikada oyuna girmiş bir oyuncu gibi

koşuyorum, çırpınıyorum.
gör performansımı diye.
sev beni diye..."

İşte durum budur. "Defansif futbol oynatıyor"culara sormak lazım defans nedir? Defans ne için yapılır? Kim istemez takımının her maç gelene 5 gidene 6 atmasını? Dünya üzerinde bunu sürdürebilen takım sayısı yok denecek kadar az. Her ne kadar red etsek de futbol bir "iş". Dinamikleri farklı, yapısı farklı, alıcısı, satıcısı farklı ama futbol bir "iş".

Rijkaard bu "işi" kıvıramadığı için gitti. Günün küçük hesapları içinde harcandı gitti ve yerine gelen Hagi'ye "hadi yap" dediler.

Rijkaard bir manav çırağıydı. Domatesi, salatalığı çürüktü,bozuktu,pahalıydı istenen satışı yapamayınca manavın sahibi onu gönderdi ve yerine Hagi'ye sen sat dedi. Hagi çürük domatesleri geri aldı, diri sağlamları öne koydu ve Rijkaard'a göre bir iki kilo fazla sattı. Peki Lucescu ne yapardı?

Lucescu, domatesleri ayıklar, çürükleri ayıklar, onlardan salata yapar satardı.Meyveleri kilo ile satmaktansa meyve tabağı yapardı. Elindekinden şikayet etmek işin en kolayı.

Rijkaard'ın, Schuster'in en büyük sorunu her ne kadar büyük futbol adamları olsalarda da "anlamak". Kim ne derse desin bizim futbolcularımızın eksikliği başka türlü kapanmaz. Futbolcusunu anlamak konusunda gerekli eğilimi göstermeyen teknik adamların Türk futbolcusunun eksik olduğunu acı şekilde öğrendiği örneklerle dolu gazete arşivleri.

Lucescu'yu Türkiye'de başarılı kılan doğup büyüdüğü coğrafyanın da istikrarsız ve profesyonellikten uzak olması. Hagi'nin de aynı coğrafyadan geldiği üzerine fikir çürütülebilir ancak Hagi'nin salt teknik direktörlük meziyetleri Lucescu'nun yanında çok hafif kalıyor. Galatasaray'daki kıpırdanmanın tek sebebi de futbolcuları "anlamaya çalışması.

Ne yazık ki Türk futbolcusu maksimum verim vermez, teknik adamlar Türk futbolcualrdan maksimum verim alır.

Peki Schuster ve Rijkaard gibilerin kaderi mi olacak Türkiye'de başarısızlık? Hiç sanmıyorum ve en az 5 sene takımın başında kalması durumunda ve "başkanın hediyelerini" -şömineye asılmış çorapta noel babanın bırakacağı hediyeyi bekleyen çocuk gibi beklemez, kendi elindeki hamur ile oynarsa başarı gelir.

Mesele aslında başlıkta gizlidir. Lucescu olmak için Kaan Dobra'yı şiirlere konu edebilmek gerekir. Kaan Dobra olabilmek için 89. dakikada bile işini düzgün yapmak, sözleşme zamanlarında değil her zaman profesyonel olmak gerekir.

26 Ekim 2010 Salı

Schuster ile Olacak İş Değil Bu..

Necip ile Onur ile olmaz, illa ki yaşlı başlı kelli felli futbol ulemalarını dinleyeceksin. Onlar ne derse doğru diye düşünüp iki kere düşüneceksin. Senin Madrid'te Barça'da oynadığın kadar onların izlemişliği var. Onlara saygı duyacaksın.

Sevgili Schuster, Ali Sami Alkış'ı bildin mi? Hani "yok ebesinin .. Ali Sami" var ya bu Ali Sami o Ali Sami işte. Kalembaz, kelimelere takla attıran bir edebiyat ile sanat ustası, futbol fikirlerini sunan futbol yorumcusu.

Sen daha yeni tanışıyorsun bu insanlarla burası İspanya değil sayın Schuster ama bekle sana öğretecekler. Bizde futbolcunun yüreğinin teline dokunacaksın yoksa olmaz. Burda futbolcuyu yıkayıp yağlayacaksın yoksa olmaz. Burda futbolcunun moralini yüksek tutmak için "aslan, kaplan" masalları anlatacaksın yoksa olmaz.

İş sadece futbolcularla da bitmiyor Sevgili Schuster. Yönetimde hani abiler varya, sana kontrat öneren, bir kaç gün sonra maskeleri düşecek göreceksin. Birşeyler söyleyecekler basından dinleyeceksin. Sözleşmen fesh edilecek, tercümanından öğreneceksin.

Ha bir de taraftar var. Onunla gelir onunla gidersin burada. Dedim ya burası İspanya'ya benzemez. Dünyanın en önce gelen ve sıfır hata prensibi ile çalışan futbol düzlemi burası. Taraftarın isteklerine cevap vereceksin. Onlara hoş görünmek için bir iki hakeme yükleneceksin, 4. hakeme "mother'ı Fakir" diyeceksin. Sen bunları yapmıyorsan eğer zaten boşuna uğraşıyorsun Sevgili Schuster.

Şimdi soruyorsun, sistem, taktik, disiplin, genç oyuncular, öğrenme, öğretme, yardımlaşma, dinamizim, sabır, sükünet diye değil mi?

Boşver o "Türk Futbol Lügatı"nda olmayan sözcükleri sevgili Schuster. Burda spor, skor için yapılır söylemediler mi sana? Önemli olan Türk Futboluna kazandırdığın futbol anlayışı ve futbolcular değil başında olduğun kulübe anti-futbol dahi oynasan kazandırdığın kupalardır.

Bir gün buradan gideceksin ve ben bütün paramı senin gittiğin yeni kulübe yatıracağım, Del Bosque, Tigana, Gerets, Skibbe, Rijkaard ve niceleri gibi kaybedenin biz olduğu bir dünyada biraz para kazanmaya bakıcaz.

21 Ekim 2010 Perşembe

2009 Model Beşiktaş.

Resim : UEFA.com

Otobüs Ümraniye'den İnönü Stadına doğru yola çıktığında içerdeki futbolculardan sadece 15 tanesi yeşil çimlere basacaktı. Yedek kulübesindeki Rüştü, Ersan, İsmail ve Ali Kuçik yanlarındaki teknik ekipten azınlıktaydı futbolcular olarak.

Son 3 maçında kazanamayan Beşiktaş'ın yine kazanamaması sürpriz olmayacaktı ancak geçtiğimiz sene Beşiktaş'ın sorunu kazanamamaya çabuk alışmasıydı. Yönetimsel sorunların bir anda aza inmiş olması büyün yükü teknik heyet ve futbolcuların omzuna bıraktı ancak bir takımın en iyi oyuncusu ile en kötü oyuncusu arasında makas bu kadar açık olursa sakatlıklar planlamayan zamanlar için baş ağrıtır aynı bu Porto maçı gibi.

Porto'nun 33 yaşında hocası, kaptanını kendisinden büyük diye takımdan gönderdi dedikoduları çıkmış olmasına rağmen futbolcu pazarlama işinde dünyanın en iyilerinden biri olan takımın emanet edildiği hocanın yaşı Türkiye'de hayalbile edilemeyecek kadar küçük. Onlar biz tezatında aradaki farkın sebebi de bu aslında. Onlar için "olağan" olan bizim için hayal. Bizim için en "mantıklı" olan onlar için "demode" ve denemiş.

Beşiktaş bireysel hata kapasitesinin ne kadar yüksek olduğunu yeniden gösterdi. Önce takımın en zayıf halkası Hakan Arıkan'ın hatalı çıkışı ile geri düşen Beşiktaş sonrasında rakibin izin verdiği ölçüde baskı kurdu. Topla çok oynayan ancak sahadaki yaratıcılık eşiğini geçemeyen Beşiktaş için 2. yarıda uygulanan tek taktik Hilbert'i çizgiye kaçırmaktı. Bu hücum çeşitlemesi olarak yararlı bir atraksiyon olabilir ve maç içinde bir kaç pozisyonda bu taktikten reaksiyon alınabilir ancak bunu ana taktik olarak benimsemek Beşiktaş'ın hücum kısırlığını en temek etkeni.

Nobre'nin inatla orta alana inme isteği bana Rusların sıcak denizlere inme isteğini hatırlattı. Binbir zorluk ve maliyete karşılık sonuçsuz kalmış iki girişim. Nobre kaleden uzaklaştıkça hem takımını yavaşlatıyor hem de onun futbolcu olarak olumlu olan tek özelliğini elinden alıyor. Kendisi ile sadece "Duvar" pası yapılan bir oyuncu oldu artık Nobre.

Tek varyasyondan ibaret Beşiktaş taktiği içinde topa sahip olmanın yarattığı placebo etkisi Tabata'nın verimsiz oyununa rağmen taraftara umut aşılamaya devam ediyor. Tabata, Kaptan Tsubasa çizgi filmindeki kötü futbolcu karakterleri gibi sahada dolandı durdu. Beşiktaş adına yaratıcı oyuncu eksiğini kapatmak için kadroya katılan Tabata'nın hatalarla dolu güncelleme bekleyen yazılım gibi biraz çalışıp sonra hata vermesine artık herkes alıştı.

Sahanın en iyileri Ernst ve Necip için söylenecek fazla birşey yok. Belki artık Ernst'in kendini geliştirmesi için geç olabilir ama Necip'in box-to-box orta saha olması için konjektör elinden geleni yapıyor.

4 maç ardı ardına kazanamamak geçtiğimiz sezon için infial yaratmaya yetecek bir durumken bu sezon insanların içindeki umut ağacı her maç biraz daha uzuyor. Schuster yönetimi aldı mı bilinmez ama taraftarı arkasına aldı ve taraftar da takımı yeniden inşaa etmek için gerekli krediyi Schuster'e tanıdı.

Schuster'in takımı biraz makyajlayarak kazanmayı hatırlatması gerekiyor. Hücum çeşitliliği Quaresma ve Guti üzerinden tüm takıma homojen dağılırsa istenen Beşiktaş için ilk adım atılmış olur ve mevcut durumdan Beşiktaş'ı rakiplerinden bir değil yüzlerce adım öne geçirir.

17 Ekim 2010 Pazar

Bazen Yenilmek De Güzeldir...


Yolu benim gibi sürekli Avcılar/Küçükçekmece tarafına düşenler anımsayacaktır harabeye dönmüş ve terk edilmiş binaları. Bazen öyle binalar göze çarpıyor ki, insanlar çaresizlikten orada oturuyormuş hissine kapılmamak elde değil. Beşiktaş'ın geçen seneki yenilgileri de işte aynen bunun gibi çaresizlik hissi veriyordu insana. Her yanından çaresizlik akan, oynadığı futboldan zevk almayan ve "bitse de gitsek" ifadeleri eşliğinden taraftarını kahreden bir Beşiktaş'tan dün gece kaybeden Beşiktaş'a evrilmek zor ama güzel bir süreç.

3 maç arka arkaya kazanamamış bir Beşiktaş taraftarı geçtiğimiz sezon "Yeter" diye bağırırken bu sezon taraftar 3 maçı da kazanabilirdik hissiyle kapattı bu periyodu. Önemli olanın da kazanabilecek oyunu oynamak olduğunu kavramış bir Beşiktaş taraftarı, Schuster ile Beşiktaş'ı bu sezon için olmasa bile gelecek sezon için şampiyonluğun bir numaralı adayı yapıyor.

Güzel bir cumartesi akşamı ben tribünde değildim çünkü stadttan eve dönmek bana azap ve acı veriyor tam anlamıyla ancak sezon başından beri 25-30 bin kişiye oynayan Beşiktaş'ın 15 bin kişiye oynaması sadece Guti ve Quaresma'nın eksikliği ile açıklanabilir mi? Stadı dolduran taraftarların çoğu sanırım kombine sahipleriydi. Öyle demiş Stalker blogunda maçı değerlendirirken.

Maçın teknik ve taktik kısmı ise Abdullah Avcı'nın yaptığını bu sefer yeni hocası ile Manisaspor yaptı. Ancak maçı kopartan bir duran toptan gelen 2. Manisa golü ve hemen ardından Tabata'nın oyundan atılması oldu. Moral olarak çöken Beşiktaş'ın ofansif aksiyonlarında baş rolü Holosko ve Nobre alınca pozisyonlar sonuçsuz kaldı ki Nobre bu sezon ki en iyi oyunlarından birini oynadı.

Son 2 maçtır Schuster'in maçı çevirme hamlelerinin içinde Onur Bayramoğlu'nun olması benim adıma sevindirici bir gelişme. Dün Necip'in Fink'in görevine soyunup, Onur'un hücumu yönlendirmesi ve son 5 dakikada geride kalan dakikalardan fazla pozisyon bulunması da takımın mücadele gücünün ne kadar yüksekte olduğunu gösteriyor.

Bazı mağlubiyetler azaptır adeta ve acıtır insanı. Gönül verdiğin renklerin çaresizliği gözlerini doldurur hırstan. Dün Şeref Bey stadında ki temaşa ise yenilgilerin bile güzeli varmış dedirtti. Takım böyle oynasın yenilse de olur diyenler!! Takım böyle oynadı ve yenildi takımın yanında mısınız?

14 Ekim 2010 Perşembe

Golü de Hiddink mi Atsın?

2010 yılı mesai, saatilerine kurban olan maçlar yüzünden benim için rekor bir yıl. Dünya Kupası, Beşiktaş'ın Avrupa mesaisi ve son olarak Azerbaycan karşına çıkan millilerimizin Euro 2012 eleme karşılaşması.

Kaçırdığım maçları ordan burdan, bölük pörçük izleyip konuşmak pek tarzım olmasa da Azerbaycan maçının özetini izleyip Mehmet Demirkol, Sergen Yalçın ve Mustafa Doğan üçlüsüyle devam ettim. Özette izlediklerim ile konuşulanlar arasında öylesine bir fark vardı ki ertesi sabah gazeteleri okumaktan sakındım. Sakin bir kafa ile yazıları taradığımda ise baktım ki "Golü de Hiddink mi atsın?" noktasına gelmişim.

Hiddink'in benim izlediğim en kötü milli takım jenarasyonuna denk gelmesi de ayrı bir mesele. Dibe vurmuş ve grup liderliği hedefinden oldukça sapmış bir milli takımın yeniden toparlanması sürecinde onu dibe vurduran hocalardan birini orada bırakmak ise nasıl bir anlayıştır, oldukça tartışmalı.

Kişileri tartışmaktan, oyunu ve sistemi tartışmaya gelemediğimizden sorunlara neşter vurma konusunda sıkıntı yaşıyoruz.Bir milli takım hocasını eleştrilebilecek en kısa ve en kolay yol oyuncu seçimi olduğu için ilk patlak oradan veriliyor. Capello'yu tartışmak ne kadar yersizse Hiddink'i tartışmakta o kadar yersiz ancak oyuncu seçimini birilerine yaranmak için yaptığını düşünmek ise tek kelime ile ahmaklık.

Bir sonraki milli maç arasına kadar bir ara vermek ve sakince düşünmek gerekiyor. Hiddink'in de biraz çalışması ve ağırlığını koyması gerekiyor. Plan, proje, sistem, ekol olaylarına hiç girmiyorum çünkü bize çok uzak kavramlar.

12 Ekim 2010 Salı

Hiddink'i Savunmak.

2010 Dünya kupasını Türkiye yok diye zevksiz bulanların hayatlarında kırmızı beyazlı formayı sadece bir kere o futbol karnavalında görmeleri ne kadar da ironik. O ironinin irinleri son Almanya maçı ile gün yüzüne çıkmaya başladı. Dün programdaki iki partnerim Hiddink hakkında atıp tutarken kendimi Hiddink'i savunurken buldum. Söz konusu Aykut Kocaman olunca sabırdan bahsedenlerin söz konusu Hiddink olunca ellerinde mezura, kafa tası ölçmeye başlamaları "tehlikenin farkında mısınız?" diye sorduruyor insana.

Dünyada futbol sürekli değişiyor. Bize anlatılan tekniğimiz iyi ama fiziğimiz yok masalını artık kimse yemiyor. Çünkü hafta sonu 7-8 farklı ülkenin maçlarını canlı izleme imkanına sahipiz. Bir futbolcu gördüğümüzde onu tuttuğumuz takımın forması ile hayal ediyor ve yöneticileri bu oyuncuları ıskaladıkları için suçluyoruz.

Aynı durum Dünya Kupasında Mesut Özil özelinden farklı bir platforma taşındı. Annesi ve babası Türk olan bir oyuncuyu Almanya forması ile fark yaratırken izledik ve mutlu olmak yerine hayıflanmaya başladık. Mesut'un neden bizi seçmediğini konuştuk durduk ama bu ülkede futbolcu yetiştiremediğimiz gerçeğini hep göz ardı ettik. Ama Ntvspor'da yorumculuk yapan Mustafa Doğan için bu kadar konuşmadık. Demek ki iyiyse üzülüyoruz kötüyse umrumuzda olmuyor.

Federasyon'da bu konuyu masaya yatırmış ve çözümü kariyerli bir hocada bulmuş olacak ki Hiddink geldikten sonra kimse Almanya'yı seçmeyecek diye düşünmüş. Bu tabi ki benim hüsnü kuruntum. Peki Hiddink neden geldi?

Hiddink bizi Polonya-Ukrayna ortaklığıyla yapılacak turnuvaya götürsün diye mi, yoksa 2 yıllık bir yapılanma sonrası 20 yıllık bir yenilmezlik zırhına büründürsün diye mi geldi? Ayrıca sözleşmeyi gizlemek ne demek? Kimin hocasını kimden saklıyorsun?

Bu işin para pul kısmında hiç bir sıkıntım yok. FourFourTwo'da Orhan Uluca'nın Almanya futbolu yazısını okursanız/okuduysanız bu işlerin nasıl olması gerektiği konusunda yeterli bilgiye ulaşırsınız. Plan, program, proje amca dayıya iş açmak için mi yapılır bu ülkede?

Hangi plan 1 yıldan fazla uygulanmış ki bu ülkede?

Biz Hiddink'ten ne istiyoruz?

Bizi Avrupalı yapmasını mı? Euro 2012 ye götürmesini mi? Geleceği şekillendirmesini mi? Bunların hepsi bir arada aynı pota içinde eritilebilir mi şüpheliyim? Hiddink'in 3. resmi maçında yerine Türk hoca arıyorsak ve bunu ülkenin önde gelen spor adamları yapıyorsa vay halimize. Basiretsiz federasyonun tek hamlesi Hiddink'tir. Ama Oğuz Çetin'i görevde bırakarak onuda yüzüne gözüne bulaştırmakta gecikmedi. Bu gün Hiddink gitsin diyenleri "Oğuz gitsin" diye okumak gerekir.

Hiddink bu güne kadar bizim gibi bir milletle ilk defa çalışıyor. Çalışmayı sevmeyen, profosyonellikten uzak oyuncular, iş bilmez yöneticiler vs. vs. Siz Hiddink'ten ilk başta saha içinde birşeyler bekliyor olabilirsiniz ama benim önceliğim saha dışında, sahaya gelmeden antrenmanda yaşanacak değişiklikler.

Bekleyip göreceğiz.

7 Ekim 2010 Perşembe

Rijkaard, Arda ve Schuster'in Tombalası / Genç Bloggerlar Rahatsız

Schuster'in tombalasını manşete taşımaktan ve "mal beyanı" diye zeka özürlü bir espri yapmaktan çekinmeyen bir spor basınının yansıttığı haberler üzerinden dünyaya bakmak bizim neslin en büyük sıkıntısı. Okuyan, şüphe duyan, sorgulayan bir güruh olmaya çalıştıkça aslında ne kadar dip olduğumuzu görmekte o kadar acı.

Bir haftada öylesine olaylar yaşandı ki futbol camiasında her biri tek başına başka ülkelerde manştet sıkıntısını ortadan kaldırır.

Rijkaard babasını kaybettiği gün Karabük deplasmanına çıktı. Yedek oyuncuların görüntüleri "hocasının babası ölmüş" refleksinden çok uzak ve o kadar rahatsız ediciyken Ali Ece ve bir kaç kişi haricinde kalanlar Rijkaard üzerinden prim yapma çalışmalarını aralıksız sürdürdüler.

Tam bu furya atlatılmış ve Almanya üzerinden Mesut'a çakma sırası gelmişti ki Arda'nın sakatlığı bunu bir kaç gün öteledi.

Bu ülkede en çok söylenen sözlerden biri de "Sözüm senettir benim" söz öbeği ama bu sözlere göbek bağlayanların sonu pek hayırlı olmuyor. Bu ülkede vergiyi bile öderken "al ben bu kadar kazandım ve bu kadar vergi ödüyorum" anlayışı varken Arda'nın "ben sakatım" dememesi, "ben sakat değilim" demek. Çünkü biz dünyanın en dürüst coğrafyasının bu sıfatı hak etmesini sağlayan insanları sürekli doğru beyan veriyoruz.

Milli takımda sakatlanıp kulübünün verdiği bütün parayı oynamadan alan futbolcuları gördükçe alevlenen sigorta tartışmaları Arda konusunda oldukça fazla profesyonel kalıyor. Çünkü Arda, Türk futbolunun mevcutta en iyi oyuncusu olarak anlıyor ama tam bir amatör.

Almanya maçını kendisi için vitrin gören bir futbolcunun kendi ağlığını sakatlığını hiçe sayıp kendini zormasına anlam verebilen varsa buyursun gelsin konuşalım. Galatasaray Spor Kulübü bile şu açıklamayı yaptı ve öğrendik ki anlatılanların direk Arda ile bağlantısı var. Hiddink, Oğuz Çetin ya da bir başka milli takım antrenörü Arda'ya zorla antrenman yaptırmadı. Arda çıktı kendini zorladı ve sakatlandı. Peki algı da benden Oğuz Çetin ve Hiddink suçlu?

Ve son olarak Schuster olayına gelirsek ben fazla konuşmayacağım çünkü bu haber en hafif tabirle "makatını aşan haber" sınıfına giren bir habercilik refleksi bu. EkşiBeşiktaş'tan RaulGonzales zaten yerekeni yazmış. Ben size oraya alayım isterseniz şu kapıdan. Fanatik gazetesine de şunu sormak istiyorum sadece. Bu haberin altında neden imza yok?

Ben rahatsızım. Türk sporunu, spor gazeteciliğini sıfırlayan, bir elin parmaklarını geçmeyen gerçek gazeteci ve habercilere yaşam şansı vermeyen, gençlerin en kanamaya müsait yerlerini kaşıyarak tiraj derdine düşen medyadan rahatsızım. Twitter'da gördüğüme göre "Genç Bloggerlar da rahatsız." "Özde skor sözde spor" medyası go home.

5 Ekim 2010 Salı

Hiddink'e Teslim Olmak.

Futbol dünyasında ite kaka kendine yer arayan ulusların bu itiş kakış içinde avantajlı hale gelmesinde bir figür var ki dünya futbol düzenine çalıştırdığı takımlar ile çomak sokan Hiddink. Hiddink'i "Yaptıklarını yapacaklarının teminatı" olarak İstinye'de federasyon binasındaki kasaya koyan TFF, "yapmadıkları yapmayacaklarının teminatı olan" Oğuz Çetin ile birlikte 2012 yolunda treni bu ikiliye teslim etti.Milli takım teknik direktörlüğü söz konusu olduğunda "kadro seçimi" seçilenleri ve seçilmeyenleri ile en yumuşak karındır. Eleştriler bu zayıf halkadan yapılır ve eğer bel altı vurulacaksa bu seçimler kulüp bazına indirilerek teknik adamın başı yenir. En son başı yenen teknik adam olarak Ersun Yanal TFF bünyesinde "Futbol Genel Koordinatörü" gibi yuvarlak bir sıfatla dimdik ayakta duruyor.

2012'ye gitmek bizim için asıl amaç mı yoksa "futbol kültürü" ve "ekol" yaratma amacı içinde sadece hedeflerden biri mi? Hiddink'ten ne beklediğini açıklamayan bir federasyon için başarı kıstası nedir? Bunlar merak edilen konular.

Ama ne olursa olsun Türkiye Milli Takımının başında Hiddink varsa ona teslim olmak gerekir. Başka seçenek yoktur. Beni "Türk hekimlerine emanet ediniz" diyen Mustafa Kemal gibi Türk futbolunun da "Beni Hiddink'e emanet ediniz" deme zamanı gelmiştir.Simon Kuper'ın Hiddink ile FT için yaptığı röportajda can alıcı noktalar var. Bunların bence en dikkat çekeni ise Hiddink'in oyunu 3 aşama ile açıkladığı bölüm. "Topa sahip olduğunuz zaman, olmadığınız zaman ve aradaki zaman." Hiddink'e göre, sonuncusu bir takımın diğerine topu kaptırdığı zaman demek ve muhtemelen oyundaki en yaşamsal an. Çünkü futbolda olduğu gibi her alanda kazanmakla kaybetmek arasında ince bir çizgi var. "Kazandım" düşüncesinin parmak uçlarına kadar inen bir karıncalanma ile insanı sardığı anda "kaybettiğini" öğrenmesi yakın tarihin en önemli spor olayı olarak kayıtlarda duruyor.

Türk futbolu için sadece 1996-2000 yılları arasında var olan bir kavram var; "İstikrar". İstikrardan Hiddink'in anladığı sakat da formsuz da olsa hep aynı oyuncuları çağırmak diye düşünülebilir ancak Hiddink'in asıl amacı bu takımı daha "Avrupalı" yapmak. Ama bunun için de bir kredi , yeni denemeler yapmak için zaman kazanması gerekiyor. Tek tek futbolcular üzerinden Hiddink'i eleştirmek bizim açımızdan sosyal bir boşalmadan başka birşey olmayacak çünkü bu eleştrileri bir önceki milli maç serisinde de yaptık ama Milli Takımın 6 puanı var ve ikincilikte çekişeceğimizi düşündüğümüz Belçika'yı geçmeyi başardık.

Türk Milli Takımı Hiddink'e teslim olmalı. Hiddink eleştrilmez değil elbet ama bunu izan ve insaf sınırları içinde yapmak, beklemek ve görmek gerekir ne kadar zor olsada. Akdenizli kimliğimizi, şark kafa yapımızı ve istikrarsız futbol kimliğimizi yeniden çıkartmak için Hiddink belki de son şans.

28 Eylül 2010 Salı

Dizi Karakterleri ve Teknik Direktörler

İzleyici ve taraftar olmak arasındaki en büyük fark tolerans eşiğidir. Söz konusu rakip olduğunda tüm tolerans sıfırlannıyor ve geriye kuru bir fanatizim kalıyor. Kişi davranışlarından taraf olmanın etkileri belirgin bir biçimde görüldüğü gibi üzerinde forma olan X kişi ile doktor önlüğü olan aynı X kişiye bakış tamamen değişik oluyor.

Ben ilk paragrafı yazmışken sevgili Semih Kalkan'ın bir twitter mesajı konuyu bir anda kafamda dallandırıp budaklandırdı.

Her ekran karakteri bir kurgudur ve gereçek hatta bir yerlerden yontulmuştur.

Durum böyle olunca Gregory House hastalarının Mourinho hakkında atıp tutmaları benim gibi Semih Kalkan'ı da rahatsız etmiş. Ama baktığımızda çocukken birbirini kaybeden ruh ikizi gibi M.D. House ile Jose Mourinho.
İkisi de huysuz ve geçimsiz. Antipatik ve empati yeteneğinden yoksun. İkisi de insanları irite ederek sonuca gitme konusunda oldukça başarılı. İkisi de bir takımı yönetiyor ve amaca ulaşmada her yolu mübah sayıyor. Tek farkları House MD. yaşamıyor. Mourinho ise bir teknik direktörlük bianeli olarak karşımızda duruyor. Porto, Londra, Milano ve şimdi de Madrid'te futbolun mutfağında en leziz olmasada yönettiği takımlar için en doyurucu yemekleri yapıyor.

Gregory House'u sevip Mourinho'yu sevmemek iki yüzlülük olmasa da taraftarlık duygularından arınamamışlık olabilir.

Bir diğer örnek ise Del Bosque ile Yaprak Dökümünün Ali Rıza beyi. Biraz zorlama bir benzerlik gibi gelebilir ama baktığımızda ikisi de insancıl. İkisi de köklerine bağlı. İkisi de yumurta kapıya gelmeden dikkate alınmıyor. İkiside etrafındakiler üzerinde görünmez hakimiyet kuruyor.

Daum'un son dönemi ile Lost'un Sawyer'ı arasında da bir bağlantı kurulabilir. Özellikle Fenerbahçe'den ayrılma döneminde yaptığı çirkeflikler, sürekli bir uzlaşmaz tutuma ve hiç bir şekilde inadından vazgeçmeme. (Bkz. Guiza)

Ama dediğim gibi Sawyer'ı seven Daum'u sevmeyebilir ya da başta dediğimiz gibi House'a tapan Mourinho'dan nefret edebilir ve tüm bunlar taraftarlık algısıdır.

Unuttuklarım vardır muhakkak onları da size bırakıyorum.

Gerçek Emre'den Bir Kesit...

Programda göz ucuyla takip ettiğim Kasımpaşa - Fenerbahçe maçında skordan çok aklımda kalan iki şey var. Biri oldukça önemsiz ancak ayrı bir yazı konusu olarak kenarda bekleyen forma konusu. Kasımpaşa'nın forması kimilerinin hoşuna gitmiş olabilir ki ben forma konusunda tutucu olmak bir yana yeni her tasarımın denemesi gerektiğine inanlardanım. Her takımın bir tane sembol formanın yanı sıra değişik formalar denerse bu futbola renk katacaktır ancak dün Kasımpaşa'nın forması gıda boyası fazla kaçmış şeker gibiydi.

Maça dair aklımda kalan ikinci nokta ise Emre Belözoğlu'nun 17-18 yaşına dönmüşçesine attığı goldü.

Milliyet gazetesinin karton maketlerini bir yana bırakıp açtığım ilk sayfaydı spor sayfaları. 1995 yılında ben futbolcu olma hayalleri kurarken açtığım spor sayfasında genç bir yıldız adayının transferini okuyunca heycanlandım. Ama bu transferi asıl anlamlı kılan iş bir yıl sonra gerçekleşti. 1996 yılında futbol tanrısının yeşil sahalardaki elçisi Hagi'ni Galatasaray'a geldi. Bu gelişle müjdelenen şampiyonluk için 4 yıl bekledi taraftarlar.

Bir futbol zanaatkarının çırağı olmak belki de en büyük şanstı Emre Belözoğlu için. Kısır bir futbol dünyasında "tekniğimiz iyi ama fiziğimiz yok" yalanını Hagi yüzümüze tokat gibi çıraklıktan veliahtlığa terfi ettirdiğimiz Emre'de ustasından kaptığı figürleri kısa serenatlar halinde bize sunmaya başladı.

Ancak ne olduysa Emre'ye verilen görevler Emre'den bir Kemallettin yarattı. Emre rakip ceza alanından uzaklaştıkça Emre olmaktan da çıktı. "En iyi defans hücumdur"cu Fatih Terim ve ekibi Emre'ye "savaşçı" rolü yükledi. Böylece Emre savaşmaya başladı. Ama hücümcu bir savaşçıdan ziyade kalesini korumaya çalışan bir süvari gibi hırçınca saldırmaya başladı sağa sola. Rakip kaleden bu kadar uzak kalınca da rakip kaleye gittiğinde ürkek bir yapıya büründü.

Emre müzmin sakatlar listesinde kendine ilk 10'da yer bulacak bir oyuncu. Avrupa macerasında İnter forması ile Lazio ağlarına attığı iki Picasso golü sayesinde kendine inanları yeniden umutlandırsa 29 Ekim 2000 tarihi Emre'nin yükselişinin düşüşe geçtiği gündü.

Kadir Çetin, Emre'nin kullandığı arabanın altında kalmıştı. Emre 8/1 suçlu olsa da her insan gibi Emre'de bir vicdana sahip ve kendi içi hesaplaşmasını bitirmeden yeşil sahalarda eski Emre'yi görmek hayal sanırım.

Emre bir elmastı ve ışıl ışıl parlıyordu. Şimdi ise orta sahada çok yararlı bir oyuncu!

Zaman zaman bize geçmişinden, kumaşındaki kaliteden kesitler izletiyor.

25 Eylül 2010 Cumartesi

Fox ve Digitürk Kendi Ayağına Sıktı...

Futbolun geometrisinde "yuvarlak" top ne kadar isabetli ise artık salonlarda duran aptal kutusu "dikdörtgen"de o kadar isabetli.

"Futbol ülkesi" olmakta direttikçe, bize futbolu sunanların "hayır"ları ile karşılaşıyoruz sürekli. Futbol yazıyoruz, blooger yasaklanıyor. Maç izlemek istiyoruz "Bez Bebek" yayınlıyorlar, maçı yaşamak istiyoruz devre arasında "tüpler futbol oynuyor."

Öncelikle Fo(s) Tv ile başlayalım. Bez Bebek gibi son derece geri zekalı bir dizi olmasaydı belki hakikaten Fo(s) değil Fox olabilirlerdi. Malüm bu akşam Roma - İnter maçı var Seria A'da. Seversiniz sevmezsiniz İtalyan liginin futbol tarzını ama ne olsa bir tarzı var. Ve bu akşam son lig ve kupa 1 şampiyonu ile şampiyonluğu son hafta kaçırmış takipçisi oynuyor. Neresinden bakarsınız tam anlamıyla "izlenecek bir maç". Ama biz izleyemeceğiz. Çünkü FoxTv'nin yayın akşında maç gece saat 02:00'de banttan görünüyor."Fantastik Dörtlü Gümüş Sörfçünün Yükselişi" filmi ile sizleri başbaşa bırakıp Digitürk'e dönmek istiyorum.

Digitürk malum 4 sezon daha Süper Lig maçlarının yayıncısı. Temizlik olarak öncelikle Erman Toroğlu gönderildi ve Türk spor basınının emekçilerinden, racon sahibi Sinan Engin o kapıdan girdi. Madem sorun Maraton'du sadece Erman Toroğlu'nu başka programa kaydırsaydınız. Ama benim bahsedeceğim şey "Şahken Şahbaz" olmak değil.

Premier Lig'te aynı grubun Spormax ve PLTV kanallarından yayınlanıyor. Biraz, çok az, gözucuyla o kanallar izlenip yayıncılık nasıl yapılır diye baksalar. Günün maçı öncesinde sahada top oynayan tüpleri izlemek zorunda değil kimse. Maç öncesinde PLTV'de yapılan inanılmaz güzel ve işte o yüzden dünyada en çok izlenen futbol ligi.
Ben ne basın mensubuyum ne de gazeteci. Akıl vermek gibi bir niyetim yok. Sadece seyirci olarak taleb ediyorum. Hasbel kader burda yazıklarımı radyoda söylüyorum. Ama oraya giderken bile ciddi bir hazırlık yapıyorum bana asıl maaşımı veren mesaimden çalıp. Şimdi Digitürk "Devrim" arabası için söylenen sözü anımsatıyor bana. Garb kuruyla para alıp şark kalitesinde hizmet. Ha Garb kuru daha düşük ve yayın yüksek diyebilirsiniz. Ama batıda bu yayına bu parayı isteyene meslekten men cezası verirler. Maç dışındaki yayınlarda gözle görülür bir gelişme varken maç içi ve öncesi yayınlar neden bu kadar kötü? Akıl sır erdirmek mümkün değil.

Bir de takımlar "9 maç canlı yayınlanmasın, seyirci gelmiyor stada" diyormuş. Siz o seyirciyi stada çekmek için sadece kulüp sevgisi ve yayın engelini kullanıyorsanız vay sizin halinize. Ama Fo(s) Tv yanlış anlamış sanırım kulüplerin bu çağrısını.

Futbol İşi ve Bozuk Düzen.

Futbolun Şifreleri kitabında Kuper ve Syzmanzki futbol işini "dünyanın en aptalca" işlerinden biri olarak tanımlar. Çünkü futbolda dönen cirodan maliyet düşülünce atılan taşın kurbayı ürkütmediği ortaya çıkıyor. Futbol kulüplerinin borçları ile ilgilenen taraftarları anlamakta zorluk çekenlerden değilim. Başkalarının dediği gibi "taraftarın ne işi olur yönetimle, borçla" demiyorum çünkü bir takımı sahiplendiğinizde ister istemez bunların içinde buluyorsunuz kendinizi. İşi benim gibi mali müşavirlik olanların futbol aşkı ile birleşen mesleki bilgileri ise konuya bir ilgi uyandırıyor.

Taraftar algısı, belleğindeki en son hatıra ile anımsar futbol figürlerini. Buna en iyi örnek Q.Ö. Demirören ve Q.S. Demirören. Kulübün borcu vardı, yeterdi ancak, borçlanmanın maliyeti dünya yıldızı olunca katlanılabilir oluyor.

Nobre'nin futboldan para kazanmasını işsiz Türk gençlerine açıklamak bir sosyal sorumluluk projesi olmalı. İşsiz Türk gençlerini kim ne kadar düşünür bilmiyorum ancak işsiz İspanyol gençlerini Francisco Jorquera 'nın en azından söylemde düşündüğü ajanslara düştü geçenlerde. Bizim gibi popülist yaklaşımların odağı olan futbol politika ilişkisinde, kulüpler ve futbolcular alehine bir kanun tasarısı veren milletvekili bir sonraki seçimde seçilemez.

Ajanslara düşen haberden bir kesit aşağıda var.

"İspanya'nın kuzeybatısındaki Galisya bölgesinde faaliyet gösteren Galisya Milliyetçi Bloğu'nun (BNG) meclise sunduğu ve büyük bir çoğunlukla kabul edilen önergede, futbol kulüplerinin bütçelerini sağlıklı bir duruma getirmeden büyük harcamalar yapmaması, gerekirse hükümetin futbolcu maaşları ve transferlere bir limit getirmesi talep edildi. Hükümetteki Sosyalist İşçi Partisi'nin (PSOE) ve ana muhalefetteki Halk Partisi'nin (PP) de tam destek verdiği önergede, ''kulüplerin ödemelerini zamanında yapmasını sağlamak için gerekli önlemlerin alınmasının teşvik edilmesi'' istendi ve ''eğer gerekirse futbolculara ödenen maaşlara bir limit konulması için çalışmalar başlatılacağı'' belirtildi. "

Yukarıda anlatılanların Türk futbol anayasasının "değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez" maddelerinden. Ara ara gündeme gelen "salary cab" uygulaması da Nobre gibi oyuncular için tam bir kabus olacağından alan memnun satan memnun. Ancak Mallorca gibi bizim Beşiktaş ya da Galatasaray Avrupa kupalarına gidemediği gün anlaşılacak bazı şeyler.

Kuper ve arkadaşı futboldan kar edilmez, kötü bir iştir diyor ancak Arsenal vergi öncesi yaklaşık 35,2miyon £ kar ettiğini açıkladı. Faaliyet raporuna buradan ulaşabilirsiniz. Ancak bu karın bir de bedeli var ki bu bedel uzun süre şampiyon olamamak. Türkiye'de ise durumlar daha farklı. 3,5 takımlı ligde çok para harcan da hiç harcamayan da dönüşümlü olarak şampiyon oluyor çünkü "sürdürülebilir" kelimesi lugatımızda yok. Başkalarının başarılarına "tesadüf" dedikten sonra kendi "tesadüsfleri" ile başbaşa kalan başkanlar tarafından yönetiliyor ve yönlendiriliyor Türk futbolu.

Kulüplere karşı net bir vergi politikası belirlenmediği gibi denetim mekanizmasnın işlememesi de başka bir sorun. Borsaya kote futbol takımlarının mali tabloları incelendiğinde, bu mali tablolar takımlara değil ticaret veya üretim şirketlerine ait olsa kesinlikle iş yapmayacağınız sonucu çıkıyor. Ancak Robinho transferi spekülasyonları birilerini zengin etti bile borsada.

Futbol takımlarına yönetici olma yeterliliği sadece başkana vaad edilen nakit miktarı olduğundan verdiklerini almak isteyen olması çok doğaldır. Futbolun vitrininde olmanın ülkenin vitrininde olmakla aynı anlama geldiğini bilen yöneticilerin bir abuk açıklaması ile ticaret hayatındaki rakiplerine göre haksız bir rekabetle öne geçtikleri bir gerçek.

Konu dağılmaya başladı ancak düşünmenin ve üretmenin gereksiz görüldüğü bir futbol dünyasında yaşıyoruz. Futbol düzeninin kusursuz işlediği düşünülen ülkelerdeki takımların borç batağında olması düzenin aslında her yerde bozuk olduğunu gözler önüne seriyor. Futbol kitlelerin afyonu olma görevini sürdürüyor ve kazandığı hafta düşünmeyen taraftarlar yaratıyor.

23 Eylül 2010 Perşembe

Bir Selden Diğerine Koşan Hep Aynı Seli Görür..

Futbolu analiz etmek, taktik ve teknik envanterini çıkartmak çok hoşlandığım bir şey değil. Hem bu konuda iyi olmadığımı hem de yazmak için izlediğimde futboldan zevk almadığımı fark ettim. Bu işi çok iyi yapan bloggerlar, tv yorumcuları ve teknik direktörler varken ahkam kesmek bana pek doğru gelmiyor.

Bir kaç maçı yazmak için izlediğimde zihnimde kalanların genel de hatalar olduğunu fark ettim. Zevk almak için yaptığım bir işin hep olmayanlarına odaklanmak alınan zevki minimize ediyor. Az çok gördüğümü yorumlayabilecek biri olduğumu düşündüğümden genelde maç yazısı yazmaktansa işin "sadece futbol olmayan" yanına da eğilmek eğlendiriyor beni.

Ancak izlediğim son iki Beşiktaş maçı özelinde birşeyler yazmak geretiği hissine kapıldım. Bir futbol takımı olarak sahaya çıkan Beşiktaş'ta sihirli sözcüğün "takım" olması gerekirken, takım içindeki elemanlara takılmak "Guti" ve "Quaresma" özneli cümleler kurmak bütünü kaçırmak anlamına geliyor.

Hem CSKA hem de Fenerbahçe maçlarına baktığımızda, 2 maçta 4 puan, dünyanın her yerinde başarı, bazı yerde ise kabul edilebilir olarak görünür. Ancak her bir 90 dakikayı izlerken gözlerin "takımın" bir kaç elemanına kitlenmesi bütünü görmek açısından sıkıntılı bir durum.

Beşiktaş takım olarak geçen sene bu zamana kadar kilometrelerce yol kat etmiştir ancak hedefe ulaştığını söylemek en hafif tabirle hayalcilik olur. Güzel futbol bekleyen taraftarı oyunu sakip yarı alanda oynayarak heyecanlandırmak elbetteki güzeldir. Ali Ece'nin 3 Korner 1 Penaltı programında yaptığı tespit değişim açısından oldukça yerindeydi. Maçın son dakikalarında defansif iştahı had safhada olan Nobre ve Bobo'dan bahsedip, geçtiğimiz sezon maçın son dakikalarında defansif oyuncuların hücumda gol aramasa gönderme yaptı. Beşiktaş'ta değişen buydu çünkü Beşiktaş için değişim gol sorunu çözmekle başladı.

Peki Beşiktaş evrim,devrim,değişim ne dersek diyelim tamamladı mı? Tabi ki hayır? Öncelikle orta alanın defansa ve hücuma entegre olması için biraz daha zaman geçmesi gerekiyor. Lucescu zamanında yakalanan takımsal ahengin oluşması durumunda kalite olarak çok daha önde olan bu kadronun daha çok şey başaracağı ortada. Ancak başlıktan da anşıldığı gibi Beşiktaş'ı Guti ve Quaresma'dan ibaret sanmak ve sürekli bu oyuncular üzerinden Beşiktaş'ı anlamaya çalışmak Beşiktaş'ı 2 futbolcuya indirmek anlamına gelir.

Aslında Beşiktaş özelinden yazılan yazı Arda-Galatasaray, Alex-Fenerbahçe olarakta kaleme alınabilir.

"Bir selden diğerine koşan hep aynı seli görür" alıntısını yapar babam zaman zaman. Futbolun yıldızları futbolu izlenilir yapan unsurların en büyüğüdür belki ama gözleri Quaresma'dan İbrahim Üzülmez'e, Arda'dan Emre Çolak'a, Alex'ten Özer'e de çevirmek gerekir bütünün tamamını anlamak için. Hatalar oyunu olan futbolda en parlak yıldızlar tabi ki yanındakileri daha sönük gösterecektir.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Aman Tanrım Rezil Olduk(!)

Birşeyler karalama niyetindeydim uzun süredir boşladığım bloga. Gerek program, gerekse iş, gerekse de benim tembelliğim sonucu bir süredir yazamıyordum ancak baktım ki herkes Bursaspor'u karalıyor! ben de bir kaç şey yazmak zorunda hissettim kendimi.

Bursaspor'un şampiyonluğunun karşısında duran güruhun temel dayanağı Avrupa'da rezil olunacağıydı. Ne işi vardı Bursaspor'un anlı şanlı 3 büyüklerin yerine Şampiyonlar Ligin'de? Bu tezi ilk Avrupa macerasını Eylül ayına taşıyamayan 2 büyük yerle yeksan edince geriye rezil olacak 2 takımımız kalmıştı. Ve dün gece Bursaspor ve Ertuğrul Sağlam bizi rezil etti.!

Galatasaray'ın "tüm Maykılları" geçip Şampiyonlar Ligine kalması ile başlayan serüvende ilk galibiyetin 11. maçta, ilk golün ise 6. maçta gelmesi Galatasaray adına pek iç açıcı bir tablo olarak görünmüyor ne yazık ki. Lucescu haricinde gruptan çıkamayan bir Galatasaray'ın yerine Bursaspor'un olması pek de kötü durmuyor gibi kağıt üzerinde.

Ligi her zaman Avrupa kupasının üzerinde tutan bir Fenerbahçe'nin hiç puan alamadığı grup maçları sonrasında söylenen lafların ardından sığınılacak ilk liman "tecrübesizlik"ti. İlk gruplara kaldığı 1996-97 sezonun Şampiyon Liginde ilk galibiyetini 4. maçında ManUtd karşısında alan bir takım olan Fenerbahçe'nin bundan 2 yıl önce Şampiyonlar Liginde fırtınalar estirdiğini hatırlıyoruz.

Beşiktaş ise genel itibari ile Lucescu ve Rasim Kara haricinde bu sezona kadar Avrupa'ya turist olarak giderdi. Liverpool ve Metalist maçlarının Bursaspor'un şampiyonluğundaki domino etkisi tartışılmaz.

Dün akşam sahada dizleri titreyen bir Bursaspor vardı. Yeri geldiğinde amatör ruhtan söz edenler o gencecik çocukların dizlerinin titremesini amatör ruh kapsamına alıyor mu bilinmez ama Teknik direktöründen, futbolcusuna, yöneticisinden taraftarına bir "şaşkınlık" vardı şehirde. Ya da ekranlara yansıyan şey buydu.


Futbolda kazanan ya "az hata yapandır" ya da "doğruları daha çok yapan" Bursaspor sahaya "az hata yapmak" için Valencia ise "daha fazla doğru yapmak" için çıkmıştı. sakınan göze çöp batar misali ilk golde öyle bir vuruş çıktı ki o gole şahit olan herkes kendini şanslı hissetmelidir. Hata yapmama baskının hataya dönüştüğü anlarda kalesinde gol gördü Bursaspor.

Tecrübe dediğimiz şey işte bu. Baskıyı kaldırabilme gücü ve kapasitesi. Bursaspor ve Ertuğrul Sağlam "öğrenen" bir kimliğe sahip. Ki bu öğrenilmişliğin semerisini Sivasspor'un başaramadığını yaparak aldılar.

Bu maç birşeyler öğretmiştir Bursaspor'a. Ama bizim öğrenim ile aramız biraz limoni olduğundan futbolcu yetiştirmek konusunda, onların hayallerini, ufuklarını geliştirmek konusunda oldukça kabızız. Bizim öğretemediğimizi umalım ki Valencia öğretmiştir.

1 Eylül 2010 Çarşamba

YUMURTA KAPIYA DAYANINCA...

Bir süreliğine "duyumculuğun" tadahülden kalktığı bir sürece henüz girdik. Transfer sezonunun sona doğru hızlanan süreçte herkes gözünü ekranlara, kulağını radyolara kitlemiş "ha geldi ha gelecek" diye takımının yeni transferini beklerken akıllara pek çok düşüyor tabiki.

Avrupaya henüz veda etmiş takımların bir hafta rötarlı transferlerine bakınca Digitürk bu parayı neden verdi sorusu geliyor akıllara?

Eğer sadece Süper Lig hedefli çalışmalar yapılıyorlarsa - ki o bile yapılmıyor- ne diye bu kadar para harcamaya gerek var?

Transfer hem çok kolay hem de çok zor bir iştir. Transfer yapmadan önce çizeceğiniz yol sizin için transferi şekillendirecektir. Bundan futbolcunun takıma katkısı anlaşılmasın, o risk %15-20 arasında her transferde hakkını saklı tutar.

Transferin en minimal tanımı "takıma yeni bir oyuncu katmak"tır herhalde. Yeni oyuncular ile sezon için kadro planlamasını yapmak ve en sürdürülebilir kadro istikrarını sağlamak. Bu yöneden bakıldığında transfer denen şeyin bir nevi "eksik parçaya övgü" olduğunu görüyoruz. Eğer eksiğinizi görmezseniz, Beşiktaş gibi sağ kanadı doldurup sol kanadı öksüz bırakabilirsiniz. Transfer bir nevi kadro mühendisliğinin paraya dökülmüş kısmıdır.

Geçtiğimiz sezon Avrupa Ligine Atletico Madrid maçları ile veda eden Galatasaray'ın 4-6-0 dizilişini kullanamak zorunda kalması da bu mühendisliğin geçtiğimiz sezon Galatasaray için ne kadar kötü icra edildiğinin bir emaresi olarak gazete yapraklarındaki yerini aldı.

Transferin son 48 saatinde bomba patlatmak sadece paraya kıymaktır. Çünkü transferi son güne bırakmak ya elekten geçememiş oyunculara ya da ederinin çok üstüne takımından kopartabileceğiniz görece iyi futbolculara mahkum olmaktır. Seçeneklerin bu kadar daraldığı bir durumda sizin için gerekli parçaları makinaya monte etmek muhakkakki zordur.

Galatasaray'ın Misimoviç ve Insua, Fenerbahçe'nin Yobo ve Beşiktaş'ın Fatih Tekke transferlerine bakıldığında sadece Misimoviç'in adı 2 gün öncesine kadar transfer haberlerinde geçiyordu. Yani geriye kalan oyuncuların 48 saat içinde karar kılınan oyuncular olduğu ortaya çıkıyor.

Planlama konusunda sezon başında yapılan Stoch ve Quaresma transferi bir nebze olsun daha sistemli giden takımların olduğunu gösterse de Beşiktaş'ın kadrosundaki dengesizlikler, Fenerbahçe'ye tombaladan Yobo'nın çıkması aynı tasın aynı hamamda yıllardır durduğu yerde olduğunu hatırlattı bize.

Transfer sezonlarından menajerlere esir olan kulüplerin transferden kaynaklanan gelir gider denegesinde sadece 1 takımla artıda bulunması ilginç. Süper Lig'te sadece Kayserispor sezon sonu transfer işlemlerinden kar etmiş.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Hollandalı Düşerken..

Frank Rijkaard 5 Haziran günü Galatasaray.org'da "yeni teknik direktörümüz" spotuyla duyurulduğu gün herkez gibi ben de büyük bir devrimin arifesinde olduğumuza inanmıştım. Bu gün gelinen nokta da temelinden sallanan sadece Rijkaard değil. Rijkaard giderse, akıntısı güçlü olur ve yönetimi de yanında götürebilir.

Galatasaray'da sorunlar Hakan Balta'nın sektirdiği topla sümen altına sığmaz oldu. Birbirine sürekli kapalı mesajlar gönderen yönetim ve teknik adam arasında inanılmaz bir soğukluk olduğu ortada. Peki Rijkaard'ı resmi sitede duyurmak ile ilk temas arasında neler konuşuldu?

Galatasaray için bu gün değil, 5 Haziran 2009 dan önce Rijkaard'a ile pazarlık yapılarken söylenenler daha önemli.

Büyük ihtimalle Rijkaard, 118-80 'i arayıp Haldun Üstünel'in telefonunan ulaştı. Ardından büyük bir hızla tuşları çevirdi, kısaca kendini tanıttıktan sonra "Lütfen beni alın. İstanbul ve Galatasaray benim hayalim." dedi. Bir an şaşkınlık geçiren Haldun Üstünel "Sayın Rijkaard biz kariyerli bir hoca arıyoruz." diye cevabı yapıştırınca biraz mahçup olan Rijkaard kısık bir sesle "Ama sayın Üstünel ben La Ligayı kazandım, şampiyonlar ligini aldım" dedi. Bunun üzerin Haldun Üstünel saçlarını tutan tokayı agresif bir şekilde yerinden çıkardı ve saçları rüzgara bıraktı kendini. Önce kısa bir öksürükle boğazını temizledi ve Türk futbol tarhine altın harflerle geçecek o söz ebeği dökülü verdi ağzından "Barcelona'yı babam da şampiyon yapar."

Yukarıdaki gibi olmadığı kesin o görüşmenin. Büyük ihtimalle Galatasaray yönetimi Rijkaard'ı ikna etmek için oldukça uğraştı. Bu işi de "Hadi be hacı" ya da "Lütfen gel" diyerek değil, transfer bütçeleri üzerinden, oyun sisteminden, altyapı projelerinden ve yeni stad inşaatı üzerinden halletti.
Peki Rijkaard bir proje ve devrim adamı mıdır? Bu proje ve devrime tanınan süre nedir? İstenenlerin yapılması için gerekli araç-gerecin temini konusunda sınırlar nedir?

Bu süreç içinde belki de en çok üzerinde durulan transfer meselesiydi. Baros ve Kewell ile tarzını belli eden, yıldız üstü kaymak transfer politikası Rijkaard'la birlikte sürmeye devam etti. Çünkü ne de olsa yıldızlar topluluğu Barça'yı şampiyon yapmıştı Rijkaard. Yıldız oyuncuları yönetmeyi biliyordu. O zaman yıldız almakta sıkıntı yoktu.

Baros ve Kewell'ın bulunduğu kadroya Keita, Elano, Neill, Dos Santos ve Jo gibi takviyeler yapıldığında Beşiktaş taraftarının bu sezon başında yaşadığı "endorfin salgınına" yakalanmıştı Galatasaray taraftarı. Anca zaman geçtikçe görüldüki. Sorun bir futbolcudan daha derin.

Öncelikle bir devrim istiyorsanız Rijkaard'ı bu takımın başına getirmeyeceksiniz. Rijkaard bir hoca olarak yaratıcı bir teknik adamdan ziyade uygulayıcı bir teknik adam. Süregelen sistemler içinde var olanın üstünde ufak rütuşlar yaparak uygulamaya devam etmiş ve başarılı olmuştur. Hollanda milli takımı ve Barcelona geleneği olan takımlar ve neredeyse yanı sistemi uyguluyorlar. Bu iki takım için Rijkaard ortaya "başka birşey" koymamış. Zaten iyi olanı daha iyiye evirmiştir. Guardiola'da Rijkaard'ın iyisini mükembele çevirdi. Zincirin halkaları.

Antrenörlük sürecinde en zor sınavı Rotherdam olan Rijkaard'ın Milli takım sonrası ilk tren kazasıysı Rotherdam.

Bugüne baktığımızda yönetimin hatası sadece antrenör seçiminde değil antrenörü seçerken verdiği sözlerde. Tutmadığı sözler.

Rijkaard iyidir kötüdür ayrıca tartışılır. Neeskens ile aslında 2 kişi oldukları düşünülebilir. Bu ikilinin Galatasaray için yeterliliği tartışılır ancak bunları tartışmak için önce yönetimin transfer görüşmelerindeki sözleri tutması gerekir. Şu anda en masum insandır Galatasaray tenik yönetimi. Futbolcular 21. yüz yılda hala "imparator" hayallari kurarken, yönetim hem yöntem şekli hem de kasa olarak "Lidya" öncesindeyken en son suçlanacak adamdır Rijkaard.

27 Ağustos 2010 Cuma

Necip, İnönü'de Oynamamalı!

Necip'i, Cenk'i, sevip beğeniyorsak. Onların sahadaki varlığı Guti'nin, Quaresma'nın varlığı kadar bizi mutlu ediyorsa. Bu gençler İnönü stadında futbol oynamasınlar.


Finlandiya'da pırıl pırıl bir zeminde neler yapabileceğinin ufak emarelerini gösteren takımın kendi sahasında böyle oynayamayacak olması ne acı! Bizde "altyapı"ya yatırım yapılmaz. Bu sezonda yönetim sahanın üstünde oynayacaklara büyük yatırım yaptı ancak onların "altındaki" yapı olan stadın zeminine bir kuruş bile harcamamış.

Alper Tezcan ara ara gazetelerin spor sayfalarını doldurmak için mikrafon uzattıkları bir figüre döndü. Ama o mikrafon ilk uzatıldığında yaşananlar gerçekti ve bu süre içinde Alper en çok hata yapma hakkına sahip insandı. Bir sakatlık ve rayından çıkan bir hayat.

Necip'i oynatmayın bu sahada. Aurelo'yu oynatın, İnceman'ı oynatın ama Necip'i oynatmayın. Ufak bir bilek incinmesi milyonlarca kalbi incitecek yoksa.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Penaltılar Oyunun Devamı mı?

Sadece bir düşünce. Belki saçma ama düşünce işte. Deplasmanda atılan golün kudretini sorusu. Fenerbahçe ve Trabzonspor ilk maçta deplasmanda 1-0 kaybettikleri rakiplerini Türkiye'de ağarlayacaklar. 1-0 ev sahibi takımların evlerinde alabilecekleri tek farklı skorlar içinde en olanıç Paok ve Liverpool o avantajla geliyorlar ülkemize.

Maçlar 1-0 temsilcilerimizin galibiyeti ile bittiğinde karşılaşmalar uzayacak. Uzatmalardaki deplasman golü uygulaması başlı başına 2. maçı evinde oynayan takım için dejavantaj. Şimdi söyle bir varsayım yapalım temsilcilerimiz maçları 1-0 kazandılar ve uzatmaya giden maçlarda başka gol sesi çıkmadı. Seri penaltı atışlarına geçildi ve ilk 5 penaltının hepsini iki takımda gole çevirdi.

İlk maç 1 - 0, ikinci maç 1 - 0, penaltılar 5 -5 . Yani toplam 6 - 6. Paok ve Liverpool deplasmanda daha çok gol attığı için tur atlamalı mı?

Evet biraz saçma gelebilir kulağa ama mantık olarak bu penaltılar hakem tarafından bir şekilde uzatmalar içinde verilse ve hepsi gol olsa maç yine 6-6 bitecek ve deplesmanda 5 gol atan takım tur atlayacak.

Kura Çekimi Öncesi Şampiyonlar Ligi'inden İlginç Detaylar


Bu gün çekilecek kura sonrası Şampiyonlar Ligi tam anlamıyla start alacak. Tek temsilci ile katılacağımız ligin yine bir çok güzel maça sahne olacağı kesin. Biraz geriye dönüp şampiyonlar liginin ilgi çekici notlarına göz atalım.

  • En Fazla Final Oynayan Kulüpler
İki dev Real Madrid ve Milan kupadan 10'dan fazla final oynayan iki takım. Real Madrid 9 kere kupayı müzesine götürüken 3 kere de podyuma sadece madalya almak için çıktı. Milan ise oynadığı 11 finalin 7'sini kazandı. Liverpool 5, Bayern M. ve Ajax 4 kez, Barcelona, Man Utd ve İnter 3'er kez kupanın sahibi oldu. N.Forrest, Juventus, Porto ve Benfica 'da 2'şer kez kupanın sahibi oldular. Bu güne kadar 21 farklı takım kupanın sahibi oldu.
  • En Başarılı Ülke : İtalya
Bu güne kadar 26 kez finallerde mücadele etmiş ve bunların %46'sını kazanmış. İtalyan kulüplerinin müzesinde 12 Şampiyonlar Ligi ve Şampiyon Kulüpler Kupası bulunuyor. Onları 21 finalle İspanyollar izliyor. İspanyolların final kazanma yüzdesi İtalyanlara göre daha iyi. %57 oranla İspanyollar 12 kez kupanın sahibi oldular.
  • En Çok Sevinen Şehir : Milano
Milano'lu futbol severler Avrupa'da en çok Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşayan taraftarlar. 16 finalin 10 tanesi sonrasında Milano sokaklarında bir karnaval havası yaşanmıştır. Milano'yu Madrid ve Liverpool izliyor.
  • En Çok Temsilci Gönderen Ülke : İspanya
İspanya Şampiyonlar Ligine tam 12 farklı temsilci gönderdi bu güne kadar. Almanya 10, Fransa 9, İngiltere ise 8 farklı takım ile temsil edildi "Kupa 1"de.
  • En Çok Yarı Final Oynayan Takım : Real Madrid
Real Madrid tam 21 kere yarı finalde yer aldı ve en yakın takipçileri Bayern Münih ve Milan'a 8 yarı final fark attı.
  • Finallerde En Başarılı Takımlar
Nottingham Forrest ve Porto finallerde en başarılı takımlar. Katıldıkları 2 finali de kazanarak bu konuda kırılması zor bir rekora imza attılar. 5 takımın ise tek finalde tek şampiyonluğu var. (Feyenoord (1970), Aston Villa (1982), PSV (1988), Red Star Belgrade (1991) Borussia Dortmund (1997))
  • Finallerin Kaybedenleri
İki takım oynadıkları iki finali de kaybetti. (Stade Reims (1956, 1959)- Valencia (2000, 2001))
  • Geri Dönüşler
2002-03 yılında Newcastle gruplardaki ilk 3 maçını kaybetmesine rağmen gruptan çıkmayı başarmış tek takım. İlk iki maçını kaybedip gruptan çıkan takım sayısı ise sadece 6 (Dinamo Kiev 999–2000, Bayer Leverkusen 2002–03, Werder Bremen 2005–06, İnter 2006–07, Lyon 2007–08, Panathinaikos 2008–09)
  • Lig Maçı Gibi Şampiyonlar Ligi Finali
3 sezonda aynı ülkenin takımları Şampiyonlar Ligi finalinde karşılarşıya geldi. 99-00 sezonunda Valencia ve Real Madrid oynarken, 02 - 03 yılında bu sefer İtalya'daydı kapışma. Milan ve Juventus kozlarını paylaştılar. Son olarak 07 - 08 sezonunda Chelsea ve Man Utd finalde karşı karşıya geldiler.
  • En Golcü Futbolcular
Oyuncu - Maç- Gol
Raúl - 132 - 66
Ruud van Nistelrooy - 86 - 60
Andriy Shevchenko - 115 - 59
Thierry Henry - 113 - 51
Alfredo di Stéfano - 58 - 49
Filippo Inzaghi - 82 - 48
Eusébio - 64 - 46
Alessandro Del Piero - 93 - 44
Fernando Morientes - 104 - 39
Gerd Müller - 35 - 34
  • En Çok Forma Giyen Oyuncular
Paola Maldini 139 kez sahaya çıkarak bu konuda rekor sahibi ancak 132 maçla Raul bu rekoru geçecek gibi görünüyor. 128 maçlı Roberto Carlos ve Giggs en çok forma giyen diğer futbolcular.
  • Birden Fazla Takımla Kupa Kazanan Futbolcular
Clarence Seedorf - Ajax 1994–95, Real Madrid 1997–98, Milan 2002–03 / 2006–07
Marcel Desailly — Marsilya1992–93 - Milan 1993–94
Paulo Sousa — Juventus 1995–96 - Borussia Dortmund 1996–97
Gerard Pique — Man Unt 2007–08 - Barcelona 2008–09
Samuel Eto'o — Barcelona 2008-09 - Inter 2009-10

Bu Bilgiler : www.eufa.com ve http://euro.futbal.org sitelerinden derlenmiştir.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Aurelo ve Türk Futbolunda İspanya'nın Laneti

Dünyanın en iyi futboluna sahip olup o futbolu doğuran toprakların İspanya'yı reddetmesi bir ironi midir bilemedim ama bir kulüpten fazlası olmak için uğraşanların yaptıkları şu an için futbol sanatının en pahabiçilmez eseri.

Bu eserin temelinin atıldığı yerin dahil olduğu İspanya futbolu, Almanya'dan sonra bir devrimi gerçekletirip tarihte 2. kez bir Avrupa Şampiyonasından sonra Dünya Kupasını da kazandı. Kimileri bunu Xaviesta, kimileri ise olimpiyatlarla birlikte başlayan sportif kalkınma hamlesine bağladı ki bu çok daha mantıklı ve doğru.

İspanya'nın sportif başarısını sadece futbola hapsetmek pek çok gerçeği ıskalamak anlamına gelecek. Tenisten, basketbola, futboldan, atletizme pek çok branştaki başarının sırrı aynı. Doğru ve temelden yapılanma.

Pek futbolda Barcelona'nın bu kadar iyi olması La Liga'yı ne şekilde etkiliyor? Çünkü La Liga'dan ülkemize geçiş yapmış futbolcuların genel anlamda büyük bir hayal kırıklığı olduğu ortada. Öncelikle La Liga ile ilgili bir kaç bilgi verelim ve son sezondaki değişimi inceleyelim.

La Liga geçtiğimiz sezon 5 sezonluk ortalamasından oldukça saptı. La Liga'da geçen sezona kadar şampiyon olmak için maç başına 2,03 puan almanız gerekirken geçtiğimiz sezon bu sayı 2,56 ye kadar çıktı.

Küme düşme hattında ise geçen seneye kadar 5 senelik trend 1,052 puandı, ancak geçen sezon bu 0,97 puana kadar düştü. Bu değişim La Liga'nın İskoç Ligine benzemeye çalıştığına işaret ediyor bir bakıma.
Peki dünyanın izlemeye doyamadığı ligin ev sahibinden bizim ülkemize geçiş yapanlar neden başarılı olamıyor?
  • Juan Fran
  • Josico
  • Guiza
  • Guti Hernandez
Bu dört futbolcu -belki Josico hariç- Avrupa'nın en iyi liglerinden biri sayılan İspanya'dan hava limanına inerken onları bekleyen taraftarlar umut doluydu. Bu umudun çok kısa sürede hüzne dönüşmesinde ortak nokta teknik adamlar. - Guti'nin performası bu değerlendirmenin dışındadır.-
  • Del Bosque
  • Aragones
Bu 3 futbolcuyu ülkesinden koparıp İstanbul'a yalnızlık çekmemek için getiren teknik adamlar da İspanyol. Her teknik adamın kendi ülkesinden futbolcu istemesi normaldir ve anlaşılabilir. Kendi dilini bilen tercümana ihtiyaç duymadan düşündüklerini anlatabileceği bir oyuncuya sahip olma isteği lüks görülmemeli teknik adamlar için.

Futbolcuların başarısızlığı hocalarının sistem merakı ile doğrudan ilintili. Del Bosque ve Aragones Beşiktaş ve Fenerbahçe'ye oyuncu yapısına uymayan bir oyun yapısı oturtmaya çalıştılar. Bunun bir diğer örneği de şu anda topun ağzında olan Frank Rijkaard. Bu teknik adam da İspanya macerası sonrası Türkiye'de Galatasaray'a büyük bir devrim yapması umudu ile geldi ancak dönüşüm için gerekli malzemeleri tedarik edemediği için şu anda ligin 2. haftası olmasına rağmen en sıkıntılı hoca görüntüsünde.

İspanyol futbolunun orasına burasına bir şekilde bulaşmış ve sonrasında ülkemize gelen futbolcu ve teknik adamların başarısız olması oldukça şaşırtıcı. İspanya macerasından ülkemizde başarılı sayılabilecek 4 futbolcu hatırlıyorum. Biri Celta Vigo'dan gelen Haim Revivo, diğeri ise Real Sociedad macerasından sonra Galatasaray'a dönen Arif Erdem. Diğer iki futbolcu da UEFA kupası Galatasaray'ın her şeyi Hagi ve Popescu.

Onun dışında aklıma gelen Tayfun Korkut, İbrahim Kaş, Nihat Kahveci, Necati Ateş ve Ersen Martin gibi İspanya'ya giden ve dönüşünden sonra hayal kırıklığı yaratan oyuncular ile dolu ligimiz. Keza eskilerden Baliç de Real Madrid sonrası ülkemizde başarılı olamamıştı.

Büyütmek için resmin üstüne tıklayınız

İspanya deneyimli teknik adamların ortak noktası sistemde ısrar etmelerinin yanı sıra takımlarını kampa almamaları. Bunun son örneği şu anda Schuster yönetiminde Beşiktaş'ta yaşanıyor. İspanya'nın doğrularının Türk futbolunun yanlışları olması ne acı. Bu teknik adamların hepsi aynı düşünce ile yaklaşıyorlar futbolculara. İşine, para kazandığı yere saygı duyan profesyoneller. Oysa ki Türk futbolcusunun hayali Anadolu'dan İstanbul'a gelmek. Tuncay Şanlı'nın yurt dışında oynama isteği bize gerip geliyor. İspanyol spor devriminin belki de bunda etkisi büyük. Çünkü büyük bir yapılanma sonrasında değişen sadece alınan dereceler değil sporcuların spoara bakışı aynı zamanda.

Bunca başarısız örnek varken Aurello'nun Beşiktaş transferi nasıl değerlendirilmelidir bilemedim. Necip'ten süre çalacaksa sonuna kadar karşısındayım bu transferin ancak Ernst ve Necip'in yedeği olacak rotasyonda kullanılacaksa buyursun gelsin. "Türk arkadan vurmaz"ya o yüzden kendisine inanılmaz sevgi gösterilip, taraftarın sevgilisi olacağı söylendiyse yalan söylenmiş. Ama artık Beşiktaş taraftarı Beşiktaş'ın değerlerinden çok futbolcuların değerleri ile ilgilendiği için bu da geçer.

Unuttuğum, atladığım performanslar yahut transferler olabilir. Şimdiden affola. Buraya kadar okuyabildiyseniz tahammülünüze teşekkürler.

22 Ağustos 2010 Pazar

Akıl Oyunları - Beşiktaş'ın Değişimi

Sahada 22 futbolcu ve 3 hakem, kulübelerde ise 20 kişi varken bir maçın hatalardan oluşabileceğini görmemek sadece ahmaklıktır. Hatasızlık beklentisi içinde olmak da ona eş değerdir. Hormonlu beklentilerle "lige en hazır takım" hastalığa yakalanan Beşiktaş'ın sahasında çıktığı ilk maçta İBB'ye yenilmesi sürpriz olarak nitelendirilebilir ancak bu sürprizin pastadan çıkan kızı Ferrari midir acaba?

Gençlik yıllarını CM karşısında heder etmiş herkes kadar ben de bir Fatih Terim bir Mourinho kadar kupa kazandım ancak maç yazısı yazmaya pek girişmedim çünkü 90 dakikada bir maçın kazananını etkileyen pek çok faktör var ve bu faktörlerin hepsine hükmedebilen teknik adamlık yapmayıp peygamberliğini ilan etmelidir.

Beşiktaş'ın başına gelen Tigana'dan beri gelen en güzel şeylerden biri olan Schuster mantelitesini sadece oyuncu seçimi yüzünden eleştrimek sahada ter akıtan, kulübede kafa patlatan herkese haksızlıktır.

Beşiktaş'ın değişen taraftar profilinden bahsediyorsak bunun nedeni bu gün sahada 7 numarası ile arzı endam eden Quaresma, maç gününe kadar "Ha geldi ha gelecek denilen Robinho" ve stada girmek için taraftar onayı bekleyen Demirören'dir. Bugün o değişime uğramış taraftarların maç sonunda "yeter" demeyip içten içe "yetmez" demesi değişimin ilk emaresidir. Bu skor geçtiğimiz sezonun 2. haftasında alısaydı stadın halet-i ruhiyesi muhakkak daha farklı olacaktı.

Saha içindeki değişeme baktığımızda ise sürekli ileride basan, kaleci Cenk'in Ronaldo'dan beri görmediğimiz libero müessesine öykündüğü, defansın orta çizgiye yakın oynadığı, kanatların sürekli işlediği geçtiğimiz sezonun ezberini bozan bir oyun vardı. Defansif oyunun orta alanda ayakta kalmaktan geçtiğini bilen herkes için Necip'in kulübede olması bir sürprizdi ancak Schuster'in sistemi içinde Delgado ve Tabata gibi kağıt üzerinde ve belki de antrenmanlarda topu iyi kullanan oyuncularla topa sahip olma isteği ağır basmaktadır. Klasik teknik adam kafası topu kapmak üzerine çalışır büyük takımlara karşı. Schuster ise topu kaptıktan sonra onu iyi kullanmak gereğini de düşünmüş olacak ki Necip kulübede bir alternatif olarak kaldı ve topu görece O'ndan iyi kullanan Delgado sahadaydı.

2. olarak defans hattını oluşturan oyunculardan Erhan ve Ferrari aksayan yönlerdi Beşiktaş için. Oyun içinde topa sahipken sırıtmayan bu iki futbolcu -ki Erhan topa sahipken de sırıtıyor- top Abdullah Avcı ile kişilik kazanan rakibe geçtiğinde mantalite gereği ileride yakalandıklarından dönüşlerde sıkıntı yaşadılar. Bu sıkıntıların doğurduğu ilk gol Ferrari'ye mal edilsede oyun tarzı olarak seçilmiş şablon kesinlikle maçı izleyenleri tatmin etmiştir.

Schuster için "Sadece kendi oyununu düşünüyor, rakibe göre hareket etmiyor" diye methiye düzenlerin ilk yenilgide faturayı uzattıkları kişi Ferrari ve Schuster oldu. Beşiktaş'ın saha içi kişiliğinin bu denli ağır basması ve gelmeyen gol sonrası maç yazılarının değişmesi skor basını düzeninden kurtulmaya henüz çok var dedirtiyor.

Schuster'in henüz 2. haftada rotasyona gitmesi ise bana Radyospor'daki Blog Futbol programına bağlanan Ali Rıza Beyin çarpıcı sözlerini hatırlatıyor. Bilindiği üzere sezonu en erken açan takım olan Beşiktaş'ın erken form tutması başına iş açar mı diye çok konuşuldu ancak bu haftada yapılan rotasyonun tek mantıklı açıklaması tüm kadronu aynı form düzeyinde tutma çabasıdır.

Beşiktaş üzerine en ciddi şekilde kafa patlatan bloglardan biri olduğunu düşündüğüm Ekşi Beşiktaş'ta şu yazıyı okuyunca yapılan eleştrilerin hepsi bir anda anlamsızlaşıyor. Çünkü sadece tribünler değil saha içindeki futbol da değişim sürecinde ve bu değişim aşağıdaki resimdeki çocuğun bir Avrupa Kupasından ümitli olmasını sağlayacak değişim.

Ama bu yönetim anlayışı ile bu dünya tatlısı çocuk maçlara tek başına gelmeye başladığında sahada alt yapıdan 11 tane genç görürse şaşırmamalı çünkü "hoş gözükme çabasıyla bütün maaşını kozmetik sektörüne aktaran kadınlardan" farkı yok bu yönetimin.

Tek tek futbolcular üzerinden konuşmak ziyadesiyle anlamsız çünkü neyin en olduğu zaten ortada. Zemin konusuna da girmek anlamsız. Stada Medical Park'ı sponsor yapacaklarına zemine Bioxin'i sponsor yapsın yönetim.

Özet geç diyenler için, reklamlardaki gibi değişim başladı. Schuster'in inadı bu değişimin anahtarı. Eline verilmiş kardoyu ve onu göreve getirenleri kurtarmak için çıkarılmış 6+2+2'yi ne şekilde kullanacağı belirleyecek onun ve Beşiktaş'ın geleceğini. Bir klişe ile bitirmek gerekirse; kaybedilen bu 3 puandan çok daha değerli dersler çıkarmalı Beşiktaş.