28 Aralık 2012 Cuma

Avrupa’da Muslukları Kısma Zamanı



Finansal Fair Play’in ayak sesleri gittikçe yaklaşırken, bu durum 2012 yazında Avrupa’daki transfer harcamalarına da fazlasıyla yansıdı. Peki bunların bugün ve yarın için anlamı ne?
Transfer profesyonel futbol dünyasında ilk hangi futbolcu ile başladı bilinmez ama ortaya koyduğu katma değer ve pek çok kulübün ekonomik iş modelinin temelini oluşturması açısından artık profesyonel futbolun vazgeçilmez bir parçası. En ufak bir başarısızlığın maskesi olarak eldeki en etkili koz… Futbol dünyasının medyaya, medyanın da taraftarlara armağanı… Ancak Platini’nin armağanı Finansal Fair Play bir takım alışkanlıkların değişmesi yol açmaya başladı bile. 2013/14 sezonu Finansal Fair Play’in tüm kapsamları ile geçerliliğe gireceği yıl olacak ve o yıl önceki iki sezona bakılarak toplamda 45 milyon avro üzerinde zarar açıklayan kulüplere Malaga tarifesi uygulanacak.
Yeni kriterler yolda
Finansal Fair Play’e ilk etapta getirdiği devlete, sporculara ve diğer kulüplere borcun olmayacak kıstasını 2013/14 sezonu ile daha da genişletecek. Buna hazır olmak için kulüplerin tasarruf moduna geçmesi gerekiyor ve bunu yapabilecekleri ilk alan giderlerinin büyük kısmını oluşturan futbolcu transferleri. Özellikle Avrupa Şampiyonası ve Dünya Kupası’nı izleyen transfer dönemlerinde kulüpler tam anlamıyla çılgınca paralar harcar, turnuvada değerini maksimize etmiş futbolcuyu almak için en yanlış zamanda harekete geçerler.
2013/14 sezonunda devreye girecek genişletilmiş Finansal Fair Play’in en önemli kurallarından birini oluşturan futbolcu maaşlarındaki kısıtlama kulüplerin futbolculara verebileceği maaşı gelirinin %70’ine çekmiş durumda. Böylesi bir kural kulüpleri iki yola itiyor. Ya gelirini artır ya da futbolcu ve teknik ekibe ödediğin maaşı düşür. 2012/13 sezonu yaz transfer sezonu 5 büyük lig (EPL, Seria A, La Liga, Bundesliga, Ligue 1) için bir önceki sezona göre %10 oranında daha az para harcanarak geçti.
Bu transfer harcamalarındaki düşüşün en büyük sebebi ise Avro bölgesinde ekonomik anlamda zor günler geçiren iki ülkenin takımlarının da bu Avro krizinden etkilenmesi oldu. Özellikle İtalya ve İspanya, Yunanistan’dan sonra Avro bölgesinde arıza çıkartması beklenen iki ülke; ki İtalya’da bu kriz yönetimin değişmesine, futbol severlerin AC Milan başkanı olarak tanıdıkları Berlusconi’nin başbakanlığı Monti’ye bırakmasına sebep oldu. Lig bazında baktığımızda İspanya’da transfer harcamaları bir önceki yıla göre %65 düşerken, İtalya’da transfer harcamalarında %28 oranında bir azalma meydana geldi.
Premier League ve Bundesliga’da belirgin bir artış söz konusuyken, istisnalar da mevcut. Finansal Fair Play için bulduğu açık kapıdan pek çok kaynağı sisteme yasal görülen yollarla aktaran ve Ligue 1’in transfer harcamalarında lokomotif görevi gören Paris Saint-Germain’in etkisiyle Fransa Ligi önceki sezona göre harcamalarını artırmış durumda ancak PSG’ye ayak uyduran başka kulüp olmaması artışı sınırlı tuttu.
İtalya ve İspanyadaki krizin derinliği geçmiş 4 yılın transfer harcamalarına toplu bakıldığında daha belirgin oluyor. 2009-2013 arasında 5 ligde yaz transferi için harcanan toplam 4 yıllık tutar göz önüne alındığında Premier League 2,15 milyar avro ile birinci sırayı alırken hemen ardından Serie A ve La Liga geliyor. Son sırada ise her zaman mütevazı harcamaları ile Bundesliga geliyor 776 milyon avro ile.
Transfer harcamalarındaki bu azalış beraberinde ortalama futbolcu başına ödenen bonservis bedelini de düşürmüş durumda. Kulüplerin, futbolcu seçiminde ekonomik anlamda tüm oyunun kartlarının yeniden dağıtılmasına sebep olan Bosman kurallarına göz kırpması ve bonservisi elinde futbolculara yönelmesiyle de birim futbolcu değerinde gözle görülür bir düşüş yaşandı İspanya ve İtalya’da. Kendi gelir dinamiklerini oldukça iyi işleten Premier League, futbolcu alma iştahı zirvede olan PSG’e sahip olan Ligue1 ve iki sezondur şampiyonluğu Dortmund’a kaptıran Bayern sayesinde Bundesliga bir futbolcu için geçtiğimiz sezona göre 2012-13 sezonunun yaz transfer döneminde daha fazla para harcadı.
Genelden özele doğru indiğimizde transferde yıldız kulüpleri tahmin etmek çok da zor değil. PSG, Chelsea, transferin sonu şov yapan Zenit ilk akla gelenler ve aynı zamanda en çok harcayan 10 Avrupa kulübünün ilk üçü.
Bir önceki sezon da bu listede yer alan takımlara baktığımızda 2012/13 sezonunun birincisi PSG geçtiğimiz sezon bu listede kendine Manchester City’nin ardından ikinci sırada yer bulabilmiş. Bu sezon 100 milyon avro transfer harcaması ile ikinci sıradaki Chelsea geçtiğimiz sezon 86mio€ ile dördüncü sırada yer aldı. Geçtiğimiz sezon 62 milyon avro ile dokuzuncu sırada yer alan Arsenal bonservis giderlerini 19 milyon avro azaltmasına rağmen yine kendine dokuzuncu sırada yer buldu. Keza İtalya’da transfer harcamaları belirgin bir şekilde azalırken listeye giren iki İtalyan ekibinden Juventus geçtiğimiz sezonda ilk 10’da yer almayı başarmıştı.
Roma, Atletico Madrid, Liverpool, Anzhi ve Barcelona bu sezon ilk 10 içinde yer alamayan kulüpler.
Son dört yıla baktığımızda ise PSG’nin alması gereken bayağı bir yol olduğu görülüyor. 400 milyon avronun üstünde yaptıkları transferler ile Man City ve  son dört yıla damgasını vurmuş durumda. Onlara en fazla yaklaşabilen kulüp ise 278 milyon avro ile Barcelona. (Kış transferleri hariç)
Transfer temel olarak 3 farklı unsurun belli kurallar üzerinde mutabık kalması ile gerçekleşir. Alıcı, satıcı ve futbolcu ortak noktada buluşmadıkça transferin gerçekleşmesi neredeyse imkansızdır. Serbest piyasa kurallarının, ayartma, hile, akıl çekme gibi pek çok oyunun döndüğü, menajerlerin neredeyse futbolcular kadar para kazandığı dünyada futbolcu yetiştirip satmayı yaşamak için bir ekonomik modele dönüştüren kulüplerin başında Porto geliyor. 2012/13 sezonunun en çok kazananları arasında ilk ikide Portekiz kulüpleri bulunuyor. Porto özellikle Hulk’un da satışı bile birlikte 2012/13 yaz transfer döneminde 81 milyon avroyu kasasına koyarken, Benfica da Zenit’e gönderdiği Witsel sayesinde 71 milyon avro ile bu dönemin en çok kazanan ikinci kulübü oldu.
Uzun süredir mali tablolarında zarar üzerine zarar açıklayan, son 5 yılda 186,1 milyon avro zarar eden AC Milan için Finansal Fair Play çalıyor. Yüksek maaşlı futbolculardan kurtulmak ve gelen cazip teklifi finansal bir artıya çevirmek için Milan sezon başında Ibrahimovic ve Silva ile yollar ayrıldı.
Futbol kulüpleri için daha zor bir dönem başlıyor. Bu sezonla birlikte genişletilmiş Finansal Fair Play kriterlerine uyum sağlamak için kulüplerin süresi daralıyor, UEFA aba altında sakladığı sopayı abanın üstüne çıkardı ve Malaga’yı bir yılı kesin olmak üzere dört yıl Avrupa kupalarından men etti. Bu cezadan Türk kulüplerinin de kendine pay çıkartmasını dileyeceğiz ama Beşiktaş’ın cezasından pay çıkartmayanların Malaga üzerinden ders almaları zor görünüyor.
*Hayatım Futbol dergisinin 62. sayısında yayınlanmıştır.

19 Eylül 2012 Çarşamba

Porto Oyuncu Satmaya Mahkum


İçinde her sonucu barındıran ama tek arzusu kazanmak olanlar neden futbol kulüplerine yatırım yapar?
Futbol, bir iş olarak görüldüğünde,  paranın asıl kaynağı olan taraftarın beklentisi ile patronların beklentisi taban tabana zırtır. Taraftar verdiği paranın karşılığını başarı olarak almak isterken, patronlar başarı için para harcamak zorundadır ama başarının garantisi yoktur. Harcanan paranın büyüklüğü her zaman ligi zirvede bitirmenizi ya da kupaları kulbundan tutup kaldırmanızı garanti etmez. Geçtiğimiz yıl PSG bu üzüntüyü derinden yaşayan kulüplerlerden biriydi.
İngiliz kulüplerini bu genellemenin dışında tutmakta yarar var çünkü örneğin Chelsea ya da ManCity harcanan paranın karşılığını başarı olarak aldı ve bu yeterliydi. Çünkü ne Şeyh’in ne de Abramoviç’in para kazanmak gibi bir derdi var. Ancak ManUtd’ın patronları futbola tamamen pragmatik yaklaşıp, endüstriyel futbol dediğimiz olguyu en net şekilde ortaya koyan patronlar. Öncelikleri mali başarı. Mali başarı gelmediği durumda sportif başarının onlar için pek bir önemi kalmıyor ama Sir Alex Ferguson ile kurtukları sistem hem sportif başarıyı hem de mali başarıyı getiriyor.
Her futbol kulübü bir ekonomik model ile yönetiliyor. Örneğin ülkemizde ki model “kredi kartı” modeli. Limit dolana kadar harcama yapılyor, daha sonra ise borcu borç ile kapatma dönemi başlıyor. Beşiktaş 2011/2012 yılını 150mio TL, Galatasaray 36mioTL zarar ile, Fenerbahçe ve Trabzonspor ise 5mioTL kar ile kapattılar.
Ülkemizdeki yayın gelirlerinin büyüklüğünün normal standartlarda olması durumda mali tabloların daha da kötü olacağını söylemeye gerekyok sanırım. 2011/2012 sezonu için Galatasaray 33mio€, Fenerbahçe 31mio€, Beşiktaş 30 mio€ ve Trabzonspor ise 20 mo€ pay aldı yayın gelirlerinden ve bu gelirlerinin aslan payı. Peki geçtiğimiz günlerde oyuncusu Hulk’u astronomik bir rakama St.Petersburg’a gönderen Porto’nun aynı dönemdeki yayın gelirinin yerel lig için 11,3 mio€ olmasına ne demeli?
Bizim ekonomik modelimizin aksine Porto kendini dev aynısanda görmeden parlat ve sat taktiğini uyguluyor. Hem her sezon ligde rakipleri Benfica ve Sporting ile şampiyonluk kovalıyor, hem Avrupa Kupalarında hatırı sayılır başarılara imza atıyor hem de her sezon en iyi oyuncularını satıyor.
Bu üç değişkeni bir araya getiren adam ise Porto başkanı Jorge Nuno Lima “Pinto da Costa”.
Porto son 5 sezondur ardı ardına gelir tablosunun dibine kar yazıyor. Amortisman ve Vergi öncesi kar ise muazzam.
Portekiz liginin varlık sebebi pek çokları için Güney Amerikalı futbolcuların Avrupaya alışma durağı olarak görülür. Pek de haksız oldukları söylenemez. Bu eski kıtanın; sonradan keşfedilenlere en çok benzeyen yeri Portekiz. Durum böyle olunca Güney Amerikalı futbolcuların Avrupa kıtasına alışması için en doğal ortam burada sağlıyor. Ayrıca sadece Güney Amerikalılar değil Portekizliler de Avrupa futboluna bu ülkenin altyapısını alarak damga vuruyor.
Ekonomi model olarak Portekiz tam bir tacir ülke. Düşük yayın gelirleri, boş tribünler kulüpleri “yap işlet devret” mantığında yönetilmeye itmiş.
Deloitte’nin her sezon açıkladığı kulüp gelirlerine göz atacak olursak ilk 20 içinde yer almadıklarını görüyoruz. 
Deloitte’un listesinde 20. sırada yer alan Napoli’nin 114,9 mio € kazandığı sezonda Porto’nun geliri sadece 89mio€ olabildi. Lokal sportif başarının Avrupa’da yarışacak parayı tek başına sağlaması pek mümkün görünmüyor.  Yıllardır şampiyonluk hasreti çeken Liverpool, Porto’nın 15mio€ karşılığı Chelsea’ye gitmesine izin verdiği AVB’ın yeni takımı Tottenham, görece sportif başarıdan uzak olmasına karşın Porto’nun iki katı gelir elde edebiliyor. Ayrı düzeyde sportif başarı geldiğinde bu iki kulübün gelirleri Porto’nun 3 katını zorlayacak duruma gelecek.
Bu gerçekleri gören Porto başkanı Pinto da Costa yapılacak en doğru hamleyi yaparak Porto’yu Avrupa’ya yıldız pazarlayan bir futbolcu fabrikasına dönüştürdü.
Son beş sezon göz önüne alındığında Porto’nun futbolcu satışlarından sağladığı kar ile gelir tablosunu pozitife çevirdiği görülüyor.
Yukarıdaki grafiğe dahil olmayan son 2 sezon da ise toplam 81mio €’luk oyuncu satış karı var Porto’nun. Peki Porto nasıl bu kadar kolay oyuncu satabiliyor?  Ülkemizde  takımlarımızın elinde kalan futbolculara baktığımızda yıllık ücretlerinin başka yerde Türkiyedekinin yanından bile geçmeyeceği kesin. Durum böyle olunca oyuncular sözleşmenin sonuna kadar oynasalar da oynamasalar da ülkede kalıyorlar.
Geçtiğimiz sezon ülkemizdeki takımların futbolcu ve teknik heyetlerine ödedikleri paralar şu şekilde.
 Trabzonspor     33mio€
·         Fenerbahçe       52mio€
·         Beşiktaş            56mio€
·         Galatasaray       69mio€

Porto’da ise durum şu şekilde;
Son sezona kadar ülkemizdeki ortalamaların altında kalıyor. Son sezon ise ülkemizde kur yükseldiği için döviz bazında ücretler bir nebze düşük görünüyor. Ayrıca dip not olarak belirtmek gerekir ki bizim kulüplerimizdeki ücret giderleri sadece A takımı kapsarken Porto’daki ücret giderleri ise altyapı oyuncuları ve hocaları dahil tutar.
Porto’daki bu maaş politikası Finansal Fair Play’e uyumlu hale getirilmiş son 3 sezonda. UEFA oyuncu ve teknik heyete ödenecek tutarın futbol gelirin %70’ini geçemeyeceğini söylüyor. 2005 ve 2006 yılında bu tutarı oldukça aşan Porto 2008 yılında ise küsüratlar ile sınıra takılmış. Ancak şu anda yakalanan %55’lik oran oldukça makul.
Son 7 sezonda Porto’nun futbolcu satışından elde ettiği kar toplam diğer gelirlerinin %49’una ulaşmış durumda. Özellike Hulk’un satışının bu oranın içinde olmadığını belirtmek gerekir. Çünkü 2012/2013 sezonunda Porto’nun gelirinin kesinleşmesi için bir yıl gibi bir süre beklememiz gerekli.
Bu kadar kolay futbolcu satmak takımın kimyasına işlemiş durumda. Ekonomik bir model olarak karşımıza çıkıyor. Bosman kurallarından önce ülkemizde  bu şekilde ayakta kalmayı deneyen kulüpler olmasına karşın ne Porto gibi sportf başarı yakalanabildi ne de Bosman kurallarının işlediği dönemde Porto gibi oyuncu satabildi takımlarımız.
Porto’nun borçlanma yapısına baktığımızda ise çevirlebilir bir borç yapısı görüyoruz. Varlıkları borçlarını karşılıyor ve sermayesi de ülkemizdeki bir kaç kulübün aksine pozitif bir değere sahip.
Porto’nın 2006 yılından veri sürekli kar açıklıyor. Bu durumda iki önemli faktör Şampiyonlar Ligi ve Futbolcu satışları. Kulübün şampiyonlar liginden erken ayrılması iki sezondur 10mio€ gibi gelir kaybına yol açıyor. En büyük giderleri futbolcu maaş ve personel maaşları olan Porto için  en değerli üründe ister istemez futbolcular hatta teknik adamlar oluyor. Futbol ekonomisi içinde ucuza alıp pahalıya satan ve sattığı halde sportif başarı sürdürebilen bir kulüp Porto. Ancak geliri her zaman makul bir seviyede. Sattığı futbolcular sonrasında çok kar eden bir kulüp görünse de aslında sattığı futbolcular sayesinde ayakta kalan bir kulüp Porto.
Zaten tek çıkar yol da bu Portekiz kulüpleri için.


14 Ağustos 2012 Salı

Batuhan Meselesi mi Yönetim Felsefesi mi?

Futbolu tüm dünyanın en sevilen oyunu yapan iki önemli özellik var. Biri basit olması, herkes tarafından kolayca anlaşılması. En karmaşık kuralının ofsayt olduğu bir oyundan söz ediyoruz sonuçta. Futbolu çekici kılan bir diğer özellik ise tahmin edilmesinin zorluğu. NFL'in mottosu olan "herhangi bir pazar günü herhangi bir takım herhangi bir takımı yenebilir" futbol için de geçerli. 

Avrupa, futbol ve futbol temalı ürünlerin ihracı ile sanayi devriminden sonra ortaya çıkan tüketim toplumunu bir başka yerinden yakalamış oldu. Her ne kadar kapital düşünce temelinde "dürüstlük" gerekli yetkinliklerden birisi olmasada "dürüst" olan tercih edilirlikte bir adım önde. Ülkemizin futbol algısı da "batının iyi yanlarını alalım" kafasının bir tezahürü.

Onlar gibi yapmaya çalışıp yapamayan, yaptığını sandığını da sürdürülebilir kılamayan bir futbol dünyamız var. Pek çok Avrupa kulübü bizim Süper Kupamıza denk gelen organizasyonlarını adına taraftar dedikleri "yeni pazarlar da" yaparken biz 2 sezonluk Almanya maceramızdan sonra biz bize yeteriz diyerek yine Anadolu'nu bağrına döndük.

Futbolumuzun dönüşleri, söylenen sözler istikametinde olsaydı ne Terim ve Güneş tekrar takımlarının başına dönerlerdi, ne Baliç Sarı Kırmızı kefen giyerdi, ne de Batuhan Karadeniz Beşiktaş'a kral olmak için gelebilirdi.

Ama 3 sezonluk sözleşme sürecinde profesyonelliği sözleşme yenileme sürelerinde hatırlayan bir futbolcu yapısını yöneten yöneticilerin farklı olmasını beklemek saflık olur. Durum böyle olunca tüm ilkeler, tüm vizyon ve misyon, tüm duruşlar "takımın menfaati için" unutulabiliyor.

Beşiktaş bugün Batuhan Karadeniz ile 1 yıllık sözleşme imzalı. Henüz 21 yaşında Edirne'nin batısında olgun, doğusunda genç bir oyuncu adını futbol dünyasına duyuran takıma geri döndü. Batuhan'ın futbol geçmişi ve izlemeye başladığımızdan bu güne kadar ki gelişimi göz önüne alındığında neden döndü Beşiktaş'a denilebilir. Eskişehir'de geçirdiği 2 sezonda gösterdiği hangi performans onu Beşiktaş'a tekrar getirdi o da tartışılır. Batuhan Beşiktaş patentli bir oyuncu olmasaydı gösterdiği performans onu Beşiktaş'a getirebilir miydi?

Dikkat ettiyseniz şu ana kadar yazılanların hepsi Batuhan'ın normal bir futbolcu olduğu ve sağlıklı bir ruh yapısına sahip olduğu varsayımı üzerine kuruldu. Peki gerçekten öyle mi?

Henüz 15 yaşındayken Man City tarafından istenen Batuhan transferi o zaman gerçekleşseydi Balotelli bu kadar popüler olabilir miydi acaba?

Sevgili Erman Yaşar, Batuhan konusunda hafızaları tazeleyen ve benim deginmediği kısımları çok güzel özetleyen bir yazı kaleme almış. 

Higuain'e neden pas vermediğini soran basın mesubuna "Kral yapmayacaksın, kral olacaksın" dediğini hatırlatmış, üstüne U17 Avrupa Şampiyonluğna gittiğimiz maçta sadece penaltı vuruşunu laubalice kullanmayıp üstüne bir de atacağı köşeyi kaleciye göstermesinden, o maç için canını dişine takan arkadaşlarına yaptığı saygısızlıktan da bahsetmiş.

Devamını okumak isteyenler buradan takip edebilir.Erman Yaşar yazının başlığını da "Aşk Herşeyi Affeder Mi?" diye koymuş. Belki aşk herşeyi affetmez ama kaybedecek bir şeyi olmayan bir yönetimin affettiği kesin.

Batuhan ucuz bir kumar, düşük maliyete alınmış bir risk, "ya tutarsa" tavrı değil yönetimin düşündüğünün aksine. Batuhan kötü gittiğinde bir bardak suya damlayan mürekkep. Takımın tüm ahengini, tüm dokusunu baştan aşağı bozabilecek bir karakter.

"Naber lan Guti?" muadili lafları bir kaç ay söylemeyecek belki ama hepimiz biliyoruz ki içinden küfredecek her söyleyemediği lafta.

Bu transferde asıl konuşulması gereken Batuhan'dan ziyade tüm bunları en az benim ve Beşiktaş taraftarı kadar bile yönetimdir. Egemen, Ernst gibi takımdan gönderilen oyuncular için ekonomik bir mazeret ile olur veren taraftar için bir sonraki adım Quaresma'nın affıdır.

Çünkü Batuhan'ı almak, var olduğu kulübün ismini bile söylemekten imtina eden ve "o kulüp" diyen oyuncuyu takıma tekrar eklemek bir felsefedir ve bu felsefeye göre tüm göstergeler ekonomiktir. Ekonomik göstergelerin işlediği yerde Quaresma'nın tek başına antrenman yapması akıl almaz bir mantık hatasıdır.

İçi boşaltılan kavramlardan biri de Feda oldu bu sezon. Pozitif önyargı ile göreve gelen Fikret Orman ve ekibi  ne yapsalar kabuldü ancak yaşanan süreç ortaya koyuyor ki yalılar aynı manzarayı görüyormuş.

Feda reklamı ile girilen yılda "kral olma" amacından ziyade "kral yapma" amacı olanlar ile başarı gelecektir.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Seyircide 10. Bilet Fiyatında 3. Sıradayız


Zaman zaman hazırladığı ilginç raporlar ile ilgi çekici notlar paylaşan UEFA'nın kulüp lisanslama sistemi ile ilgili yaptığı rapor medyada az da olsa yer bulmuştu. Ancak hesapların kesinleşmemiş ve onaylanmamış olması nedeni ile 2010/2011 sezonu verilerini içiyor bu rapor.

Raporun orjinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

Rapor her bir konu başlığı ile ayrı bir yazı konusu ancak en ilgi çekici kısımlardan biri stadların doluluk oranları ve ortalama bilet fiyatları.

Stad doluluk oranında aşağıdaki tablodan da görebileceğiniz gibi 11. sıradayız. Stadyuma gidip keyifli bir hafta sonu geçirmek alışkanlığımız yok. Listeye baktığınızda bizden aşağıda kalan ülkelerin nüfusu İstanbul'dan az. İlk 5 sıranın kimseyi şaşırtmaması gerekli. Hatta Almanya 1. sıra için önümüzdeki yıllarda da en büyük aday.

Avrupa stadyumları 2010-2011 sezonunda 90milyonun üstünde misafire ev sahipliği yaparken,ortalama seyirci sayısına baktığımızda Avrupa'nın en üst düzey 5 ligi arasında sayılan İngiltere, İspanya, Almanya, İtalya ve Fransa liglerinden sadece Bundesliga ve Premier Lig ortalama seyirci sayısını artırmış. Diğer 3 ligde ise gerileme dikkat çekiyor. Euro 2012 için inşaat edilen stadyumlar ve bu stadyumların kapasiteleri sayesinde Polonya'daki ortalama seyirci sayısı ise bir sezon öncesine göre %62 artmış durumda ancak bunun turnuva sonrası devam edip etmeyeceği merak konusu. Ne de olsa en gözde oyuncuları yurtdışında lejyoner olarak oynuyor.

2010-2011 sezonunda 128 kulübün seyirci ortalaması bir sezon öncesine göre %20'den fazla artış gösterirken, 229 kulübün ise %10'dan fazla gerilediği ortaya çıkıyor. Türkiyedeki seyirci ortalaması ise bir sezon öncesine göre yüzde %3 yükselmiş durumda. Sponsora verilen biletler hesaba katıldı mı bilemiyoruz tabi.

Ortalama seyirci sayısına genel olarak bakıldığında başta Polonya olmak üzere komşularımız Gürcistan ve  Azerbaycan, Makedonya, Galler, Slovenya liglerinde seyirci artışı %20'den fazla olarak gözüküyor. 

İrlanda, İsveç, Estonya, Belarus, Macaristan, Bosna, Karadağ, Arnavutluk, Yunanistan, Moldova, Lüksemburg, Danimarka liglerinde ise önemli bir düşüş yaşanmış. Bu liglerde bir sezon önceki sezona göre taraftar ortalaması %10'dan fazla azalmış. Özellikle Kuzey Ligleri ile Yunanistan'daki bu büyük gerileme bu listede dikkatlerden kaçmayan bir diğer istatistik.


Ortalama bilet fiyatlarına baktığımızda İngiliz ve İspanyol kulüplerinin diğer ülkelere oranla açık ara önde olduğunu görüyoruz. Bir İngiliz ya da İspanyol takımının kendi sahasında oynadığı bir maçta sattığı ortalama bilet fiyatı yaklaşık 50 € iken geriye kalan hiçbir Avrupa ülkesinin bu alandaki ortalamasının 35 €'yu geçememesi, aradaki farkı açıkça ortaya koyuyor. 

Bu kategorideki en verimli ülke ise Almanya. Maç başına kişi başına ortalama 30 €'ya bilet satan Bundesliga ekipleri, bunun yanında da yukarılarda verilen tablodan da görülebileceği üzere 42 bin 665 ortalamasıyla Avrupa'nın en dolu stadyum oranına sahip ligini oluşturuyor. 

İtalya'da bu rakam 20 € iken, Fransız ekiplerinin maç biletleri ise yaklaşık 18-19 €'dan alıcı buluyor. 

Maç başına seyirci ortalaması sayısında 11.013 ile 10. sırada bulunan Türkiye ise bilet fiyatı konusunda pahalılık bakımından 3. sırada yer alıyor. Süper Lig'de ortalama bir maç bileti 34 €'dan alıcı buluyor. Bunda arz talep dengesinin de etkisi büyük. seyirci az olduğu için mi bilet fiyatları yüksek yoksa bilet fiyatları yüksek olduğu için mi seyirci sayısı düşük tavuk yumurta teoreminin bir başka boyutu bu.


Aslında fazla söze de gerek yok. Tribüne neden insanlar gitmiyor? Tuvaleti olmayan, stada gelmiş insanlara bir adet suyu 5 TL'den satan, girilemeyen, girilse de çıkılamayan acayip bir ülkeyiz. Ve tüm bu rezilliklere Avrupa'nın en yüksek 3. fiyatını istiyoruz.

Stadlara giden 11bin kişiyi tebrik etmekten başka birşey gelmiyor elden.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Fransa Yayın Gelirleri Dağılımı (2011-2012)

Fransa kendi içinden sürpriz bir şampiyon daha çıkarttı geçtiğimiz sezon. Kendini yeniden tanımlama ve konumlandırma konusunda elinden geleni ardına koymayan bir Paris SG'nin domina ederek kazacağı bir lige çomak soktu Montpellier.

Ligi şampiyon bitirmesine rağmen Montpellier yayın gelirlerinin dağılımında ancak 6. sırayı alabildi. Fransız modeli yayın gelirleri dağılımı belki de en adil diyebileceğimiz sistemlerden biri. 

  • Gelirin %50'si lige katılan 20 takıma eşit olarak dağıtılıyor. Takım başı 12,7 mio €. 
  • Kalan %50'nin yarısı takımın sezon içinde gösterdiği performansa göre -ki Montpellier bu sezon 18.2 mio € aldı- , 
  • %5 ise kulübün son 5 yıl içinde gösterdiği performansa göre dağıtılıyor. 
  • Geriye kalan %20 ise kulüplerin 5 yıldaki seyirci ortalamasına göre paylaştırılıyor.



Fransa sürpriz şampiyon çıkartma konusunda uzman bir lig. Hal böyle olunca son şampiyonun son 5 sezon performansında aldığı pay ancak yarım milyon € oluyor. Ayrıca küme düşen takımlara o sezon için performans primi verilmemesi de oldukça tartışılır. Bence güzel uygulama.

Hangi modelin daha iyi olacağını daha çok konuşacağız belki ama bizim en çok kazananımız bu liste de 9. sırada ancak kendine yer bulabiliyor.

Facebook Futbol Endeksi (Nisan 2012)

Sosyal medya konusunda pek çok tez, bu mecranın çok güçlü olduğuna vurgu yaparak tamamlar son paragrafını. Artık insanlar bir konu hakkında bilgi sahibi olmak istediklerinde, gazetelerin internet sayfaları yerine Twitter ya da Facebook'a göz atıyor, en hızlı bilginin bu kanallardan geldiğini düşünüyor ve doğruluğu konusunu pek de dert etmiyor.

Bu sosyal medya futbol kulüpleri için de taraftarına dokunma noktası bir nevi. O takımın Facebook sayfasına yorum yazan kişi bu yorumun birileri tarafından okunacağına emin ve psikolojik olarak altına olumsuz bir yorum da alsa okunan ve üstüne yorum yapılabilen bir şeylerden söz etmiş olmanın mutluluğunu yaşıyor.

Nisan ayı verilerine göre Facebook 838milyon kullanıcıya sahip ve bu toplam internet kullanımının %40'ına tekabül ediyor.Bu kullanıcıların 189 milyon tanesi tuttuğu kulübü Facebook üzerinden de destekliyor. Facebook'ta orjinal hesabı olan kulüplerin fan sayılarını Forbes listelemiş. İlk 10'da iki Türk takımı var. 


1 Ağustos 2012 Çarşamba

Futbol Taraftarı Harcama Eğilimi Anketi


Futbolun geldiği noktada taraftarın tanımlaması da değişti Eskiden atkısını boynunu dolayıp, dilinde tezahurat ile stadlarda yerini alan kişiler taraftar iken; yeni dünyanın yeni futbolu yeni bir taraftar modellemesine ihtiyaç duydu. Rekabet için kulüplerin daha fazla kaynağa daha fazla kaynak için de daha fazla harcama taraftara ihtiyacı var.

Futbol kulüplerinin gelirleri üç ana başlık altında toplanır. Yayın gelirleri, maç günü gelirleri ve ticari gelirler. Yayın gelirleri ülkemizde son dönemlerde kulüplerin ana gelir kaynağı olurken Fenerbahçe ve Galatasaray yeni stadları sonrası maç günü gelirlerinde de hayrı sayılır bir gelişme sağladı ancak yayın gelirleri yayıncı kuruluşun verdiği para, maç günü gelirleri ise stadın kapasitesi ile sınırlı. Durum böyle olunca ticari gelirler doğrudan kulübün sunduğu hizmet yelpazesi ile sınırlı oluyor ve diğer iki gelire göre artırılması görece daha kolay. Ancak ülkemizde bu sınırlı kalıyor.

İnternet üzerinden yaptığımız “Futbol Taraftarı Harcama Eğilimleri” anketi ile futbol taraftarına 20 tane basit soru sorduk. Genel olarak kulüplerinin ticari gelirlerini oluşturan unsurlar hakkında neler düşünüyorlar öğrenmeye çalıştık.

Öncelikle anketimize katılan ve tüm sorulara cevap veren 2830 kişiye teşekkür ediyoruz.

Anketimize katılan insanların sadece %43,68’inin evinde Lig TV var.Geri kalan %56,31 maçları ya canlı takip etmiyor ya da başka yerlerde başka şekillerde taraftarı olduğu takımın maçını izliyor.  Gelir düzeyinin yayın abonesi olmak ile doğrudan bir bağlantısı görünmüyor. Aylık geliri 0-1000TL olanların %23,05’i yayın aboneliği bulunurken , aylık geliri 5000-15000TL olanların sadece %18,18’i yayın aboneliği sahibi.


Kongre üyeliği ve kulübün geleceğinde bir oyla da olsa söz sahibi olma durumunda ise taraftarın oldukça çekingen oldukları görünüyor. Ankete katılan 2830 kişiden tuttuğu kulübün kongre üyesi olanların sayısı 252.  Bu da ankete katılanların sadece %8,93’ü demek. Ve kongre üyesi olanların %92’sini de Trabzonspor, Fenerbahçe ve Beşiktaşlılar oluşturuyor.

Kongre üyeliği taraftarlığın belki de bir adım olarak tanımlanabilir. Kulübün başkanını seçmekten tutun da yönetimin mali ve idari açıdan ibrasına kadar pek çok hak tanıyor. Bu hakkı kullanması konusunda taraftarını işin içine katmak konusunda en rahat davranın kulüp Trabzonspor.  En uygun giriş ücreti, en uygun aidat ve en az prosedür Trabzonspor’da. Beşiktaş ise yeni yönetim ile birlikte yeni bir yapılanma istiyor. Bu sebeple 2binTL olan giriş ücreti 1.200TL’ye düştü. Yetmez ama evet denilebilir bu karar için.

Taraftarı olduğunuz kulübün kombine kartına sahip misiniz diye sorduğumuz 2830 kişiden sadece 968 kişinin cevabı evet oldu. Bu da toplam içinde %34,32’ye denk geliyor. İlk bakışta bu oran düşük görünse de aslında oldukça makül ve kabul edilebilir bir oran.


Bir kulübün satabileceği kombine kart miktarı stadının kapasitesi ile sınırlı iken sahip olduğu taraftar bundan çok daha fazla. Kulüplerin önemli gelir kaynaklarından biri olarak sadece kasaya giren para değil aynı zamanda birlikte başarma güdüsü için de önemli seyirci. Seyircisiz maçlarda evsahibi takımlarım kazanama oranı seyircili maçlara çok daha düşük. Bunda ana faktörlerden biri de taraftarın takım ile birlikte oluşturduğu sinerji. Bizim gibi duygusal yaklaşımı yüksek ülkelerde taraftarın baskısı sonucu alınmış pek çok maç arşivlerde.

Kulüplerin bir diğer gelir kaynağı da yurtdışında yıllardır uygulanan ama ülkenizdeki mazisi çok eski olmayan taraftar ve kredi kartları. Bu kartların taraftara sunduğu ayrıcalık arttıkça sahip olma sayısı da artacaktır. Ama mevcut durum içinde taraftarı olduğu kulübün kredi kartına sahip olanların sayısı anketimizde yüksek sayılabilecek bir oranda. Cüzdanında taraftarı olduğu kulübün kartı olan futbolseverlerin sayısı ankete katılanların %42,27’si oranında.  Peki bu kartlar kulübe ne kazandırıyor. Kart uygulamasında Fenerbahçenin açık ara üstünlüğü görünüyor. Asnkete katılan Fenerbahçe taraftarının %70’inin cüzdanında takımına ait bir kart bulunuyor. Onu %47 ile Galatasaray taraftarı izliyor.

Özellikle Bonus ile ortak yapılan taraftar kart projelerinde, o kart ile yapılan her 1000TL’lik alışverişin 3TL’si  kulübe kaynak olarak gidiyor. Ayrıca kart sahipleri bilet almada öncelik, kulübün mağazalarında ek taksit, kongre üyeliğinde taksit imkanı gibi bir takım avantajlara sahip olabiliyor.

Kulüplerin en az gelir beklediği ve haliyle en az sattığı şeylerden biri de kulüplerin telefon hatları. Anketimize katılanların sadece %18’i kulübünün telefon hattını kullanıyor. Anketimiz internet üzerinden yapıldığı için bu sayının normal bir anket yönteminde çok daha düşük çıkacağı muhakkak.


Örneğin Beşiktaş geçtiğimiz sezonun ilk 9 ayında iletişim faaliyetlerinden (KartallCell, modem, internet) satışından 637binTL gelir elde etti. İlk bakışta yüksek bir rakam olarak görünsede toplam gelir içindeki payı %5 civarında kalıyor. Tüm operasyonun operatör üzerinden döndüğü bir sistemde kulüplerin net kar marjının %1-2 arası olduğu düşünülürse Beşiktaş’ın sadece malın satışından karı 6,3binTL oluyor.

Kulüplerin resmi yayın organlarına düzenli abonelik yaptıran taraftar sayısı ankete katılanların %26,52’si düzeyinde. Burada bu yayın organlarının kalitesinden ziyade taraftara ulaşmada kullandıkları yol çok önemli. Ayrıca bunu bir para kazanma aracı olarak mı kullanacaklar yoksa taraftar ile kulüp arasındaki bilgi akışını düzenleyecek ve yoluna koyacak bir araç araç olarak mı kullanacaklar?


Peki bir taraftar neden kulübünün yayın organı yerine medyadaki diğer seçeneklere yönelir? Burada ayrım dergilerin içeriğinin futbol taraftarını cezb etmemesi. Futbol taraftarı genel olarak mümkünse yarın ki gazeteyi şimdiden okumak isterken aylık bir dergiyi takip etmek konusunda isteksiz oluyor.

Kulüplerin ticari gelirlerinde en fazla yer tutan ürün forma. Anketimize katılanların %56’sı bir seon içinde bir ya da fazla forma ile kulübüne destek oluyor.  Asla forma almayacağını söyleyenlerin oranı ise %5. Ankete katılanların %39’u ise 2 ya da 3 sezonda bir forma satın alarak kulüplerine destek oluyorlar.

Forma alarak takımına destek olma konusunda Fenerbahçe %59 ile birinci sırada. 100 Fenerbahçe taraftarından 59 tanesi her sezon en az bir forma alıyor. Fenerbahçeyi %57 ile Galatasaray izliyor. Trabzonspor %53 ile üçüncü sırada yer alırken, her 100 Beşiktaş taraftarından sadece 50 tanesi her sezon en az 1 forma alıyor.

Forma dışında kalan lisanslı ürünlerde ise taraftarların katılımı %90 oranında. Hiç bir şekilde kulüplerin lisanslı ürünlerini almayan taraftarlar ise ankete katılanların %10’luk kısmını oluşturuyor.

Kulübün lisanslı ürünlerini sadece kendi için alanlar ankete katılanların %27’sini oluştururken, hediye ihtiyaçlarını lisanslı kulüp ürünü olarak alanların sayısı %5 civarından. Kulüp bazında baktığımda ise Fenerbahçe taraftarı yine birinci sırada. Her 100 Fenerbahçe taraftarından 95 tanesi yılda en az bir kere lisanslı ürün alıyor. Onu %92 oran ile Galatasaray taraftarı izliyor. Formadan farklı olarak bu sefer üçüncü sırada Trabzonspor taraftarı değil Beşiktaş taraftarı var. 100 Beşiktaş taraftarından 85 tanesi lisanslı ürün sahibi. Trabzonspor’da ise her 100 taraftardan 83 tanesinin lisanslı ürün sahibi olduğunu görüyoruz

Taraftarların yayın ve kombine dışında kulüplerinin lisanslı ürünleri için ayırdığı bütçeye baktığımızda ise 100TL-250TL arası ayrılan bütçenin katılımcıların %34’ünü oluşturduğunu görüyoruz. Takımı için hiç bütçe ayırmadığını söyleyenlerin sayısı ise asla forma almam diyenler ile aynı. %5.

Takımı için aylık 1000TL’nin üzerinde bütçe ayıran taraftar sayısı ise 108 yani katılımcıların %3,82’si düzeyinde.
Her ne kadar olağan üstü bir sezonun üzerine yapılmış bir anket olsa da bu konuda ankete katılanların fikrini de sorduk? Şike soruşturması ayırdığınız bütçeyi etkiledi mi?

%50 oranında bütçenin etkilenmediği görüldü. Futboldan soğuduğu için bütçesini azaltan %25’i, takımına daha fazla destek olmak için bütçesini artıran diğer %25 izledi.

 Ankete katılanlardan televizyonu olan takım taraftarına kulüplerinin televizyonunu izlemek için para ödermisiniz diye sorduk ve %60 oranında hayır cevabı aldık. Çünkü ankete katılanların %67’lik kısmı zaten televizyonlarının içeriğinden memnun olmadığını söylüyor.

Kulübünün televizyon kanalından öncelikli beklentisinin A takımdan haberler olduğunu söyleyenler %33 ile birinci sırada yer alıyor. %27 oranında taraftar ise yöneticiler ile daha sağlıklı bir iletişim kurulmasını istiyor kulübünün televizyon kanalında. %26 oranında kulübün altyapı takımlarına ait maçları canlı izlemek isterken kalan kısım ise amatör branşlardan haberler görmek istiyor.



Tüm bunların dışında yurtdışından bir takıma ait lisanslı herhangi bir ürün sahibi katılımcıların oranını %47 oranında. Asla Forma almam diyenlerin ise %2’si yurtdışından bir takımın lisanslı ürününe sahip.

Taraftarı olduğunuz kulübün hisse senetlerini borsada işlem görmesi durumunda satın alır mısınız diye sorduğuz kişilerin %56’si hayır cevabını verdi. Evet alırım diyenlerin oranı ise %44.

Ve son olarak katılımcılara tasarımlarını en beğendiğiniz firma hangisi diye sorduğumuzda Nike %49 ile birinci sırada yer alırken onu %36 ile takip etti. Puma ise %7’de kaldı.

Ankete genel olarak baktığımızda ticari ürün satışında taraftarı cezbedecek ürünler konusunda sadece forma satışlarının belirgin bir önceliği görünüyor. Ancak futbol düyasında kar marjı en düşük ürünlerden biri olarak çıkıyor karşımıza forma satışları.

Kulüplerin ticari ürün yelpazesini artırması yayın gelirlerine bağımlılığı azaltacak tek unsur. Bu yüzden iletişimden forma satışına taraftarı anlamak, sadece sunulan ile yetinmesini beklememek gerekli. Pazar artık ne istediğini bilen ve harcadığı paranın izini süren müşteriler ile dolu.

Taraftar artık harcadığı her bir kuruşun hesabını sürüyor.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Valencia Kim Olacak?


Önce ülke oturdu iki kutup üzerine, şimdi sıra Süper Lig'de. Gün be gün La Liga'ya daha da kötüsü Rangers düşürülmeden önceki İskoçya Premier Ligine doğru gidiryoruz.

Büyük takım olmak ile hakim takım olmak arasındaki farkı anlayabilmek için geçen süreci göz önüne aldığımızda, geldiğimiz nokta pek çok kişinin düşündüklerinin aksine bir yapı çıkmadı ortaya. Axe nasıl ki her reklamında alttan alta "sex satar" mantığını gözümüzün içine sokuyorsa, "Fenerbahçe" ve "Galatasaray" satar diyen medya da bu oyuna destek oluyor. Kapitalist yaşamın damarlarına kan pompalama görevini satış ve satış teknikleri görür. Önce size ihtiyacınız olmayan bir şeyi ihtiyaç gibi gösterir ve sonra bir bakmışsınız artık o sizin. Kapitalizm aslında metronun Levent durağında 50kr'a aldığınız suyu Taksim'de 1 TL'ye işemek gibi bir şey.

Futbolda da her zaman alan üretenden daha fazla prim yaptı. Çünkü üretmek hem emek ister hem de onu renkli sayfalara taşımak meşakkat gerektirir. Bir futbolcuyu A2 maçlarında izlemek, U19 -U17 turnuvalarını takip etmek gerekir. Romantiği en bol sporlardandır futbol. "Metin Ali Feyyaz"'lardan, Socrates'e, Maradona'dan Cruyff'a, Oğuz'dan, Tanju'ya romantizmi besleyecek pek çok unsur hala var çünkü.

Ama artık KAP'a yapılan bildirime kadar romantik pek çok taraftar. Çünkü altyapıdan çıkan gençler değil milyon €'lar arasında yıldızlar KAP'ta yerini alıyor.Ve bu yazının ilerleyen yerlerinde bilgiler aldığımız transfermart.com.tr'ye bakarak bir yazı yazılabiliyor bu yeni transferler hakkında.

Türkiye'de futbolun patronu eskiden Beşiktaş'ın patronu iken "ben bu oyunu bozarım" diyerek "2 takımlı lig isteniyor, biz bununla savaşıyoruz" mealinde açıklamalar ile barkovizyonlu sirkler düzenlemişti. Ama oyunu bozamadı. Hatta oynadığı yumağa dolanan kedi gibi kör düğüm oldu.

Bu gün ligimizde, bu yazıyı okuyan kaç kişi Fenerbahçe ya da Galatasaray 'dan başka bir şampiyon çıkacağını düşünüyor? Bu düşünce haksız değil? Bu şekilde düşünülmesinde sistemin alabildiğine bu iki takım tarafından iyi kullanılması da önemli.

Biraz önce bahsettiğimiz Transfermark sitesine göre  Süper Lig'de sezonun bu bölümüne kadar kulüplerin ödedikleri bonservis bedeli 51,4mio€ olarak belirlenmiş. 3 aşağı 5 yukarı doğru gibi. Fenerbahçe 10,8 mio€, Galatasaray ise 20,8 mio € bonservis bedeli ile 18 takımlı ligde toplam transferin %60'lık pastasını almış durumda.

Geçtiğimiz sezon dağıtılan 321mio$ naklen yayın gelirinin %25'i de bu iki takıma gitti. Galatasaray %13, Fenerbahçe ise %12 oranında naklen yayın gelirinden pay aldı.

Bu ekonomik göstergelere tek başına yeterli değil tabi ki. Beşiktaş'ın TT Arena'da oynama isteğinin de asıl sebebi olan bu iki kulübün Türkiye'nin en modern stadlarına sahip olması ve bunu paraya çevirmeside her geçen farkı açıyor.Fikret Orman'ın bütün çabası bu gelire ortak olmaktı. 

Hemen akıllara Kayseri Kadir Has stadyumu da gelebilir ama o stad bana eski doğu bloku ülkelerinde sadece güç gösterisi için yapılmış ihtişamından başka birşeyi olmayan o mimari denemeleri hatırlatıyor.

La Liga olma yolunda ilerliyoruz. Barça ve Real alınmış bir playstation turnuvası gibi sırada Valencia'yı kapma yarışı var ve pek çok takım bu gömleği giymeye, bir fırsatını bulursa da öndekilere çelme takmaya çalışacak.

Beşiktaş bu görüntüsü, Sven-Goran olayı, Altınsay kasırgası, yabancı stoperleri, Beşiktaş'ın çocuğu teknik direktörü ile o forma için yeterli olamayacağının sinyalini verdi.

Her sene bir futbolcusunu Galatasaray'a gönderen ve ardından sadece küfreden ama küfrettiği için kaptırdığının farkında olmayan ve farkında olmadığı için yine kaptıran Trabzonspor Şenol Güneş ile bu ligin Valencia'sı olmaya en yakın takım. Bursaspor ve Eskişehirspor ise ellerinden geleni yapacaklar gibi duruyor.

Rangers'ın küme düşmesi ile 2 takımlı tek lig haline gelen La Liga'ya benzemek bile fena değil. Ya bizim de bir Rangers'ımız olsaydı?

10 Temmuz 2012 Salı

Yerli Malı


Başkenti Bairiki olan Kiribati geçtiğimiz günlerde ihracat yapamadığımız tek ülke olarak haberlerde yer aldı. Taştan toprağa, tekstilden mücevhere bir çok ürün bu ülke üretilip dünyanın çeşitli ülkelerine gönderiliyor. Ancak başka ülkelerden gelen o kadar çok ürün var ki cari açık almış başını gitmiş. Gelişmiş ekonomileri bizim gibi gelişmekte olan ekonomilerden ayıran da zaten bu cari açık. Ürettiğinden fazlasını tüketiyorsun demenin ekonomicesi cari açık.

Futbolumuzda da hatrı sayılır bir cari açık söz konusu. Her sezon Süper Lige ortalama 50-55 arası yabancı futbolcu geliyor ama ülkeden yurt dışına tatil haricinde giden oyuncumuz bir elin parmaklarına bile yaklaşamıyor. Durum böyle olunca yine ekonominin bir diğer kuralı ortaya çıkıyor ve az olan değerlidir kurula ile yurt dışına transfer olan oyuncular boy boy haber oluyor. Fransaya giderken arkasından su dökeni çok olmuş olacak ki Umut Bulut ülkeye döndü. Umut Bulut'un gidişi sonrası Trabzonspor'da hücüm hattında hedef santrafor haline gelen Burak Yılmaz ise gol krallığı sevinci yaşadı.

Beşiktaş - Gaziantep maçında Tigana'nın sağ kanada yerleştridiği Burak'ı izlerken hemen telefona sarılıp İzmir'deki arkadaşımı aramış Burak üzerine konuşmuştuk. Telefonu kapatırken ortak kanı Beşiktaş'ın ve milli takımın uzun yıllar sağ kanat sıkıntısı yaşamayacağı şeklindeydi ki Konyaspor maçında eli ile düzeltip attığı gol sonrası hiç birşey olmamış gibi sevinmesi pek çok kişinin gözünden düşürdü Burak'ı.

Antalyaspor, Beşiktaş, Manisaspor, Fenerbahçe, Trabzonspor ya sonra?


Türkiye liginde gol kralı olmuş, oyun karakterini oturtmuş, iniş ve çıkışlarını belli bir standarta getirmiş, milli takımda süre almış bir futbolcu Burak. Ve bu futbolcu artık Trabzonspor'da oynamak istemediği bildirdi. Sözleşmesinde yazan madde ile bonservis ücreti de 5milyon€. Yani Hasan Ali Kaldırım'dan 500bin€ daha pahalı o kadar.

Peki talipleri kim Burak Yılmaz'ın. 5milyon €'yu kredi kartına 24 taksit ödemek isteyen Lazio ve Biliç'i teknik direktörlüğe getiren Moskova'nın Lokomotif'i.

Her ne kadar yukarıdaki cümlede bir küçümseme havası varsa da asıl anlatılmak istenen kendimizi gördüğümüz yer ile olduğumuz yer arasındaki fark.

Burak Yılmaz'ın bu transfer döneminde ki durumu bize gösterdi ki biz iyi bir lig değiliz. Biz genç futbolcular için sıçrama tahtası olmasından dolayı tercih edilebilecek bir lig değiliz. Biz en ufak sorununu kendi içinde çözen ve siyasetten icazet almayan bir lig değiliz.

Bir ülkede sezonun gol kralı ve aynı zamanda oynadığı oyun ile de ligin kare asına giren bir oyuncuya yurtdışından sadece 2 resmi teklif geliyorsa birşeylerin ters gittiğini kabul etme zamanı geldi de geçiyor.

Katar öncesi son durak hatta bazen Katar yerine ikame edilebilecek bir lige sahip olmak pek çoğumuzun uykularını kaçırıyordur. Temcit pilavı gibi her yazıda biraz değindiğimiz Finansal Fair Play'in ülkemiz takımlarını en fazla zorlayacak kurallarından biri oyuncu maaşlarının toplam gelirin %70'ini geçemeyecek olması. Durum böyle olunca yıllık 2milyon € verdiğiniz bir oyuncu için üretmeniz gereken değer 2,85milyon €.

Gol kralını bile pazarlama konusunda sıkıntı yaşayan bizler için Arda'nın Atletico'ya gitmesini küçümsemek ahmaklık ile dangalaklık arasında bir çizgi. Bu ülkenin en yetenekli ve gelecek vaad eden oyuncusu Atletico Madrid'e transfer olduğunda pek çok futbol sever Arda'nın gittiği takımı küçümsememiş miydi? Arda o sene UEFA kupasını kaldırdı ilk sezonunda.

Dev aynaları arasındaki yolculuğumuz devam edecek. Bazılarımız bundan sıkılıp gerçeklerin farkına varacak belki ama kafası kumda kıçı dışaırda olanların da kafalarını oradan kaldırmak gerekiyor.


Heerenveen'nin Bas Dost henüz 23 yaşında. Takımı ligi 64 puanla 5. sırada bitirip Avrupa Ligi playoff'u için vize alırken Bas Dost da 32 gol attı. Bir önceki sezon ise 13 gol bulmuştu. Hollanda gol kralını hemen 8milyon€ karşılığı Wolfsburg'a sattı.

Baktığımız aynadan gördüğümüz ile bize dışardan bakanın gördüğü aynı değil. Ya aynamız ya bize bakan hatalı.

21 Haziran 2012 Perşembe

Süper Lig Futbol Organizasyon ve Pazarlama AŞ

1 Temmuz kimileri için sadece bir tarih, kimileri için ise sadece maaş günü olabilir. Kimilerinin evlilik yıl dönümü, doğum günü de olabilir. Hatta kötü anıların büyük kayıpların hatırlatıcı bile olabilir. Ama Türkiye için 1 Temmuz yeni bir dönemin başlangıcıdır. Her yönüyle globalize olmuş bir iş yaşamının miladıdır. Yeni Türk Ticaret Kanunun ilk maddelerinin yürürlüğe gireceği tarihtir.

Yeni Ticaret kanunun da sağlanmak istenen şeffaflık, hesap verilebilirlik, gelişmiş ülkelerle aynı düzeyde ve formatta mali tablo sunabilme ve şirket ile çıkar ilişkisi içinde olan kişilerin haklarının korunması. Kanun madde madde tartışılır ancak Türkiyede ticaret 56 yıl önce hazırlanmış bir kanunla yürütülemez.

Türkiye aslına bakılırsa bir şirketler çöplüğü.Vergi daireleri kayıtlı 665.196 yane Limited ya da Anonim şirket var.Yeni TTK ile amaç burada gayri faal olanları, kar transferi ve para aklamak için kurulanları tasfiye etmek. Ama bugün Türkiye''nin 665bin197. şirkete ihtiyacı var. Yani "Süper Lig Futbol Organizasyon ve Pazarlama AŞ"'ye.

Futbol pastası büyüdükçe üzerindeki kremaya olan talep artıyor. Ama kremayı üretenlerin pastanın büyüklüğüne yetecek kadar kreması olmadığı için istediklerini elde etme şansı azalıyor.Böyle olunca herkes kaybediyor. Futbolcu parasını alamıyor, yönetici beceriksiz görünüyor, stada giden bakımsız stadyumda rahatsız bir 2 saat geçiriyor.

Süper Lig daha önce söylendiği gibi gereğinden fazla bir yayın gelirine sahip olsa da bu fazlalık Ligi gerçekten "süper" yapmak için kullanılabilir.

Öncelikle Süper Lig organizasyonu ve pazarlaması TFF'den tamamıyla ayrılmalı.TFF Süper Lig başta olmak üzere amatör branşlar ve alt yapılar ile birlikte neredeyse 20 tane ligin düzenleyicisi, istatistikçisi, gözlemcisi, savcısı ve hakimi durumunda. Buna milli takımlar da eklenince ortaya işin içinden çıkmak zor oluyor.

Öncelikle Süper Lig 20 takıma çıkartılıp bu 20 takımın tüzel kişiliğinin ortak olduğu bir Süper Lig AŞ kurulmalı ve her kulüp aynı oranda sermaye koymalı.

Ertesi sezon düşen 3 takım hisselerini, aşağıdan gelen takıma satmalı.

TFF, Süper Lig ile ilgili isim hakkı, yayın hakkı, organizasyon düzenleme haklarını bu şirkete devretmeli.

TFF, Süper Lig'e sadece cezalar ve hakem kısmında destek olmalı. Ayrıca yine tüm lisans işleri TFF üzerinden yürümeli. Yani TFF'nin hayır dediğini sahaya çıkamamalı. Ayrıca TFF tarafından spor yönetici programı oluşturulmalı ve adı ne olursa olsun tüm yöneticiler yılda en az bir kere hakem semineri gibi profesyoneller tarafından bilgilendirilmeli ve uyarılmalı.

Süper Lig'e katılacak takımlar TURMOB'un denetiminden geçmeden lige alınmamalı. Asgari şartlar, TFF, Süper Lig AŞ ve TURMOB'un ortak çalışması sonucunda belirlenmeli.

Yani bir nevi TFF idari üst kurul, TURMOB ile birlikte oluşturulacak kurul Mali üst kurul olmalı.TFF kulüpleri altyapı, tesis ve stadyum açısından mutlaka denetlemeli. Özellikle saha zemini konusunda sert yaptırımlar uygulamalı.

Süper Ligin yayın ve ticari haklarının pazarlanması AŞ tarafından yapılmalı.

Yayıncı kuruluştan gelen yayın geliri kulüplere dağıtılmadan önce o sezon için futbolcu ve teknik heyete ödenecek toplan tutarın %10'u bloke edilecek. Böylece ücretini almayan futbolcular için önceden bir fon ayrılmış olacak.

Sakatlık fonu adı altında bir sandık kurularak her kulüp futbolcunun yaşına, geçmişine göre prim ödeyecek. Futbolcu belli bir süreyi geçen sakatlık yaşadığında ücreti buradan karşılanacak.Örneğin Quaresma yıllık 3 milyon € kazanıyor ve 9 ay aktif olarak futbol oynuyor. Bu süre içinde aylık 333bin€ alması gerekiyor. 3 aylık bir sakatlık yaşadığı durumda 1milyon€ çöpe gidecek.

Tüm bu saydıkların bir anda aklıma gelenler.

Ancak burada en önemli kısım Denetim.Mevcut yapımızda kulüpler el kaldırıp indirilerek mali ve idari olarak onaylanıyorlar. Bu onay da onaylanacak kişinin verdiği bir kaç parça kağıda göre yapılıyor. 

TFF'nin hem savcı hem hakim rolünden çıkması gerekiyor. Süper Lig AŞ'yi sıkı bir şekilde denetlemesi, yine şirketin UEFA ve FİFA ile ilişkilerini düzenlemesi gerekiyor.

Ayrıca yine tüm kulüplere web sitesi zorunluluğu getirilmesi, bu web sitesinde 3 aylık dönemler halinde IFRS standarlarında mali tablolarını açıklama zorunluğu getirilmesi gerekiyor.

Şeffaflık ve hesap verebilirlik olmadığı sürece ne kadar kendimizi yırtarsak yırtalım Mendes yılda 18mio€ almaya devam eder. Bir oyuncuyu 3 kulübe satan iş bilirler ortadan kaybolur, kulübün kasasını kendi cebi kullanan yöneticiler var olmaya devam eder.

Bu statüde en başarılı örnek ise Premier League. Bir günde Premier League olamayız belki ama Süper Lig olmaktan bir adım öteye geçebiliriz.



18 Haziran 2012 Pazartesi

Beşiktaş'ı Feda Değil, Hesap Sormak Kurtarır

Sararmış, 11.04.1989 tarihli bir Milliyet gazetesine sarılmış bir halde geldi ilk Beşiktaş formam. Ne lisanslıydı ne de dünyaca ünlü bir markaydı üreticisi sadece biraz yünlüydü. Siyah beyaz çizgili formanın içinde biraz fazla kalsanız ter basardı. Kollarındaki lastikler o kadar sıkıydı ki formayı ağlaya ağlaya üstümden çıkarttığımda kızarmış etler çıkardı ortaya.

Sonra hayatımıza yavaş yavaş giren endüstriyel futbol nanesi içinde eriyip giden anılar oldu. Şimdi yarın öbürgün çocuğuma bir forma almak istediğimde sararmış gazete yerine Kartal Yuvası baskılı lüks bir poşetin içince civcivli ambalajla kaplı olacak. Ne şekilde sunulursa sunulsun, hangi arma olursa olsun bir taraftar için ona sahip olmak ayrıcalıktır.

Avrupa'dan 10 yıl sonra girilen yolda futbol her zaman bir kesmin yani halkın oyunu olurken, burjuvazinin de o halka ulaşmada en kısa yolu oldu. Futbol, onu oynayanlar, onu izleyenler ve onu yönetenlerden oluşan komples bir yapıya dönüştü. Ekonomik sınırları genişletme savaşında bir bomba bir kere de 100 kişiyi öldürüken ekonomik yaptırımlar ve yönlendirmeler bir nesli öldürdü. Bu ölüm köleliğin ikinci aşaması olarak adlandırabilecek bir havaya bürünürken, futbolun büyük patronları oyunun ticari ve itibarı yolunu yöneticlerden sonra tacirlere de açtı. Geçtiğimiz yıl sampiyonlar liginin naklen yayın hakları için televizyonlardan 885 milyon EUR para aldı UEFA. Bu tutar bile tek başına futbolun taraftar desteği olmadan var olmayacağının bir kanıtı.

Futbolda tacirlerin at koşturmaya başlaması halkın oyunu ile oynanan tehlikeli bir yapı halini aldı.Bir yer geldi ki artık halkın parası onları tatmin etmemeye başladı. O zaman futbolu halktan alıp bir üst sınıfa verme zamanı gelmişti. Chelsea'de gördüğümüz, futboldaki soylulaştırmanın zirve noktası oldu. Ne kadar parası olduğunu sadece harcadığı kadarı ile bilebilen bir adam geldi ve 80 sonrası yaşananların kısa filmini çekti.

Bosman futbolun bu hale geleceğini bilseydi o davayı yine de açar mıydı? İlk bakışta futbolcuyu kulübün kölesi olmaktan kurtaran bir karar gibi gözükse de Bosman davası futbolun paraya ile olan etkileşiminde etken madde halini aldı ve parayı futbol da tek gerçek haline getirdi. Parası olan düdüğü çalar.

Ülkemizde futbolu yönetenlerin kulüpleri ticari işletmeler gibi yönetmeye çalıştığını ama yeri geldiğinde ülkemizin popülist politikacılarına taş çıkartırcasına hareketlerde bulunduklarını görmek şaşırtıcı değil. Kulübü için zamanını ve işini bir kenara bıraktığını söyleyen pek çok iş adamı, kulüplerinde bakkalları olsa kasayı emanet etmeyecekleri adamlar ile çalıştılar. Çünkü futbol kulüpleri onlar için bir monopoliden fazlası değildi. Seçimle gelir, istedikleri zaman da gidebilirlerdi, yeter ki yeterli sayıda el kalksın.

Futbola bakış açısının bu olduğu ülkede Dağhan Irak'ın yazdığı gibi Seba bir istisnaydı ve bu gün onu özleyenlerin ona aşkı platonik bir aşktır. Seba yönetimi sürtünmesiz, pi sayısının 3 alındığı bir ortamda çözülen problemler gibiydi. Normal şartlar altında değildi futbol. Bu gün tshirtlerin üzerine basılan ve fedakarlığın sadece taraftardan beklendiği bir Feda arayışı içinde Beşiktaş.

Beşiktaş taraftarının 1 sezondaki dönüşümü izlediğimizde bunun futbolun tüm para çarkları için gerekli olduğunu anlarız. Sevinmek için sevmediğini söyleyenlerin Quaresma seyretmek için sevmeye başlaması stadın büfecisinden, gazete sahibine, bahis mafyasından, yayıncı kuruluşa kadar herkesin istediği şey.

Feda diyerek ne isteniyor Beşiktaş taraftarından? Dekoder alsın,forma alsın, kombine aldın.Yani düzen bozulmasın. Aynen devam etsin.

Beşiktaş'ın sloganı Feda ama feda edilen kim? Bunu sormalı zihinler? Bu takım düzlüğe çıkınca ne değişecek? Her gün bir futbolcudan tebligat ya da haciz belgesi geliyor Beşiktaş'a. Sezonun ilk 9 ayında bu tebligatların ve noter masraflarının Türk Lirası karşılığı 1 milyon. Yani önümüzdeki sezon ManUtd'da forma giyecek Kagawa'nın onu 20 milyon €'ya satan B.Dortmund'a maliyeti. Hem de menajerlik giderleri dahil.

Bugün Feda tshirtü alan, almak isteyip alamayan yarın Japonya'dan adı sanı duyulmamış bir futbolcu geldiğinde mırın kırın edecek mi?

Feda'nın içini doldurmak yerine tshirtün üstünü doldurmayı tercih etmek olsa olsa bir pazarlama hamlesi olur o kadar. Çünkü Beşiktaş'ta sadece Feda'eden de edilen de taraftar.

Futbolun toprak sahalara, yarı yarıya maç izlemelere dönemesi tabi ki imkansız. Eğer biz taraf isek zaten onun başarısını görmek için onu diğerlerinden ayırdığımız için tarafız. Ama Feda'yı Egemen değil  Ahmet Amca yapacak. İbrahim Toraman 1 feda ederken mahallendeki manav Hüseyin var ya o 2 feda edecek.

Futbol dünyanın en güçlü silahı ve Beşiktaş bu silahı şakaklarına dayamış durumda. Bu yazıyı okuyup kombine almak zaten taraftarın görevi diyenler olacak. Peki bu görev Yıldırım Demirören başkan olunca başka, Fikret Orman başkan olunca farklı mı oluyor? Eğer bu görev ise ki bunun yazılı bir kuralı yok ama genel kabül görmüşü diyelim geçen sezon görevini yerine getiren kaç kişiydi?

Feda %100 ve saf bir taraftar projesidir. Feda edip etmemek taraftarın vicdanındadır. Bugün Feda, Beşiktaşı kurtulmaz belki ama rahatlar. Beşiktaş'ı kurtaracak olan hesap sormaktır. Carvalhal'ı neden gönderdin demektir. Yıldırım Demirören ibra edilirken neden salondan çıktın demektir. Neden Samet Aybaba demektir. Belki hepsinin mantıklı ve makul cevapları vardır ama cevap için ilk şart sorudur.

Ya soru sormaz, hesap sormaz yeni bir Seba diye umut ederiz, ya da hesap sorar yanlışı baştan önleriz.

Beşiktaş'ı hesap sormak kurtarır.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

İtibar Yönetimi:Avrupadan Men.


Alışılanın ve ülkemizdeki genel teamüllerin aksine Beşiktaş’ın 5 yıl süre ile ertelenen bir yıl Avrupa kupalarına gitmeme cezası, ağırlaştırılarak önümüzdeki sezon için uyguamaya alındı. Ayrıca Bursaspor ve Gaziantepspor’da bu süreçten bir yıl men ile çıktılar.

Bundan daha yakşalık bir ay önce çiçeği burnunda başkan Fikret Orman UEFA Disiplin Kuruluna savunma vermiş ve kabul edilebilir bir ceza almıştı. Ne olduysa bu süreçten sonra ajanslra düşen küçük bir haber ile oldu. Beşiktaş konusunda ki karara UEFA Disiplin Müffetişi itiraz etmişti.

UEFA uluslar arası kulüp organizasyonlarına katılacak takımlara bir lisans veriyor. Bu lisans sahibi kulüp Avrupa Kupalarında ülkesini temsil hakkını tescillemiş oluyor. Bu lisansta bir takım kriterler var. Sportif kiriterler, tesis yeterlilik kriterleri ve kabus gibi üzerimize çöken demek isterdim ancak yıllardır geliyorum diyen finansal kriterler. 

Bu finansal kriterler Finansal Fair Play kadar kapsamlı ve teknik bilgi gerektirmiyor. Nedir o kriterler?
  •  Devlete ve vergi otoritelerine vadesi geçmiş vergi borcu olmayacak.
  •  Diğer spor kulüplerine vadesi geçmiş futbolcu alışverişinden kaynaklı borç olmayacak.
  •  Hiç bir futbolcuya vadesi geçmiş borç olmayacak.
Bu süreçte yukarıda sayılan her madde Beşiktaş için geçerli.

Defalarca affedilmesine rağmen ödenmeyen prim borçları. Tabata ve İsmail Köybaşı transferlerinden dolayı Gaziantep Spor Kulübü Derneğinin Beşiktaş ve Yıldırım Demirören için başlattığı icra. Futbolcuların FIFA uyuşmazlık kurulundaki alacak arayışları.

Tüm bu sayıları mali tablolarda görmek mümkün. Ancak şirketlerin mali tabloları gerekli düzeltmelerin yapılması sonrasında yayınlanıyor. Hal böyle olunca Avrupa Kupalarında mücadele edecek tüm takımların mali tablolarını incelemek ve onlara lisans vermek için süre kalmıyor. Bu ksıtlı zamanı değerlendirmek adına UEFA bu bilgiler için kulüplerden beyan istiyor.

Beşiktaş yönetim kurulunda imza yetkisine sahip bir yetkili “Develte vadesi geçmiş borcumuz yoktur” yazıyor ve altını imzalıyor, keza diğer spor kulüpleri için de aynı yol izleniyor. Ancak iş futbolculara olan borca gelince iş orada değişiyor ve imzayı atması gereken futbolcu oluyor. Örneğin Fabian Ernst’in önüne üzerinde “Vadesi geçmiş alacağım yoktur” yazılı bir kağıt geliyor ve Ernst bunu imzalıyor. Peki neden imzalıyor orası muamma ancak hiç bir futbolcu bunu imzalamayıp zaten alamadığı parayı daha da riske atmak istemez. Daha sonra mali tablolara bir bakıyoruz ki Ernst FIFA’ya alacakları için başvurmuş.

Burada önemli olan UEFA  Müffetişinin Fikret Orman ve ekibinin savunmasından tatmin olmaması. Bu cezanın bir sonraki adımı transfer yasağı olabilir.

Asıl önemli kısım ise yalan beyan. Dediğimiz gibi lisans için verilen belgelerin yanlış ve yanıltıcı olduğu için ceza aldı Beşiktaş. Zaten bilgiler doğru olsaydı lisans alamayacak ve Avrupaya gidemeyecekti. Bu durumda yerel ligde sezonu Beşiktaş’ın altında bitiren kulübün kupalara gitme hakkı elinden alınmış oldu. Beşiktaş UEFA nezdinde yalancı konumuna düştü.

Beşitaş’ın son beş yıldaki toplam zararı 327milyon TL, bunu 84 milyon TL’si son dokuz ay içinde oluştu. UEFA’dan gelen men haberi ile hisseler %9 orannda değer kaybetti. Sosyal paylaşım sitelerinde taraftarlar, basın önünde yönetim kurulu üzüntülerini dile getirdi. Ancak Beşiktaş’ın bir günde bu pozisyona geldiğine inanmak saflık olur. Yıldırım Demirören’e açılacak davalardan bahsediliyor ancak unutmamak gerek ki Dernek başkanı olarak da AŞ Yönetim kurulu başkanı olarak da Yıldırım Demirören ibra edildi. Davanın sonuç getirmesi zor görünüyor. Ayrıca Beşiktaş’ın 400 milyon TL olan borcunun 100 milyon TL’si Yıldırım Demirören’e.

Beşiktaş bugüne kadar hep günü kurtaracak önemler aldı ve bu güne geldi.  “Yeter Yıldırım Demirören” tezahuratları “Şımart bizi başka, çıkart bizi baştan” pankartlarına evrildiği süreçte Quaresma transferini mali tablodan bağımsız düşünen, 10 milyon € maliyetin sadece forma satarak amorti edileceğini düşünen taraftar da en az Yıldırım Demirören kadar dahli yok mu bu işte?

Bu ceza sonrası alacakları karşılığında bedava takımdan ayrılmak isteyecek pek çok futbolcu olabilir.  Bu “Beşiktaş’ın çocuğu” olmayanlar gitsin diyerek geçiştirilecek birşey değildir. Profesyonel hayatta şirketlerin kar kadar önemsedikleri bir başka değer de “itibar” çünkü. Bazı firmalar “itibar yönetimi” için ciddi çalışmalar yapıyor ve önemli paralar harcıyor. Bir spor kulübü için ise sportif başarı karşısında kazanılan “itibar” maddi değeri peşinden sürüklüyor. Siz başarı kazandıkça itibarını artıyor, artan itibar size yeni taraftar, yeni taraftar size maddi güç sağlıyor. O yüzden bir spor kulübün “itibarını” en az maddi kaynakları kadar dikkatli yönetmesi gerekiyor.

Genel işletme biliminde şirketlerin sürekliliği esastır. Kişilerden, başkanlardan, yönetim kurulu üyelerinden bağımsız bir sürekliliği vardır. O yüzden bugün hayatını kulübe feda edenler de Beşiktaş’ı egolarına feda edenler de bu kulübün bünyesinden çıkmıştır. O yüzden reddi miras şansı yoktur ve tüm maddi ve manevi sorumluluğu bir başkandan bir diğer başkana geçer.

Aslında olayın bir de pozitif yönüne bakmak lazım. Artık gereksiz kamburlardan, fahiş ücretlerden, yüksek bedelli kiralardan kurtulma vakti. Avrupada olmayacak olmanın bazı operasyonları kolaylaştırıcı bir etkisi olacak.

Bir sezon Avrupada olmayacak Beşiktaş’ı forması ligde önümüzdeki sezon yine Avrupa’ya katılmayı zorlar.
Peki iyi bir projeksiyon ile Beşiktaş bu süreçte neler yapmalı.

  • Futbolculara ödenen ücret yarı yarıya azaltılmalı. Sezonun ilk dokuz ayında gelirlerin %70’i futbolcu maaşlarına gitti.
  • 21 yaşın üzerinde futbolcu alınmamalı.
  • Avrupa Şampiyonası’nın değer şişirici etkisinden uzak durulmalı. Bir futbolcunun en değerli olduğu zaman.
  • Quaresma ve Almeida bu değer artırıcı etkiden yararlanarak Avrupa Şampiyonası sonrası hemen satılmalı.
  • Transferlerde bonservis bedeli ödenmemeli.

Eğer bunlar yapılırsa bu men cezasının bir şekilde faydası olabilir Beşiktaş’a.  Bazen şoka giren hastayı kendine getirir bir tokat. İşte bu ceza öyle birşey.