31 Aralık 2009 Perşembe

Profosyonel Hakemlik.. Hemen Şimdi..



Son 10 yılın "en"leri, İlk yarının değerlendirmesi derken bir yılın daha sonunu ettik. Gidene güle güle, gelene hoş geldin diyor ve mevzuya giriyoruz.

Hürriyet gazetesi, bugün hakemlerin 2009-2010 sezonunun ilk yarısında yönettikleri maçların karşılığında aldıkları paraları yayınlamış. 16 lig maçı, kupa maçları derken en çok kazanan hakemimiz Hüseyin Göcek olmuş. Güle güle harcasın.

36 üst klasman hakemlerimizden en yüksel ücreti 25.800 TL ile Hüseyin Göcek alırken, en az kazanan hakem ise 9.157 TL ile Gökhan Güneşer.

Bu ücretleri kim neye göre belirliyor? Bir hakem sezona başladığında ne kadar para kazanacağını biliyor mu? Yedekte bir iş tutmak zorundalar neden? Bir başkana, canı istediğinde hakemlerin ekmeği ile oynamak hakkını kim veriyor?

Gökhan Güneşer ne iş yapar bilmem. Asıl(!) işinde ne kadar kazanır bilmem. Ağustos ayında açılan sezondan bu güne 5 aylık bir süre geçti. Aylık ortalama 1.831 TL civarı bir para geçmiş eline. Ancak bu 5 ay içinde hiç maç yönetmediği aylarda olabilir.

Hakemlerin düdük çalarken sadece futbola odaklanmalarını sağlamadıkça daha çok barkovizyonlu tiyatrolar izler, basın bildirileri okuruz.

İşte hakemlerin kazandıkları ücretler. Yurtdışındaki ücretleri bilenler varsa yazı daha anlamlı hale gelir sanırım.

Hüseyin Göçek: 25.800 TL.

Kuddusi Müftüoğlu: 21.352 TL.

Tolga Özkalfa: 21.352 TL.

Fırat Aydınus: 23.502 TL.

Hakan Ceylan: 16.164 TL.

İlker Meral: 14.458 TL.

Serkan Çınar: 19.611 TL.

Abdullah Yılmaz: 24.207 TL.

Taner Gizlenci: 17.313 TL.

Aytekin Durmaz: 22.057 TL.

Bünyamin Gezer: 18.053 TL.

Bülent Yıldırım: 18.201 TL.

Cüneyt Çakır: 18.201 TL.

Deniz Çoban: 18.053 TL.

Hüseyin Sabancı: 17.165 TL.

Koray Gençerler: 14.754 TL.

Mustafa Öğretmenoğlu: 17.165 TL.

Özgür Yankaya: 19.759 TL.

Selçuk Dereli: 18.201 TL.

Yunus Yıldırım: 18.201 TL.

Zafer Demir: 19.463 TL.

Fethi Serkan Koçak: 17.165 TL.

Mustafa İlker Coşkun: 15.311 TL.

Mustafa Kamil Abitoğlu: 15.903 TL.

Mete Kalkavan: 18.314 TL.

Halis Özkahya: 16.051 TL.

Erbay Aldemir: 20.464 TL.

Mürvet Sezer: 19.463 TL.

Nihat Akman: 15.311 TL.

Barış Şimşek: 14.310 TL.

Özgüç Türkalp: 13.605 TL.

Süleyman Abay: 13.457 TL.

Suat Arslanboğa: 12.308 TL.

Çağatay Şahan: 14.160 TL.

Hakan Özkan: 14.310 TL.

Gökhan Güneşer: 9.157 TL.

28 Aralık 2009 Pazartesi

FR 2010.. Olur mu olur..


Video oyunları, özellikle futbol alanında, insanların rüyalarını yaşadıkları bir platform. Çoğu insan bir futbolcunun gol sonrası sevincini bilgisayar başında yaşayarak az çok empati kurabildi. Uzun bir kovalamaca sonunda kaleye giden topu çizgiden çıkartan defans oyuncusunun yaşadığı hazzı yaşadık hepimiz.

CM ve FM ile geceleri sabah etmeyenimiz yoktur sanırım. Bir teknik direktör ne yaşadıysa yaşadık hepimiz. Uyurken ekranın altındaki çizgi üstümüze üstümüze geldi zaman zaman. Dost sohbetlerinde adını bölük pörçük hatırladığımız futbolcuları bulmak için hangimiz saatlerce uğraşmadı. Teknik direktör ne demek hepimiz yaşadık.

Futbol dünyasında empati duvarlarını futbolcularla, teknik direktörle hatta başkanlarla bile kurarken sürekli kararlarını eleştirdiğimiz kişiler hakemler. İster menajerlik oyunları olsun ister futbol oyunları, onların kaderi eleştirilmek.

Hakem olmak nasıl bir duygudur acaba? Doğru gördüğünü düşündüğün şey için küfür yemek. Futbolcuların üstüne yürümesi. Bunları hiç yaşamadık çünkü hakemler hep karşımızda. Bir gün bir oyun firması çıksada böyle bir oyun yapsa diye çok düşündüm ama herhalde tutmaz diye bu işe girişen olmadı.
Football Referee 2010 yahut Referee Action diye bir oyun görsem raflarda. Alsam gelsem eve. Pc ye yada PS3'e kursam. Sonra çalsam düdüğü, başlatsam karnavalı. Yıldızları korusam. Yavaş yavaş yükselsem. Önce amatör maçlarda düdük çalsam. Sonra 1. ligte. Bir gün mail gelse, bu hafta Fenerbahçe - Galatasaray maçını yöneteceksin yazsa. Gayet objektif yönetsem. Öyle bütün maçı değil de her maç 15-20 pozisyon gelse ekrana , tekrar olmasa bi anda tuşa bassan ve verebileceğin kararlar gelse birini seçsen. Yanlış tuşa dokunsan dikkatsizlikte ortalık karışsa. Anyayı konyayı bir görsek.

26 Aralık 2009 Cumartesi

Mustafa DENİZLİ'den Futbol Dersleri : Rotasyon Nedir? Nasıl Yapılır?

Rostasyon; Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde "Yer değiştirme" olarak tanımlanıyor. Yer değiştirme, şirket çalışanlarının şirketi tanıması için yapılan küçük görev değişiklikleri olarak tanımlanabilir. Şirketleri, kişilere bağımlı yerler olmaktan kurtarmak için yapılan "rotasyon"un en çok uygulama bulduğu bir diğer alan ise futbol. Özellikle "Total Futbol" denen fenomen için gerekli asgari şartlardan biri olarak algılansada, günümüz futbolunun maç sıkışıklığında her türlü futbol mantalitesi için uygulanmak zorunda olan bir sistem.

Takımların sahip oldukları kadro derinliği yelpazesine göre rostayona soktukları oyuncu sayısıda değişiklik gösteriyor. Bazı teknik adamlar oyuncuları saha içinde rotasyona sokarken, bazı hocalar ise kulübe saha arasında rotasyon yapıyorlar.

Fenerbahçe ve Galatasaray rotasyonu maç klasmanına göre yapıyor. Lig maçlarında 13-14 futbolcu ile oynayan bu iki takım, kupa maçlarında lig maçlarında forma şansı bulamayan oyuncularına şans veriyor.

Beşiktaş'ı ve Mustafa Denizli'yi bu iki takımdan ayıran en büyük özellik ise kadronun neredeyse tamamına şans vermesi. Sezon başında Gaziantep'e kiralık verilen daha sonra takıma dönen Batuhan Karadeniz, sakatlıklarla başı dertte olan Rıdvan Şimşek, ilginç saç stilini sahada göremediğimiz Erkan Zengin, genç yetenek Necip Uysal ve 3. kaleci Korcan Çelikay ligte hiç bir maça ilk 11'de çıkamadı.Kadrosunda 26 futbolcuya sahip Mustafa Denizli, bu oyuncuların 21 tanesine oynanan 16 lig maçında ilk 11'de şans tanıyarak oyuncuların %80'ini ilk 11'de kullandı.

Takımın en stabil diyebileceğimiz yeri 15'er karşılaşmaya yan yana başlayan Sivok, Ferrari ikilisinden oluşan defans göbeği. Bu iki futbolcu cezalı oldukları Eskişehirspor ve Beşiktaş'ın hükmen galip geldiği Ankaraspor maçı dışındaki tüm karşılaşmalarda ilk 11'de sahaya çıktı. Yine 16 maçın 15'ine ilk 11'de başlayan Ernst, Denizli'nin en güvendiği oyunculardan.


Bu üç futbolcuyu yine bir yabancı olan Fink 13 karşılaşma ile izliyor. Baktığımızda Beşiktaş'ın en az oynanan bölgeleri defasın ve orta sahanın göbeği. Değişimin en az olduğu bu yerler, Beşiktaş'ın en az gol yiyen takımlardan birisi olmasında önemli bir etken.

Bu dört futbolcunun ardından nihayet bir Türk futbolcu geliyor. Her ne kadar beklentileri şu ana kadar karşılamamış olsada geçmişin güzel günleri hatırına Denizli, Nihat Kahveci'yi 11 kez ilk 11'de sahaya sürdü. Sahaya ilk 11'de çıktığı 11 maç ve sonradan oyuna dahil olduğu karşılaşmalardan sadece Kasımpaşa maçında gol sevinci yaşaya bildi Nihat Kahveci.

Tello, Ekrem ve Rüştü ise 10 karşılaşmada sahaya ilk 11'de çıktılar. 16 lig maçının 10 tanesinde kalede görev yapan Rüştü Reçber 6 karşılaşmada kaleyi Hakan Arıkan'a kaptırdı. İlk yarının son maçına kadar kalesinde sadece 7 gol gören Beşiktaş, son maçta Bursaspor'dan 3 gol birden yiyerek 15 maçta yediğin toplam golün yarısını bir karşılaşmada yedi.


Bobo ve İsmail Köybaşı 8 kere ilk 11'de başlarken, defansın solunda İbrahim Üzülmez 7 kere oynadı. 16 maçın 15 tanesinde sol kanat İsmail , İbrahim ikilisinden birine emanetken sadece Kayserispor ile oynan karşılaşmada iki futbolcuda ilk 11'de sahaya çıkmadı. O maçta sol kanadı savunma işini Ekrem yaptı.

Sağ bek rotasyonu Erhan, İbrahim Kaş ve İbrahim Toroman arasında oldu. İlk 3 karşılaşmada Erhan Güven, daha sonra 6 maçta İbrahim Kaş ve sakatlıktan kurtulduktan sonra İbrahim Toroman da 7 kere ilk 11'de sahaya çıktı.

1 gollü Nobre ve Tabata, golsüz Yusuf Şimşek 7 kere Denizli'den ilk 11 için formayı kaptı. Bu oyuncuların skora katkısı olmayınca Beşiktaş'ın maç kazanmada zorlanması gayet doğal.


Beşiktaş altyapısından A takıma katılan 4 oyuncudan ilk 11'de en fazla şans bulan oyuncu 5 maçla Serdar Özkan. Necip, Batuhan ve Korcan'ın aksine uzun süredir A takımda olan Serdar Özkan'ın bu 5 maçlık şansı ne kadar kullanıp, kullanamadığıda bir başka soru. Sergen'den sonra altyapıdan marka bir isim çıkartamayan Beşiktaş'ın, futbolcu edinmekte "yap-işlet-devret" modeli kullanan Anadolu takımlarına milyonlarca $/€/TL kaptırmasının bir sebebide altyapısının yapısındaki bozukluk.

İlk 11'de en az forma şansı bulan 2 oyuncu sakat Holosko ve Uğur İnceman. Uğur ilk 11'de sahaya en az çıkan oyunculardan biri olsada, yedek kulübesinden oyuna en çok giren oyuncular arasında.


Sonuç olarak; Beşiktaş iskeleti sadece defansif yönde oturmuş bir takım hüvviyetinde. Bunun sonucunda kaleciyi saymazsak 10 kişiden sadece 4'ünün ilk 11'deki yeri garanti. Geriye kalan 6 mevki için 15 oyuncu değişerek sahaya çıkıyor.

İstikrardan yana olmanın tutuculuk gibi görülmemesi gerekir. UEFA şampiyonu olan, ligi 4 sene boyunca domine eden Galatasaray, ligi ve Avrupayı en fazla 15 futbolcu ile götürürken, Beşiktaş ligde hiç bir maça art arda aynı kadro ile çıkmadı. Diğer iki büyük takım, kupa maçlarında gençlerini görme şansı yakalarken Beşiktaş'ın Manisa deplasmanında neredeyse as kadro ile çıkması düşündürücü.

Rotasyon nedir? Nasıl yapılır? Bu soruların cevaplarını Beşiktaş'a bakarak bulmak oldukça zor. Geride kalan 16 haftanın Beşiktaş takımındaki tek bankosu "şapkadan çıkan tavşan"dı. Çok yönlü futbolculardan kurulu takımları çok iyi yöneteceğine emin olduğum Mustafa Denizli, Beşiktaş'lı oyunculara bu özelliği kazandırabilir mi?

23 Aralık 2009 Çarşamba

Tuğrul AKŞAR ile Futbol ve Futbol Ekonomisi Üzerine.

Zaman buldukça yapığım röportajlarıma Türkiye'nin sayılı futbol ekonomistlerinden Tuğrul Akşar ile devam ediyorum. Kendisine, zaman ayırıp soruları içtenlikle cevapladığı için çok teşekkür ediyorum.

Zevkle okumanız dileği ile.


Öncelikle yeni başlayanlar için Tuğrul Akşar kimdir?

1962 Niğde doğumluyum. 1987-88 Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunuyum. Aynı fakültenin işletme bölümünde yüksek lisans yaptım. Evliyim ve iki kızım var. Halen ülkemizin büyük bankalarından birisinde Bölge Müdürü olarak çalışmaktayım.. Futbolun asla sadece futbol olmadığının bilincinden hareketle, olayın görünmeyen yüzü olan endüstriyel, mali ve sosyal kısmı üzerinde yayınlanmış yüzün üzerinde makalem bulunuyor. Halen düzenli olarak Dünya Gazetesi’nde “Ekospor” köşesinde her pazartesi yazılarıma devam ediyorum . Yayınlanmış üç kitabım bulunuyor. Bunlar: “Endüstriyel Futbol”, Kutlu Merih ile birlikte kaleme aldığımızı “Futbol Ekonomisi” ve “Futbol yönetimi” isimli Futbol sektörünün referans kitapları… Ayrıca Çok sayıda üniversite dergisinde yayınlanmış makalem bulunuyor. Bununla birlikte bir süre Bahçeşehir Üniversitesi’nde “Spor Finansı ve Ekonomisi”, Kadir Has Üniversitesi’nde “Spor Ekonomisi” ve “Galatasaray Üniversitesi’nde “Spor Yönetimi ve Finansı” dersleri verdim. Ayrıca İstanbul’da bir çok Üniversite’de, Kıbrıs’ta Yakın Doğu Üniversitesi’nde ve Anadolu’da bir çok Üniversite’de Spor ekonomisi ve yönetimi konferanslarına katıldım. Dünya ve Türk futbolunun sorunlarına çözüm önerileri üretebilmek ve futbolu yeniden yapılandırabilmek amacıyla 2005 yılında Doç.Dr. Kutlu Merih ile birlikte “Futbol ekonomisi Stratejik Araştırma Merkezi-FESAM”ni kurduk. Burada 11 uzman ile 250’ye yakın makale yayınladık. Bir hobi olarak başladığım futbol bugün artık benim için bir hobi olmaktan çıkmış durumda. Bu işten para kazanıyor muyum? Kesinlikle hayır. Ama bunu ben bir tarihsel gönüllülük olarak görüyorum. Sadece ülkemiz futboluna karşı değil, aynı zamanda Dünya futboluna karşıda toplumsal ve tarihsel sorumluluklarımın olduğu bilinciyle yazmaya, ama bıkmadan ve para kazanmadan yazmaya devam ediyorum.

Banka yöneticisi olduğunuzu biliyoruz. Futbol ekonomisi hakkında yazmaya ne zaman başladınız?

Futbol tutkum arsalarda top koşturarak başladı ama daha sora 2000li yıllarla birlikte futbolun bilinmeyen farklı, tarafına ekonomik yanına merak sardım. Özellikle Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı kaldırdığı günün arefesinde haciz ve borçların arka arkaya gelmesi, konunun bu yönüne odaklanmama neden oldu. Nasıl oluyordu da bir şampiyonun ekonomisi dökülüyordu. Bu futbol nasıl bir şeydi ki, farklı dinamik ve ekonomiye sahipti? Kısacası bu sorunları sorgulamaya başladıkça, topun yeşil sahalarda başka bir şekilde koşturulduğunu gördüm. İşte benim hikayem de burada başladı. İlk yazılarımı 2000 yılından itibaren NTVMSNBC’de yazmaya başladım. Yaklaşık 3 yıllık bir yazma sürecinden sonra bu platformu bırakıp, genç ve parlak beyinlerin, futbolu bir başka türlü konuşanların oluşturduğu Verkac.org’da uzunca süre yazdım. Daha sonra Cumhuriyet gazetesi’nde yazmaya başladım. Ancak ilgisizlik ve vefasızlık buradan ayrılmama neden oldu. Daha sonra Hakan ilek’in editörlüğünde vatan gazetesi aracılığıyla çıkartılan Futbol Ateşi dergisi’nde yazmaya devam ettim. Ama bu derginin ömrü de ne yazık ki çok uzun olmadı. Daha sonra bazı dergi ve gazetelerde geçici olarak yazdım. 2005 yılından sonra artık orda burada yazmayı bırakıp, FESAM’da yazmaya başladım. Şimdilerde ise arasıra Tamsaha’da, ve düzenli olarak Dünya Gazetesi’nde yazmaya devam ediyorum.

“Futbol Ekonomisi” ve “Futbol Yönetimi” kitaplarınız sayesinde konuya ne kadar hakim olduğunuzu biliyoruz. Bu teorik yaklaşımları pratiğe dökme şansınız oldu mu? Kulüp yöneticiliği, federasyon vs?

Bu konularda 2 tane Süper Lig ve bir tane de bank Asya Ligi’nden bir kulüple bir dönem proje yapmaya çalıştık ama bizim kulüp sahiplerimiz ve yöneticilerimiz bu işi kısa sürede bitirilmesi gereken ve sadece olması gereken bir prosedür olarak algıladıkları için çok fazla bu projelerin içinde almamaya başladık. Çünkü bu projelere ne gerekli finansman sağlanabiliyor ne de gereken ciddiyet ve kararlılık gösterilebiliyordu. Federasyon nezdinde bir girişimim olmadı. Beni bulurlar diye bekledim ama beni İngiltere’den gazeteci Brian Sturgess buldu ama onlar ne yazık ki bulamadılar. Ama şimdi Türkiye Kurumsal Yönetim Dermeği aracılığıyla Türk Futbolunun yapılandırılmasına ilişkin bir projede yer alıyorum. Yakında bu projenin lansmanını duyabileceksiniz…

Yeni kitap Projeniz var mı?

Tabi ki var. Olmaz olur mu? Büyük bir ihtimalle 2010 Şubat mart’ında çıkartmayı düşünüyorum. Yine benzer konular ama farklı yaklaşımlar içeren bir çalışma olacak, diğer kitaplarım gibi…

FESAM ile birlikte Türk futbolunda neler değişti ya da neler değiştirmeyi düşlüyorsunuz?

Futbolun bugün yeryüzünde yüz milyar dolarlar düzeyinde gelir yaratan devasa bir sektör haline geldiğini; artık futbol kulüpleri ve onun iktisadi işletmeleri ile diğer şirketlerini farklı bir bakış ve mantalite ile yönetmek gerektiğini; bu ekonomik büyüklüğe ulaşan kulüplerin sportif ve mali yönetiminde yapılacak hataların, çok büyük ekonomik, finansal ve sportif sıkıntı ve krizlere yol açacağını; bu amaçla yöneticilerin artık konvansiyonel yönetim anlayışını terk ederek, futbolun bir endüstri olduğu gerçeğini kavrayarak kulüplerini yönetmeleri gerektiğini; kendilerine 2000 yılından bu yana çeşitli görsel ve yazılı medya ile internet platformlarında Doc.Dr.Kutlu MERİH hocamla birlikte dile getiriyoruz. Yazıyoruz. Sempozyumlarda, radyolarda, televizyonlarda konuşuyoruz, bu gerçeğin hep altını çiziyoruz. Bu konuda bugüne kadar yüze yakın makale yazdık ve bunların hemen hemen hepsini Futbol Ekonomisi Stratejik Araştırma Merkezi’nde (FESAM) yayımladık. Bu amaçla oluşturduğumuz www.fesam.org sitesini de bir şekilde yaşatmaya çalışıyoruz.

Fesam ile çoğu şeyi değiştirme fırsatımız oldu. Futbol Ekonomisi, Futbol Endüstrisi, Endüstriyel futbol, Futbolda kurumsal yönetim ve yönetişim, finansman modelleri ve şirketleşme gibi daha bir çok temel konuda yeni açılımlar getirdik. Literatüre “taraftar-tüketici”, “müşteri-taraftar”, “Endüstriyel futbol”, “futbolun paradoksları”, “Yeni futbol ekonomisi”, “taraftar tüketicinin bağlılık körlüğü”, “futbolda marka yönetimi”, “Statlar, futbol üretim merkezleri”, “Koltuk başına katmadeğer”, gibi daha birçok kavramı armağan ettik. İlk defa bu kavramları Türk literatüründe kullandım. Hatta, taraftar-tüketici”, “müşteri-taraftar”, “Yeni futbol ekonomisi”, “taraftar tüketicinin bağlılık körlüğü” kavramları ile dünya futbol ekonomisi, ilk kez benim kitaplarımla ve makalelerimle karşılaştı. FESAM bugün istediğimiz noktaya geldi. Futbol ekonomisinin en çok aranan ve referans noktası haline geldi. Başta Üniversiteler olmak üzere, çoğu kulüp yönetimlerinden çok talep alıyoruz, “bize futbol ekonomisini anlatın” diye. Değişim bitmedi. Daha çok işimiz var yapılacak. Futbolun yeniden yapılanmasını sağlamaya çalışıyoruz. Futbolun kendi içindeki paradoksların yol açtığı krizlerin etkisini en aza indirmeye; kulüpler arasında dengede rekabete olanak sağlayacak, rekabet yapısını düzenlemeye, buna ilişkin var olan haksız rekabeti minimize edecek çalışmaları hayata geçirmeye çalışıyoruz. Bunu yaparken de futbolun yönetsel ve örgütsel yapısını yeniden dizayn etmeye çalışıyoruz.

Borsaya açık kulüplerimizin bilançolarına ulaşmak artık çok kolay. Örneğin Beşiktaş’ın özkaynakları son 4 seneden 40.milyon tl erimiş. Kulüplerin hala dernek statüsünde olması ve “ibra” hakkında neler düşünüyorsunuz?

Ne yazık ki dernek statüsünde örgütlenmiş kulüplerimizde “ibra müessesi” iyi çalışmıyor. “kol kırılır, yen içinde kalır” mantığıyla başarıız yöneticilerin yönetsel devamlılıklarına izin veren hasta bir yapı bu günkü “ibra müessesi”. Öncelikle bu kurumu iyi çalıştırmak gerekiyor. Bu kurum da çalıştırılırsa iyi işler yapar. Yeter ki, doğru ve düzgün çalıştırılabilsin, hesap sorulabilsin, ve hesap verilebilsin…

UEFA kriterlerinden biri de Mali Kriterler. Bu mali kriterlerin ülkemizde tam anlamı ile uygulanabileceğini düşünüyor musunuz?

Türkcell Süper Ligi’nde mücadele eden 18 kulüpten sadece sekiz kulüp bugün Federasyondan lisans alabilmiş durumda.. Gerçekten de son derece yetersiz olan bu sayının bir an önce artırılması bugün Federasyonun en öncelikli görevleri arasında yer almalıdır diye düşünüyorum. Aksi taktirde Avrupa’nın en değerli 6. Ligi iddiasında bulunan bir ligde sadece sekiz kulübün lisans alabilmesi, futbolumuzda altyapıda ve üstyapıda önemli sorunların bulunduğunun bir göstergesi olarak da yorumlanabilir. Türkcell Süper Lig’de olmak üzere çoğu kulüp UEFA kriterlerinin yerine getirilmesi konusunda sınıfta kalmış durumda. Mevcut UEFA kriterlerine ilaveten finansal fair play kapsamında UEFA’nın almış olduğu ve 2012 yılından itibaren uygulanacak yeni finansal kriterleri de dikkate aldığımızda işin vehameti ortaya çıkıyor. Özellikle TSL’de mücadele eden kulüplerimizin bu kriterlerin yerine getirilmesinde önemli sıkıntıları bulunuyor. Bir süre sonra bu sıkıntılar kulüplerimizin Avrupa maçlarında başlarını ciddi bir şekilde ağrıtabilir. Bu kriterleri yerine getiren kulüplerimizden lisans alanların da aslında başta finansal kriterler olmak üzere bazı kriterleri nasıl yerine getirdiğine de ayrıca bakmak gerekiyor. Kısacası, futbol pastası giderek büyüyen ve Avrupa’nın önemli liglerinden birisi konumuna gelen Türkcell Süper Lig’de, daha fazla kulübümüzün lisans alabilmesi için federasyonumuzun ne yaptığını işin doğrusu merak ediyorum. Ülkemizde UEFA Kriterlerinin tam anlamıyla uygulanabileceğini düşünmüyorum. Bunun yanı sıra UEFA’nın da iki yüzlülük yaptığını burada belirtmem gerekiyor. Galatasaray Trömsö’ye elenirken Norveç’te maçın oynandığı statta çamura batmış formasıyla Ümit Karan fotografı hala gözümün önünde. O saha Türkiye’de olsa o maç oynatılır mıydı acaba? Çok merak ediyorum…

Kulüplerimizin mali disiplini sağlamak ihtiyacı olan şey nedir? Naklen yayın, iddaa ve maç günü gelirleri dışında kulüplerimizin –özellikle Anadolu kulüpleri- yegane para kaynağı otoparkçılık(!). Kulüplerin bu konuda danışmanlık alabilecekleri bu konuda uzmanlaşmış bir yer var mı?

Aslında işin doğrusu bu konuda danışmanlık hizmeti alınabilecek çok fazla yer/kurum yok. Ancak bununla beraber bazı dostlarımın bu konuda özverili çalışmalarıyla kurdukları bazı danışmanlık şirketleri var ama onların da teknik ve entelektüel alt yapıları bu iş için çok yeterli değil.

Naklen yayın ihalesi yaklaşıyor. İddaa ve naklen yayın gelirleri pek çok kulübün tek gelir kapısı. 4 büyük takımın aslan payı ayrıldıktan sonra kalan tutar diğer takımlara dağıtılıyor. Bir nevi bir adaletsizlik söz konusu. Bunu gidermenin yolları var mıdır? Yoksa Türk futbolu 4 büyük kulübün değirmenine su taşımaya devam mı edecek?

Bugün her şey ekonomiye dayanıyor. Altyapı iyi olmadığı zaman beklenen, özlenen başarıyı yakalayamazsınız. Özellikle gelir dağılımındaki dengesizlik, haksız rekabet ortamı oluşturuyor. Bugünkü mevcut yapının büyük kulüpleri koruyan bir sistem olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla arada ekonomik anlamda çok ciddi uçurumlar var. Son 51 yılda dört takımın şampiyon olması, son 15 yılda sadece üç takımın şampiyon olması haksız rekabet koşullarının net bir göstergesi. Havuz sistemindeki dengesiz dağılıma baktığınız zaman haksız rekabet koşulların görebilirsiniz. Bu da rekabetin ve futbol kalitesinin düşmesine neden oluyor. Bu sistem takımlar arasındaki uçurumu artırırken, dünya ve Avrupa futbolu ile rekabet etme şansımızı artırıyor. Oysa ki önce kendi içimizde rekabeti artırdıktan sonra dünya veya Avrupa futboluyla rekabet edebilir hale gelebiliriz. Endüstriyelleşen futbol, şovun işe dönüşmesi anlamına geliyor. Ama endüstriyelleşmeyi günah keçisi olarak görmemek gerekiyor. Endüstriyelleşme yüksek kalite, yüksek standart demektir. Bunun gidermenin tabi ki yolları var. Bunları Futbol Ekonomisi ve en son yayınladığımız Futbol Yönetimi kitaplarımızda Doç.Dr. Kutlu Merih ile birlikte çok detaylıca açıkladık. Obama’nın fenomen olmuş söylemiyle “Yes, We can” diyoruz.

Avrupa’nın üst düzey takımları milli takımlara oyuncu gönderme konusunda isteksiz. Bu isteksizlik özellikle futbolcuyu takıma katmanın maliyetinin artması ile doğru orantılı. Bu milli takımlar için bir tehdit olur mu sizce?

Bu endüstriyel futbolun kaçınılmaz bir sonucu. Çünkü endüstriyel futbol en çok pastayı kulüp futboluyla üretiyor ve paylaştırıyor. Hal böyle olunca, kulüp futbolu milli takım futbolunun önüne geçiyor. Endüstrinin ana dinamiğini de burası oluşturduğu için Milli takımlara oyuncu göndermekte kulüpler çok istekli değil. Yıllık milyon dolarlara ulaşan sponsorluk, reklam ve medya geliri yaratabilen bir futbolcunun herhangi bir milli maçta sakatlanması, kulüp yarışmasını olumsuz etkileyeceğinden, kulüpler çok istekli değiller. Aynı zamanda gereksiz bir yorgunluk olarak algılanıyor, milli takım maçları ve kampları…Bu süreç içinde milli takım futbolunu orta ve uzun vadede olumsuz etkiler ama buna da bir çözüm bulmak gerekiyor. Nitekim FIFA, milli takıma oyuncu gönderen kulüplere belirli bir miktar parayı ödemeyi kabul etti.

İngiltere Premier Lig takımları pek çok yatırımcının ilgisini çekiyor. Son olarak Porstmouth al-Fahim tarafından satın alındı. Ancak Almanya’da kulüplerin %49undan fazlasının yabancı sermayeye geçmemesi için çalışmalar var. Bunun ortası var mı?

Premier Lig maçları her hafta 170 farklı ülkede 470 milyon insan tarafından izleniyor ve İngiliz ligi tek başına yıllık 3,5 milyar dolarlı bir pasta yaratıyor. Ve yine son yedi yılda İngiliz futboluna dışarıdan gelen yabancı kaynak miktarı 9,5 milyar dolara ulaşmış durumda. Şu anda Premier Lig’in yıllık yayın hakları bedeli 1,5 milyar dolara ulaşıyor. Bununla beraber İngiliz futbol takımları yıllık 5,5 milyar dolar civarında da bir borçlanmaya gidiyor. Kısacası İngiliz futbol ekonomisi Avrupa ve Dünya futbolunu mali ve iktisadi anlamda domine ediyor. Hal böyle olunca bu lige yabancı yatırımcıların ilgisiz kalmaları beklenemez. Futbol kulüplerinin alınıp satılması futbolun endüstriyel dönüşümü ile mümkün olmuştur. Bu türden çalışmaları yapabilirsiniz ama yatırımcıyı getirebilir misiniz ona bakmak lazım. Bugün Alman ligi Bundesliga yıllık yaklaşık 1,5 milyar dolarlık geliriyle Avrupa’nın dördüncü büyük futbol ekonomisi. Ne yazık ki ilk üçte değil…Burada kulübün ne kadar hissesinin satılacağından çok, kulübe yabancı yatırımcının sportif ve mali anlamda ne kadar katmadeğer sağlayacağı önemlidir.

Yapılan araştırmalar Fenerbahçe’nin ülkemizin en fazla gelir elde kulübü olduğunu gösteriyor. Bunu sadece taraftar profiline bağlamak doğru mu? Galatasaray UEFA kupası apoletini yeterince verimli kullanamadı sanırım.

Bu konuda Futbol Ekonomisi isimli kitabımızdan bir bilgiyi buraya alalım isterseniz. Taraftarlık ekonomisi ve tabanına ilişkin…

2004 yılında taraftarın kulübüne ayırdığı bütçenin belirlenebilmesine yönelik yaptığımız bir araştırmaya e-maille katılan toplam 1025 kişinin verdiği yanıtları değerlendirdiğimizde;

• Taraftarın gerçek anlamda kulübüne önemli ölçüde finansal ve ekonomik katkı sağladığını,

• Ülkemizde bu anlamda kulüplerine en büyük desteği Fenerbahçeli taraftarın verdiğini,

•Ülkemiz koşullarında ortalama kişi başına düşen gelirin 4000-4500 dolar olduğu düşünüldüğünde, taraftarın gelirinin önemli bir kısmını kulübüne ayırarak, büyük bir özveride bulunduğunu,

• Özetle, kulübüne yıllık ortalama en yüksek harcamayı 1.738 dolarla Fenerbahçeli taraftarın yaptığını; bunu 1070 dolar ile Galatasaraylı taraftarın izlediğini; Galatasaraylı taraftarın hemen arkasından da 875 dolarla Beşiktaşlı taraftarın geldiğini görüyoruz. Kulübüne kendi olanakları içerisinde en az katkıyı ise yıllık 556 dolarlık harcamayla Trabzonspor’un sağladığını görmekteyiz.

Şampiyon olmuş ve önemli taraftar potansiyeline sahip dört büyük kulübümüzün taraftarlarından (diğer kulüplere ilişkin veriler, çok yeterli olmadığından dikkate alınmamıştır);

• 1000 ile 1500 dolar arasında geliri olan bir taraftarın kulübüne yıllık ayırdığı ortalama bütçe Fenerbahçe’de 450 dolar iken, bu rakam Galatasaray’da 330; Beşiktaş’ta 325; Trabzonspor da ise 175 dolar civarındadır.

• 1500 ile 3000 dolar arasında gelir sahibi taraftar ise Fenerbahçe’ye 750 dolar fon ayırırken; bu tutar Galatasaray için 450 dolar; Beşiktaş ve Trabzospor için sırayla 375 ve 250 dolar düzeyindedir.

• 3.000 ile 10.000 dolar arasında gelir sahibi taraftarın kulübüne ayırdığı bütçe Fenerbahçe’de 2150; sırasıyla Galatasaray’da 2250; Beşiktaş’ta 1750 ve Trabzonspor’da 1050 dolar düzeyindedir.

• 10.000 dolar üzerinde gelir sahibi taraftarın kulübüne ayırdığı bütçe Fenerbahçe’de 3600 dolar civarındayken, Galatasaray’da bu tutar 2250 dolara yükselmektedir. Beşiktaş’ta ise 1.750 dolar olan bu tutar Trabzonspor’da 1050 dolar düzeyindedir.

Dört büyük kulübün değişik gelir gruplarından oluşan bu taraftar kitlesi, yıllık gelirlerinin önemli bir bölümünü kulüplerine ayırarak, gerçek anlamda kulüpler için müşteri konumuna yükselmiş durumda. Aslında taraftar sadece desteklediği takımına gönül bağı ile bağlıyken, müşteri taraftar takımına önemli ölçüde finansal destek de sağlamaktadır.

Yine Avrupa’nın en zengin kulüplerinden Chelsea’nin orta üstü gelir grubunda yer alan taraftarları, kulüpleri için yıllık gelirlerinin 25.000 dolarlık kısmını kulüplerinin emrine veriyor.
Galatasaray’a gelince; Galatasaray ne yazık ki yeşil sahalarda kazandığı sportif başarıyı bazı yönetsel hatalar ve yönetişim kazalarından dolayı nakde çevirememiş, bu nedenle mali başarıyı yakalayamamış bir kulüp. Galatasaray’ın bu hatası onu daha sonra içinden çıkmakta çok zorlanacağı finansal bataklığa doğru da sürükledi. UEFA Kupası ve Süper Kupa gibi tarihi ve olağanüstü bir sportif başarıyı parasal katmadeğere ulaştıramayan Galatasaray ne yazık ki bu tarihi fırsatı kaçırmıştır. Uluslar arası tek Türk futbol markası olan Galatasaray’ın bu tarihi hatası, ona çok pahalıya patlamıştır.

Zaman ayırdığınız için teşekkürler.

22 Aralık 2009 Salı

GOAL.Com'dayız....


İlk yazmaya başladığım günden bu güne destekleri ile sürekli beni teşvik eden Ali Ece'nin destekleri artarak devam ediyor. Bundan böyle haftada bir gün www.goal.com/tr 'da da yazacağım. Daha aktüel konuları orada işlemek istiyorum. Blog yine devam edecek tabiki. İlk yazı geride bıraktığımız 2009-2010 sezonunun ilk yarı değerlendirmesi. Yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

Cruyff Yeniden Yeşil Sahalarda..


Teknik direktörlüğünün son demlerine yetiştiğim Cruyff'u yeniden sahalarda görmek güzel olacak gibi görünüyor.

Katalonya Milli Takımı uluslararası turnuvalara katılamasada bu tadından yenmez maç için sahada olacak. Ki ayrıca bir milli takım olarak Dünya Kupasına katılsa turnuvayı domine edebilecek bir kadroya sahip. Katolonya kadrosu neredeyse yarısı İspanya Milli Takımında oynayan oyunculardan oluşuyor.

Barça'nın 6. kupasını müzesine götürmesiyle perçinlenen Dünyanın En İyi Kulübü apoletini kazanmasında katkıda bulunan Valdes, Puyol, Xavi, Pique gibi oyuncular kadrodaki yerlerini aldılar. Ayrıca Arsenal'dan Fabregas'ta Cruyff tarafından kadroya çağırılan oyuncular arasında.

Cruyff'un Barça'dan öğrencisi Maradona'nın Arjantini'de aday kadroya pek çok önemli futbolcuyu davet etti. Son olarak Fifa Yılın Futbolcusu ödülünün sahibi "uzaylı" Messi, Aimar, Mascherano, Gago ve Palermo sahada izleyeceğimiz oyuncular.

NTVSpor'dan naklen yayınlanacak karşılaşma bu akşam saat 21:30'da Nou Camp'ta.

Cruyyf'un Katalanların ilgisizliğinden şikayet ettiği maç Fortis Türkiye Kupasında oynanacak olan Manisaspor - Beşiktaş maçına ciddi bir alternatif oluşturuyor.

Güzel bir futbol gecesi vaad ediyor bu akşam bize. Dünyanın gelmiş geçmiş en iyi 11'ine ilk yazılacak 2 ismin teknik direktörlüğündeki takımlar bakalım bu akşam bize özlediğimiz futbolu izletebilecek mi?

18 Aralık 2009 Cuma

Mususi'den Bu Güne... Beşiktaş 2 - 3 Bursaspor


Öncelikle sahada mücadele eden her bir futbolcuyu kutlamak gerekir. Böylesine zor şartlar altında bize muhteşem bir maç izleten herkese teşekkürler.

Son 2 haftada 4 puan kaybeden Beşiktaş için bu maçtan puan çıkartmak başarı olacaktı. İstanbul trafiğinde yola bir bardak su döktüğünüzde kaza olurken böylesine bir yağmurda maç saatinde evde olmayı zaten beklemiyordum.

Havanın el verdiği ölçüde maçı izlemeye başladığımda Bursaspor skor avantajını yakalamıştı. Rüştü'nün şanssız sakatlığı aylardır sırasını bekleyen Korcan'ı böylesi zor maçta kalede görmemize neden oldu.

2. yarıya 3. kalecisi ve skor dejavantajıyla başlayan Beşiktaş için maçta dönüm noktası Sercan'ın harika hareketlerini gol ile süsleyememesi oldu. Nihat'ın yerine oyuna giren Nobre'nin "kural hatası" kokan bir pozisyon sonrasında skoru eşitlemesi beklenmeyen bir gelişmeydi. Bu gol sonrası taraftar desteği ile rakip sahaya yüklenen Beşiktaş, Bursaspor'un skoru koruma psikolojisi ile geri yaslanmasını fırsat ilerek posizyonlar bulmaya başladı. Ferrari'nin topuk pası sonrası ceza sahasına giren Toroman %51 penaltı olan bir pozisyon sonrası son haftaların formda golcüsü Bobo'ya takımını öne geçirme şansını verdi.

Skor avantajı sonrası Bursaspor'un Beşiktaş'a bıraktığı geniş alanları son paslardaki hatalar nedeni ile skoru artıramayan Beşiktaş, Ferrari'nin sakatlanması sonucu yapılan oyuncu değişikliği ile bir anda kimlik değiştirdi. Ferrari yerine oyuna giren Yusuf ile takım içindeki yerleşim domino etkisi ile değiştir. Toroman, Ekrem, Yusuf sanki oyuna yeni girmiş gibi bir anda takımda 3 posizyon değişti. Takım bu değişikliği oturtana kadar Bursaspor baskısını artırdı.

Önce Hüseyin yakın mesafeden maçı eşitleme şansını oyun alanın dışana attı. Sonrasında Sercan yine sürati ile girdiği ceza sahasında topu Korcan'a teslim etti.

Ertuğrul Sağlam, Ömer Erdoğan'ı hücüm hattına alarak bir kumar oynadı ancak Ergiç'in müthiş golünün asisti Ömer'den geldi. Ergiç ise jenerijlik bir gol attı.

Tam puanlar paylaşıldı derken eski bir Beşiktaş'lı Zapo'nun ölü yere gönderdiği top puanların tamamının Bursa'ya gitmesine neden oldu.

Beşiktaş, maçın sonuna doğru giden puanlardan birini geri alma şansını İvankov'un yaptığı kurtarışla kaybetti.

1994'ten bu geceye kadar Beşiktaş'ı İstanbul'da yenmeyen Bursaspor, 15 yıllık bir hasretede son verdi.

Gönül isterdiki Bursaspor bu galibiyeti taraftarı ile paylaşabilsin.

Beşiktaş'ın için gecenin en iyisi küfürler başlayana kadar taraftardı.

14 Aralık 2009 Pazartesi

Simon KUPER Röportajı Tam Metin...

Sizin katkılarınız ve Ali Ece'nin desteği ile FourFourTwo'nun Kasım sayısında Simon Kuper röportajından bir kolaj yayınlanmıştı.

Kasım ayı bitti. FourFourTwo yine muhteşem bir içerikle futbol severlerle Aralık sayısı ile buluşunca röportajın tam sürümünü yayınlama zamanı geldi. Daha önceki tanıtım yazısında herkese teker teker teşekkür etmiştim. Katkıda bulunan herkese tekrar teşekkür ediyorum.

Buyrun.

Zevkle Okumanız dileği ile.




Hepimiz Simon Kuper hakkında birşeyler biliyoruz. Uganda’da doğdunuz, İngiltere’ye taşındınız, Hollanda da yaşadınız. Peki futbol hayatınıza nasıl girdi ve neden futbolculuk değil de yazarlık?

1970’de Uganda’da doğdum. Henüz bir yaşıma girmemişken Londra’ya taşındık. Daha sonraları Hollanda’da ve birçok başka ülkede yaşadım. İlk futbolumu Hollanda’da oynadım. Oraya, yedi yaşına girmeden hemen önce, 1976’da taşındık. O dönemlerde Hollanda futbolu zirvedeydi ve yaşadığım sokakta, her akşam mahallenin çocukları futbol maçı yapardı. Kardeşim ve ben futbola böyle başladık. Sanırım ben hep yazmak istiyordum ve 16 yaşındayken World Soccer dergisi için Hollanda futbolu hakkında yazmaya başladım.


Futbolla bu kadar ic icesiniz, yazar olmak dısında bu oyunun icinde olmayı dusunmediniz mi ? Antrenor olmayı denemek, hakem olmak, ya da profesyonellige adım atıp iyi bir oyuncu olmak gibi seyler aklınızdan gecti mi hic ?

Küçük bir çocukken futbolcu olmak tabi benim de en sevdiğim hayaldi. Daha sonra fark ettim ki futbol oynamak için ne yeterince yiyim ne de yeterinde hızlıyım. Teknik direktör veya hakem olmayı ise hiç düşünmedim bile. Hala Pariste, orta yaşlı birkaç Fransız ve İngiliz ile futbol oynuyorum.

Belki biraz klişe olacak ancak Türkiye’den takip ettiğiniz spor yazarları var mı? Aynı konu üstünden gidersek Avrupa’daki spor yazarlığı ile Türkiye’deki spor yazarlığını
karşılaştırabilir misiniz?

Türkçe bilmiyorum haliyle Türk Gazetelerinde neler yazıyor bilemiyorum. Ancak tanıdığım birkaç isim var ve bunların başında Deniz Gökçe ve Yiğiter Uluğ geliyor. Türk futbolu hakkında bilgi almak için genellikle onlara başvuruyorum ve her seferinde ne denli entelektüel ve bilgili oldukları görerek şaşırıyorum. Belli başlı Türk gazetelerine bakınca, yazıların kısalığı karşısında şaşırmıyorum dersem yalan olur..O yazıları okuyamıyorum ama uzun olmayışı sorun olmalı.Bu kısa yazılark omplike argümanlar geliştirmeyi zorlaştırıyordur.

Röportaj gazeteciliğin can alıcı noktalarından biri ve “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir” kitabınızın Türkiye için yazılmış önsözünde Tayfun Korkut ile yaptığınız bir röportajdan bahsediliyor. Röportaj yaptığınız başka Türk oyuncular var mı? Eğer fırsatınız olsaydı –ki vardır- kiminle röportaj yapmak istersiniz?

Tayfun ile görüştüğüm gün, bana oldukça dost canlısı davranan Ümit Davala ile de bir röportaj yapmıştım. Aslında hayalim futbolcularla röportaj yapmak değil. Tecrübelerime göre birçok röportaj hem yapanı hem de okyanları hayal kırıklığına uğratıyor. Çünkü birçok futbolcu düzgün konuşamıyor. Mesela Messi, harika bir oyuncu ama onu tanıyan insanlardan, söyleyecek hiçbir şeyi olmadığını duyuyorum. Tayfun da bir oyuncu olarak oldukça ünlüydü ama entelektüel birikiminin bir futbolcu için oldukça fazla olduğunu söylemeliyim.Dolayısıyla onunla röportaj yapmak çok keyifliydi.

Efsane kitabınız “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir”in gecmis yuzyılın en buyuk futbol kitabı olabilecegini tahmin etmis miydiniz yazmaya basladıgınızda ? Kitap bundan yakşaşık 20 yıl önce yazıldı o günden bugüne baktığınızda, gittiğiniz ülkelerden hangisinin en çok gelişimi gösterdiğini söyleyebilirsiniz?

Yüzyılın en iyi kitaplarından biri olduğu konusunda size pek katılmıyorum. Onu yazarken çok gençtim – 22-23 yaşlarında – ve bu projenin benim için çok büyük ve karmaşık olduğunu düşünerek bunun altından kalmayacağımı düşündüğüm zamanlar çok oldu. Kötü bir kitap yazmaktan, gazetelerden kötü eleştiriler almaktan ve arkadaşlarımın bu eleştirileri okumasından korkmuştum.

Gittiğim pek çok ülke futbol konusunda gelişimler gösterdi özellikle ABD büyük bir sıçrama gösterdi. Afika ise sanırım yerinde saydı.

“Futbol Asla Sadece Futbol Değildir” kitabını yazarken birçok ülkeye gittiğini biliyoruz. Bu gezilerde başından geçen ve kitapta yer almayan ilginç ve komik bir olaylarlar var mı ?

Bu 9 aylık seyahatler boyunca tanıştığım insanlar üzerine, futbol dışında bir kitap yazılabilir. Gençlere özgü pansiyonlarda kaldım ve trenlerde büyüleyici yolculuk arkadaşlarıyla karşılaştım. O yıllarda tanıştığım bazı insanlarla hâlâ arkadaşız. Ama bu anıları hiçbir zaman yazmadım. Bundan sonra yazmam da neredeyse imkânsız. O yüzden bu sorunuza fazla detay veremeyeceğim.

"Ajax, Hollandalılar ve Savaş" adıyla ülkemizde yayınlanan kitabınızda, Ajax takımı ve Holandalıları, Alman işgalinde sinik ve korkak olmakla suçlamış, Yahudileri ele verdiklerini belirtmiştiniz. Bu saptamalardan sonra kendisine gelen tepkiler nelerdir?

Hollandalılar kitabımı çok iyi karşıladılar. Hollanda, her zaman insanların ülkenin geçmişini tartışmaya açmaya razı olduğu bir ülke oldu. Kimi Hollandalı tarihçiler, bu ülkeyi benden çok daha fazla eleştirdiler. Kimseden, kitabımın Hollanda’ya karşı fazla acımasız olduğuna dair şikâyet duymadım. Tepki gelseydi bile kitabı yazarken bunu göze almıştım.

“Why England Lose” adlı yeni kitabınızla ilgili biraz bilgi verebilir misiniz? Okuyucuya ne vaad bu kitap?

Öncelikle şunu söylemeliyim ki bu kitap İstanbul’da yazılmaya başladı. Hilton Oteli’inden boğazı ve Beşiktaş kulübünün stadını izleyip, biralarımızı yudumlarken verdik bu kitabı yazma kararını.

Why Englad Lose’un, kitabın sadece İngiltere baskısında kullanılacak olan ismi olduğunu söylemeliyim. Kitap birçok ülkede Soccernomics adıyla anılıyor ve Britanya’dan ziyade uluslar arası veriler içeriyor. Bu kitapta her fanatiğin sorduğu temel sorulara cevap arıyoruz.

Örneğin “Neden dünya kupası sırasında intahar vakalarında düşüş oluyor?”

Menejerin hangi oyuncuların alınıp hangilerinin satılacağına karar vermesine müsaade etmek neden aptallıktır?

Futbol neden büyük bir iş sahası değildir? Hatta iş sahası bile sayılmaz?

Kitap işte bu soruların cevabını veriyor. Why England Lose Britanya’nın önde gelen spor ekonomistlerinin beyniyle, ödüllü bir futbol yazarının içsel bilgilerini birleştirerek oyun hakkındaki şaşırtıcı gerçekleri gözler önüne seriyor – parasal kısmı değil, tezgahta gerçekten neler döndüğü. Coğrafya, ekonomi, istatistik ve psikoloji üzerinden ilerleyen Why England Lose, futbola, “FA Kupası’nın büyüsü” “İngiltere Şok Yenilgi Karşısında Çöktü,” ya da “Newcastle Dünya Kupası’nın Yıldızını Aldı,” klişelerinin ötesinde, farklı bir bakış açısı getiriyor. Why England Lose sadece para üzerine değil, işin sosyal yönünüde göz önünde tutuyor.

''Why England Lose'' isimli kitabınızdan yola çıkarak, 2010 Dünya Kupası'nda bu kez kazanan İngiliz'ler olabilir mi? Capello neleri değiştirdi ya da İngiltere'nin ulusal takım yapılanmasında neler değişmeli?

Sanırım kitabı birlikte yazdığım Stefan Szymanski, İngiltere’nin önümüzdeki yıl kazanma şansının % 3 civarında olduğunu hesaplamıştı. Bu hesaplamada İngiltere’nin Dünya Kupası maçlarındaki kötü performansına dayandı tabii. Yani kazanacağını pek sanmıyorum. İngiltere nüfusu, en iyi futbol ülkeleriyle karşılaştırılınca çok küçük kalıyor.

Capello takımı daha kıtasal bir yörüngeye soktu. Biraz İtalyan tarzına yakın. İngiltere’nin sorunu, geleneksel İngiliz futbolunun turnuva kazanacak kadar iyi olmaması. Türkiye’de de aynı sorun var: sizin o geleneksel top sürme oyununuz turnuva kazanmak için iyi bir yol değil. Son on yılda sıkıcı Avrupa tarzını biraz öğrenmiş olmalısınız. Kitapta da açıkladığım gibi, uluslar arası futbolda kazanmanın tek yolu bu.


Türkiye'nin GSYH'nın artmasıyla futbolun müstakbel krallarından biri olacağına dair bir yorumunuz var. Hatta bu sayede Avrupalı olacağımızı bile iddia ediyorsunuz. Sadece ekonomik anlamda gelişmekle Avrupalı olmak nasıl mümkün oluyor? Türk futbolunun mevcut altyapısına sadece ekonomik gelişimin eklenmesi ile sonuca gidilebilir mi?

Kitapta da öne sürdüğümüz gibi kültürler değişebilir. Yani Türk kültürü şu anda Batı Avrupa kültüründen farklı olsa da hızla değişebilir. Ekonomik kalkınma genellikle bu tür kültürel değişimlere neden olur.

Korkarım Türk futbolunun alt yapısı hakkında yorum yapabilecek kadar bilgim yok. Türk medyasından sıklıkla ülke futbolunda olanlar hakkında yorum yapmam isteniyor. Ama kulüpleriniz ve Türklerin yerel oyun tarzı hakkında çok az şey biliyorum. Tüm ülkelerin güncel futbollarını takip etmiyorum ve aslında TV’de bile maç izlemiyorum.

Büyük Türk takımları transferlere inanılmaz paralar harcıyor ancak bu harcamanın kaşılığını Avrupa Kupalarında aldıkları pek söylenemez. Son kitabınızla da bağlantılı olarak transfere ve futbolculara çok para vermek başarı için yeterli midir?

Türk kulüpleri aynı zamanda büyük ücretlerle büyük isimleri transfer etmesiyle de ünlü ( Kewell, Roberto Carlos gibi). Kitabımızda, bu tür harcamaların gereksiz olduğunu öne sürüyoruz. Büyük Türk kulüpleri, bir avuç yıldıza büyük paralar ödüyor olabilir ama daha az tanınmış olduğu halde hak edenlere daha az para ödüyor demek bu. Önemli olan tüm kadronun aldığı para ne kadar ediyor. Büyük Türk kulüplerinin, tüm kadroları için yüksek cüret ödeyip ödemediğini merak ediyorum. Öyle olduğunu pek sanmıyorum.

Futbolda geleceğin en parlak ülkesi olarak ABD'yi işaret ediyorsunuz. Futbolun en çok izlenen spor dalı olmadığı bir ülkede, gerekli devrimin gerçekleşeceğine sizi inandıran ne?

Fifa’nın elindeki rakamlara göre ABD, fırsat buldukça futbol oynayan insan sayısının en yüksek olduğu ülke – sanırım 25 milyon. Yani futbol potansiyelleri yüksek. Futbol en önemli ulusal oyun olmamasına rağmen… Ayrıca on milyon Ameirkalı da TV’den futbol izliyor. Unutmayın ki Amerika’daki (çoğu önemli bir futbol ülkesi olan Meksika’dan gelen) İspanyol kökenliler, İspanya’daki İspanyollardan fazla. Sanırım 43 milyon Amerikalı İspanyol var.

Teknik direktörlerin oyuna etkisinin az olduğunu söylüyorsunuz, takım kadrolarını taraftarın internetten belirleyeceği günler gelecek mi?

Bence bu daha iyi olur. Kitapta da açıkladığımız gibi, değişik fikirlere sahip kalabalıklar, genellikle tek bir insandan daha iyisini bilir. Ama bildiğiniz gibi futbolda teknik direktöre yüklenen büyük bir gizem var. Taraftarlar ve medya, yanlış da olsa, teknik direktörün futbola dair özel bir bilgi birikimi ve oyuncuları üzerinde müthiş bir gücü olduğuna inanma eğiliminde.

Sizin icin hangi olay daha buyuk bir futbol olayıdır, gucsuz bir takımın bir turnuvada beklenmedik sekilde basarılı olması mı yoksa dev bir takımın buyuk turnuvalara katılamaması ya da katılsa bile turnuvanın en kotu oyununu oynayıp elenmesi mi ?

Mazlumların kazandığı anları hepimiz daha iyi hatırlarız – mesela 1990 Dünya Kupası’nda Kamerun. Mazlumlar, futbolda birtakım sihirli anlar kazırlar hafızalarımıza.

Andres Escobar ve Rene Higuita'yı düşünelim. İkisi de yaptıkları fahiş hatalarla Kolombiya'nın peş peşe iki Dünya Kupası'ndan elenmesine neden oldular. Ayrıca bu hataların ardından biri (Higuita) kariyerinde çok da fazla sekteye uğramazken, hatta Kolombiya futbolundaki efsane kaleci imajına bir zarar gelmezken, diğeri (Andres Escobar) hiç vakit geçmeden bir cinayete kurban gitmişti. Gerçekten tek suçlu Escobar’mıydı?

Bunun bir kuralı yok. Bence Escobar sadece şanssızdı. Kolombiya’nın kazanacağı konusunda bahse giren biriyle karşılaşmıştı. Adam öfkeliydi ve onu vurdu. Bu tek bir bireyin eylemidir. Bireylerin bütün bir toplumu temsil ettiğini söyleyemezsiniz.

Futbolun veya futbol endüstrisinin geldiği nokta ve gidişatı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Herkes çağımızın futbolundan şikayet ediyor ama birileri de onu sevmeli. Çünkü gerçekten büyük başarılar var. Güzel, güvenli statları olan ülkelerde tirübünler dolu oluyor. Pek çok Avrupa ülkesinde en popüler TV programları, canlı yayınlanan futbol maçları. Futbolun ticarileşmesinden hepimiz şikayet ediyoruz ama taraftarlar düğmeyi çevirip işi bitirmiyor. Bitireceklerini de sanmıyorum.

Rusya ve Türkiye Avrupa Şampiyonası'nda yarı final oynayan iki takım. Rusya'dan Zhirkov ve Arshavin büyük takımlara transferler oldu. Türk takımından hiçbir futbolcu avrupaya gidemedi. Sizce de Avrupa'da hala Türk futbolcusuna bir ön yargı var mı?

Sanırım batıda, Türk oyuncuların, batı Avrupa’ya uyum sağlamakta sorun yaşadığına dair bir düşünce var. Futbolcularınızın iyi olduğunu biliyoruz. Ama mesela Seria A’da oynamaya giden biri genellikle başarısız oluyor. Emre de Newcastle’da başarısızdı. Sanırım bu tecrübeleri, batılı kulüplerin Türk futbolcularla anlaşmasını engelliyor. Batıda dil ve yaşam konusunda zorlandıklarını düşünüyorlar. Ayrıca Türk futbolcularında bu konuda pek istekli davrandıklarını düşünmüyorum çünkü Avrupa’da vergiler oldukça yüksek ve bunları oyuncular karşılıyor. Durum böyle olunca Türk futbolcular fazla kazandıkları yerde kalmaya devam ediyorlar.

Türkiye katıldığı her büyük şampiyonaya renk katan bir takım ama bir şampiyonaya katılıp diğerine katılamaması sizce Türkiye'nin büyük bir futbol ülkesi olarak anılmamasının sebeblerinden birisi mi?

Son on yılda çok daha iyileşmiş olsa da Türkiye’nin, böyle büyük bir futbol ülkesine göre bu konularda çok düzensiz bir tarihi var. Ama dışarıdaki insanlar Türkiye’nin kesinlikle bir futbol ülkesi olduğunu düşünüyor. Türkiye’de futbola ilgi çok büyük ve Türkiye bir futbol ülkesi.

Türk futbolunun son yıllarda yetiştirdiği en büyük yıldızlardan olan Arda Turan ile ile ilgili bir fikriniz var mı? Arda'yı büyük bir kulüpte görebilecek miyiz?

Arda’yı Euro 2008’de beğenmiştim. Bence onun sorunu, bazı diğer Türk futbolcular gibi, boyunun kısa olması. Premier Lig’deki çoğu kulüp, kısa boylu oyuncular alma konusunda isteksiz. Fiziğin çok önemli olduğu İngiliz futboluyla başa çıkamayacaklarını düşünüyorlar. Pek çok İspanyol ve İtalyan kulübü de bu oyuncuyu alacak paraya sahip değil.

Tüm zamanların en iyi takımını oluşturmanız istense kadrosu hangi futbolculardan oluşurdu?

Tekink direktörlüğü düşünmediğimi söylemiştim zaten bu işten anladığımıda söyleyemem, tek söyleyebileceğim, çocukluğumun kahramanı Johan Cruijff’ti. Ayrıca, Lionel Messi’den daha iyi bir oyuncu bulup bulamayacağımı düşünmek çok zor.

Bloglar hakkında ne düşünüyorsunuz? Takip ettiğiniz bloglar var mı?

Bloglardan korkuyorum. Ben para karşılığı yazıyorum, onlar bedava. Hep günün birinde medyanın, bu işi benim yerime yapabilecek birçok insan gönüllüyken bana neden para ödediklerini soracağından korkuyorum.

Ve son olarak sizi ülkemizde bir daha ne zaman göreceğiz?

Birileri bana zarif bir davet gönderdiğinde. İstanbul’da olmak hep çok hoşuma gitmiştir – gittiğim tek Türk şehri. İnsanları çok nazik buluyorum. İngiliz taraftarlara, oranın sandıkları gibi düşmanca bir yer olmadığını anlatan yazılar yazıyorum. Ama artık üç küçük çocuğum var. O yüzden de seyahat etmek benim için eskisinden çok daha zor.

Teşekkürler.

13 Aralık 2009 Pazar

Gladyatör - Vecdi Çıracıoğlu

İmparatorların makbul olduğu futbol dünyamızdan bir gladyatör geçmiş. Yaş itibari ile kendisini izlememiş olmanın verdiği eksikliği Vecdi Çıracıoğlu öyle bir giderdi ki kalemine sağlık demekten başka bir şey gelmiyor elimden.
Türk futbol izleyecisi kitap okumaz ya(!) işte o yüzden Türk futbolunu şekillendirmiş kaç kişi biyografisini yazmış diye merak ettiğimde maalesef bir elin parmağını geçemedim.
Bu kitabı bir solukta okuyacak, bugün futbolu futbol olmaktan çıkarıyor diye şikayet ettiğimiz şeylerin aslında ta o yıllara dayandığını fark edeceksiniz.
Ergun Gürsoy'dan , Coşkun Özarı'ya Galatasaray camiasının pek çok ismi ile ilgili bilmediklerinizi öğrenmeye başladıkça kitabı elinizden bırakamayacaksınız.
Günümüz futbolcularının giderek apolitikleştiği bir dönemde, hayat görüşünü kendine klavuz edinmiş ve ödeyeceği bedeli bilmesine rağmen yolunda devam eden Metin Kurt'un hikayesini herkese tavsiye ediyorum.
Benim gibi futbol temalı kitap koleksiyonu yapıyorsanız, menşei Türk olan ender kitaplardan biri inanıyorum ki bu kitap olacak.
Zevkle okumanız dileği ile.

10 Aralık 2009 Perşembe

At Olmadan Jokey Olanlar Yine Kazanabilecek mi?


"Mesaj vermek, pas vermeye benzemez."

Yaş itibari ile 7-16 yaş arası erkeklerin hepsinin aklının bir yerinde futbolcu olmak hayali, gerçek olmayı bekleyen ütopya gibi duruyor. Bu hayalini gerçekleştireceklerin sayısı ise maalesef oldukça az.

Ortalama bir takımın 24-25 kişiden oluştuğunu ve bunların başında bir teknik direktör olduğunu düşünürsek, teknik direktör olma sanşı futbolcu olma şansının 25te biri. Sadece şans ile işlerin yürümediği de bir gerçek. Ülkemizde son 20 yıla bakar ve gelip geçici teknik direktörleri saymazsak 18 takımlı ligi değişmeli 30-35 teknik direktör ile geçirdiğimizi görüyoruz. Bu sadece şansla açıklanacak bir durum değil, başarı ile açıklamaya kalkarsak "dükkanı kapatıp" gitmek gerekir.

Teknik direktörlük ülkemizde "gaz vermekten" ileriye gittiğinde o takımlar anında çıtayı yükseltiyorlar. Bilimselliği, "motivasyon" ya da" gaz vermekten" üstte tutan teknik direktörler hem ligi hem de Avrupa'yı kolayca domine edebiliyorlar. Avrupa'dan kastımın en fazla çeyrek final olduğunu söylememe gerek yok sanırım.

Peki geçmişte dünyayı oynadığı futbol ile sallayan, kızların gönlünde taht kuran, her sezon kupa kaldırmaktan kolları yorulan bir futbolcunun teknik direktörlükteki başarı şansı nedir? İstisnalar dışında futbolculuk yaşamının büyük bölümünü kulübede geçirenler, teknik adam olarak kulübeye döndüklerinde daha başaralı oluyorlar.

Son 5 dünya kupasında kupayı kucaklayan 5 teknik direktörden sadece Beckenbauer sahada kulübeden daha çok zaman geçirmiş. Diğer teknik adamlardan, değil sahada kulübede bile futbolcu olarak oturmamış olanlar var. Belki dünya kupalarını geriye doğru araştırmaya başlasak 5te 1 lik oran kariyerli futbolculuk geçmişine sahip teknik adamlar lehine değişebilir.

Arrigo Sacchi, Milan'ı dünya kulübü yapmakla kalmamış aynı zamanda yine kendisi gibi hiç profosyonel olarak futbol oynamamış olan Fenerbahçe'nin eski antrenörü Parreria'nın Brezilya'sına finalde elenen İtalya'yı USA 94'te başarı ile yönetmiştir.

Bunca başarının ardından bir gazetecinin "Hiç futbol oynamadan nasıl teknik direktörlük yaptığını" sorduğu soruya yanıtı "Jokey olmak için at olmanız gerektiğini bilmiyordum." olur.

Yıldız bir futbolcu teknik adam olarak takımla ilk günkü toplantısında tecrübelerini futbolculara aktarmakla başlar işe. Futbolcular onun geçmişine saygı duyar ve sözünü dinlerler. Ancak tecrübe süslü "Biz bir gün" girizgahlı konuşmalar futbolcuları bıktırabilir.

Hayatında yeşil sahaya bir forma ile profosyonel olarak çıkmamış teknik adamların yıldız futbolculara daha çok çalışması gerekmektedir.

Daha önce de sözlediğimiz gibi Sacchi, Wegner, Alex Ferguson, Mourinho, Hollier, Benitez, Löw, Daum, Domenech gibi teknik direktörlerden bazıları futbolculuk geçmişleri genelde kulübede geçiren isimler. Klinsmann ve Van Basten ise futbolcu olarak herkesin takımında isteyeceği, teknik direktör olarak ise yanına bile yaklaşmayacakları isimler. Hagi'de bu klasmanda değerlendirilebilir.

Bülent Timurlenk blogunda dünya kupasına katılacak 32 takım teknik direktörünün yıllık kazançlarını yayınladı. Biz de bu listeye teknik adamların futbolculuk kariyerleri açısından bakalım.

Milli Oynadığı Kulüpler

- Fabio Capello (England) 32 Kez A Milli / SPAL – Roma – Juventus - Milan
- Marcelo Lippi (Italy) Hiç Milli olamadı / Savona – Sampdoria - Pistoiese
- Joachim Löw (Germany) Hiç Milli olamadı / Stuttgart – E.Frankfurt - Freiburg
- Javier Aguirre (Mexico) 59 Kez A Milli / Atlante – Osasuna - America
- Carlos Parreira (South Africa) Hiç Futbol Oynamadı / Teknik adamlığa 24 yaşında başladı
- Berter van Marwijk (Holland) 1 Kez A milli / AZ Alkmar – MVV – Fortuna Sittard
- Ottmar Hitzfeld (Switzerland) Hiç Milli Olamadı / Basel – Stuttrtgart - Luzern
- Vicente del Bosque (Spain) 18 Kez A Milli / Cordoba – Castellon – Real Madrid
- Carlos Queiroz (Portugal) Hiç Futbol Oynamadı / Alex Ferguson’un yardımcılığı yaptı
- Pim Verbeek (Australia) Hiç Milli Olamadı / Roda – Brada - Rotterdam
- Dunga (Brazil) 91 Kez A Milli / Fiorentina – Stuttgart - Internacional
- Diego Maradona (Argentina) 91 Kez A Milli / Barça – Napoli - Sevilla
- Takeshi Okada (Japan) 24 Kez A Milli / Furukawa Electic (189 maç / 10 yıl)
- Ricki Herbert (New Zealand) 61 Kez A Milli / Wolverhampton Wanderers
- Otto Rehhagel (Greece) Hiç Milli Olamadı / Herta Berlin - Kaiserslautern
- Paul Le Guen (Cameroon) 17 Kez A Milli / Nantes - PSG
- Marcelo Bielsa (Chile) Hiç Milli Olamadı / 25 yaşında futbolu bıraktı
- Vahdi Halilhodzic (Ivory Coast) 15 Kez A Milli / Nantes - PSG
- R. Domenech (France) 8 Kez A Milli / PSG - Bordeaux
- Hun Jung Moo (South Korea) 84 Kez A Milli / PSV – Hyundai Horang
- Morten Olsen (Denmark) 102 Kez A Milli / Anderlect - Köln
- Milovan Rajevac (Ghana) Hiç Milli Olamadı / RedStar – Sloboda Uzice
- Bob Bradley (USA) Hiç futbol oynamadı
- Radomir Antic (Serbia) 1 Kez A Milli
- Matjaz Kek (Slovenia) 1 Kez A Milli
- Gerardo Martino (Paraguay) 1 Kez A Milli
- Rabah Saadane (Algeria) Hiç Milli Olamadı
- Reinaldo Rueda (Honduras) Hiç Futbol Oynamadı
- Vladimir Weiss (Slovakia) 31 kez A Milli / Sparta Prag / Kösice
- Oscar Tabárez (Uruguay) Hiç Milli Olamadı / Sud America – Bella Vista
- Kim Jong Hun (North Korea) Hiç futbol oynamadı
- Shaibu Amodu (Nigeria) Hiç futbol oynamadı

  • 32 teknik adamdan 9'u futbolculuğu sırasında milli takıma seçilecek performansı gösteremedi.

  • 6 teknik adam hiç profosyonel olarak futbol oynamadı.

  • 4 teknik direktör sadece 1 kez milli takımda oynadı.

  • Sadece Morten Olsan 100 kereden fazla milli takım forması giydi.

  • Turnuvayı futbolcu olarak kazanan iki teknik adam var. Biri Dunga diğeri ise turnuvanın saha dışındaki yıldız adayı Maradona.
Bakalım Afrikada kupayı "at olmadan jokey olan" bir teknik adam mı kazanacak yoksa birileri du döngüyü kırabilecek mi?

7 Aralık 2009 Pazartesi

Yasadışı Bahis - Yasaiçi Bahis

Öyle kelimler vardır ki aynı anlama gelselerde bazıları daha masumdur. Bu masumluğun ardına saklanmanın kolaycılığı hayatın her alanında işimizi kolaylaştırıyor.!

Kumar dendiğinde ne kadar itici geliyorsa, bahis dendiğinde o kadar masumlaşıyor olay. Riyakarlık yapmaya, ahlak polisliğine soyunacak değilim. Zaman zaman bende bir kaç kupon yapıp yatırmıyor değilim. Hatta hayaller bile kurduğum oluyor.

Bahsetmek istediğim bahisin futbolu getirdiği nokta. Özellikle ülkemizde "iddaa" gelirler kulüplere sarılacak bir dal, bir gelir kapısı açtı. Ancak her zaman kolay paranın maliyeti ağırdır.

Almanya'da patlak veren bahis skandalı olaya bakış açımızı değiştirmemiz gerektiğini bir kez daha göz önüne serdi.

Ronaldinho, Kaka, C. Ronaldo gibi futbolcular milyonların evine konuk olurken göğüslerindeki bahis sitesini de yanlarında getiriyorlar. Bu reklamlar ister istemez bahisin oynanma yaşını aşağa çekiyor. Özellikle futbolla bağını bu büyük yıldızlar aracılığı ile kurmaya başlayan çocuklar için bahisle tanışma yaşı düşüyor.

Bu devlet destekli bahis salgını, çalışmadan kazanmak isteyenlerden sadece maçı izlerken biraz fazla heyecan yaşamak isteyene, herkesin futbolun sonucuna odaklanması aslında işin en dikkat çekmesi gereken kısmı.

Gerçi bir önceki yazıya yapılan yorum da sonuç odaklı hırs törpüsünün artık tırnağı geçip etimizi törpülemeye başladığımızın resmi. Çocukluğunda futbol oynamış herkes bilir ki; yaş katagorisi geçen çocukların yaşının küçültüp küçültüp sahaya sürüldüğünü. Kazanmaktan bakşa bir sonucu futbolun ve sahanın dışına iten anlayış bize kaybetmeyi bilmeyen, hazımsız sporcular yaratıyor. Oyunu oynayanların sonuç odaklı olması durumunda sonuca para yatıranların oyun odaklı olmasını beklemek en basit tabirle hayalcilik.
Futbolu sevmek ve kazanmayı/kaybetmeyi oyunun bir paçası olarak görme şansını da bahis ile kaybettik.
Gökdeniz'in ülkeden kaçarcasına gitmesinin, Tacikistan takımı ile şampiyonluklar yaşaması da bir bahis skandalının sonucu değil mi? Türk futbolunun kalbur üstü bir oyuncusunun bu işe adının karışması bir sinekten fazla mide bulandırması gerekirken, midemizin ne kadar geniş olduğunu suratımıza bir tokat gibi çarptı bu olay. Ama bundan ders almadığımız gibi Bochum savcılığının ortaya çıkarttığı skandalda 29 maç gibi hiç te azınsanmayacak sayıda maç ile skandalın başını çeken ülkelerdeniz.
Ayrıca ironiler konusunda da başı çeken bir ülkeyiz. Devletin bahsini oynamanın yasal, özel sektörün bahsinin ise yasak olduğu bir ülkeyiz. Ayrıca takımlarımız göğüs reklamı da alamıyor bahis şirketlerinden. Real Madrid, Milan, Sevilla gibi pek çok kulüpün forma reklamı bahis şirketleri.
Benzer bir uygulama Polonya'da da var. "Vardı" demek daha doğru. Çünkü artık Polonya'da da formalara bahis şirketlerinin reklamlarını almak yasak.
Bahis'in önüne geçmek gelinen noktada artık imkansız. Bu imkansızlıktan sağlanabilecek en fazla imkanı sağlamak gerekli. Oyunun ölmekte olan ruhunu acil olarak yoğun bakıma almak gerekli. Hatice'yi kurtak gerekli. Hastanade yalnız başına ölen ve kimsesizler mezarlığına gömülenlerden olmasın Hatice.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Modası Geçmiş "Tarihi Galibiyetler" ve Altyapı

Çocukluğunda benim gibi "hafta içi" hüsran günleri yaşayan Beşiktaş'lılar için ManU'ya karşı alınan "tarihi galibiyetin" sevinci biraz düşünüce yerini büyük bir soru işaretine bırakmıştır sanırım.

Psg, Barcelona, Chelsea, Liverpool galibiyetlerine birini daha ekledik ve artık spikerlerimize maç öncesi iyi dileklerini sunarken söyleyecek bir takım daha hediye ettik. Galibiyetin sevinci de kendisi gibi inanılmaz oldu bende. Her ne olursa olsun üzerinde ManU forması ile çıkan gençler ve sonradan oyuna dahil olan abilerini yenmek büyük iştir. Bu büyük işi başardığı için özellikle Rüştü'yü kutlamak gerekir. Büyük maçlar öncesi sürekli sakatlandığı ve böylesi maçlarda insiyatif almaktan çekindiğini söyleyenlere bir cevap vermiş oldu sanırım.

Evet, bu kazanılan tarihi bir galibiyet. Nasıl ki "Türk futbolu için tarihi bir gece" klişesine artık alıştıysak bu klişeyi de aşmalıyız. Ben artık tuttuğum takımın "tarihi galiyeti"nin bir kupa kazandıran galibiyet olmasını istiyorum.

Galatasaray için tarihi galibiyet "Arsenal" galibiyetidir. Bu galibiyeti gölgede bırakmadıkça alınan sonuçlar sadece eğlencelik sonuçlar olacaktır.

Fenerbahçe için tarihi galibiyet çeyrek finalde "Chelsea" yi yendiği maçtır.

Transfer bütçesini artırdıkça hedef küçültmek bize özgü birşey olsa gerek.

Şampiyonlar ligindeki maçında hafta sonu oynayacağı lig mücadelesini düşünerek gençlerle çıkan bir Türk takımı görebilecek miyiz acaba?

Kimileri tarafından küçümsense de, "ManU değil U17'yi yendi" denilse de Beşiktaş'ın yendiği bir armadır, bir sistemdir. Alex Ferguson bu kumarı hep Türk takımlarına karşı oynuyor. Masadan 2 yenilgi ve 1 galibiyet ile kalktı şimdiye kadar. Daha önce, zamanla bir fenomen olan Beckham'lı genç kadrosu ile Galatasaray'ı dağıtmıştı Fergi'nin gençleri. Yine garantilenmiş tur sonrasında 40 yıllık ünvanı Fenerbahçe'nin yıkmasına da engel olamadı. Aynı Fergi, gençleri sahaya sürmekten çekinmedi Beşiktaş karşısında da.

Ferguson biliyordu ki Beşiktaş maçından alınacak 3 puanın karşılığında kasalarına girecek paradan daha önemliydi o gençlerin "Düşler Tiyatrosunda" Şampiyonlar Ligi tecrübesi kazanmaları. O tecrübenin maliyeti belki 3 puandı, belki kazanılacak paraydı ancak o tecrübenin marjinal faydası bizim skor basınının anlayabileceğinden kat kat fazla.

Ben tarihi galibiyet istemiyorum. Artık galibiyetleri kanıksamak gerekli.

Benim için tarihi galibiyet, mağlup olsakta sahada Necip'in, Onur'un, Rıdvan'ın olması. Ama zaman geçirmek için kullanılan bir oyuncu değişikliği objesi olarak değil. !

14 Kasım 2009 Cumartesi

Fırat İŞBECER ile Kısa Bir Söyleşi


Yeni başlayanlar için Fırat İşbecer kimdir?

Istanbul Yeşilköy’de doğdum. Semtimde geçen ilkokul yıllarımdan sonra Robert Kolej’e devam ettim. Lise yıllarımda okul gazetesi Bosphorus Chronicle’da yazarken gazetecilik ilgimi çekmeye başladı. Bu yüzden liseden sonra Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni tercih ettim.

Üniversite yıllarında Türkiye’nin ilk teknoloji radyosu olan Radyo Kozmos’ta çalışmaya başladım (Yıl 2000). O günlerde radyoda teknoloji üzerine haber hazırlıyor, roportajlar yapıyor, Pazar günleri “Oldies” isimli programımda da 50’ler ve 60’ların müziklerini (çoğunlukla Rock’n Roll) çalıyordum. Aynı zamanda Hürriyet Gazetesi’nin 15 günde bir çıkan E.Yaşam ilavesinde teknoloji yazılarım yayınlanıyordu.

Yine aynı dönemde okuldan arkadaşlarla kurduğumuz “Verkac.org” adlı Türkiye’nin ilk futbol blog sitesinde yazılar yazmaya başladım.

2004 yılında herşeye bir ara vererek Fransa’da yüksek lisans yapmaya karar verdim. Universite Paris 1 – Sorbonne’da “Jeopolitik” üzerine hem master eğitimi aldım, hem de bir süreliğine bir ekonomik kalkınma enstitüsünde çalışma imkanı buldum.

2006 yılında yurda döndüm, yazılım & teknoloji sektöründe çalışmaya başladım. Aynı zamanda 2006’dan beri her sene yoğunlaşan bir tempoyla Lig Radyo’da Verkaç ve Mart ayından beri SkyTurk’te Total Futbol isimli programlarda boy gösteriyorum.

Radyoculuk çok riskli bir iş. Bazen gülme krizine girip araya reklam yahut müzik girdiğiniz oluyor ve durumu toparlıyorsunuz, peki hiç toparlayamadığınız bir durum oldu mu?

Belki biliyorsunuzdur radyoda 8 saniyelik bir delay mekanizması vardır. Birisi yayında ters bir laf ederse veya küfürlü konuşursa hemen delay’ı devreye alırız. Ama 9 yıllık radyocuyum bugüne kadar taş çatlasa 3 kere delay devreye girmiştir. O konuda kendimi şanslı hissediyorum, tabi Lig Radyo’nun dinleyici kalitesinin katkısı da var bunda.. Benim bugüne kadar yayında kırdığım korkunç bir pot olmadı, ama komik şeyler oldu. Sadri Şener’e “Fenerbahçe’yi deplasmanda yeneceğiz gibi iddialı bir açıklama yapmışsınız” dedim. O da bana “Niye sen Fenerli misin çocuk? Trabzon Fener’i kaç kere yendi senin haberin yok.” Mealinde bir cevap vermişti. Çok babacandı ama ben de o lafımı çevirmek için çok uğraşmıştım.

Bir kere de Lig Radyo’da ilk başladığım dönemlerde AZ Alkmaar maçı öncesiydi, Istanbul’da korkunç bir trafik var ve radyo muhtemelen dinleyici rekoru kırıyor. Mehmet Ayan da bana insafsızca 3 saat yayın vermiş. Ben de o zaman tabi politik dengeleri bilmiyorum, yayında biraz Alex ile dalga geçtim, sallamıyor bazı maçları dedim, koşmuyor etmiyor falan diye şakalar yaptım.. Yayına Şekip Mosturoğlu bağlandı ve resmi kınama verdi bana “Kaptanımız hakkında böyle konuşamazsınız, sizi kınıyorum” dedi.. Ben de şaşırdım tabi, bu sektörde yayında söylenilen iki espri bu kadar ciddiye alınabiliyormuş demek diye..

Yayın saatleri dışında ne yaparsınız? Ve en sevdiğiniz yemek nedir?

Yayın saatleri dışında da çalışıyorum çok yoğun, yazılım sektöründeyim. Ama boş zamanlar anlamında soruyorsanız eğer, haftada 3-4 gün spor salonuna gitmeye çalışıyorum, (yayında pek göstermiyor biliyorum) - evde oldugumda televizyon yerine daha çok internetten spor izliyorum, zira vakit darlığından arzu ettiğim içeriğe hemen ulaşmak istiyorum. Sokakta vakit geçirmeyi severim, Cihangir’de oturuyorum, her haftasonu Beyoğlu civarında olurum. En sevdiğim yemek tabi değişiyor ama Meksika yemekleri severim, Burrito, Nachos falan..

Programa adını veren site verkac.org’un başına gelenlere hepimiz üzüldük peki yayın hayatına ne demen dönecek verkac?

Verkaç aslında cok yalın bir blog sitesiyken işi ciddiye aldık ve portal haline getirmeye calistik. Site kurucumuz Erhun Geyisi’nin burada müthiş bir eforu oldu, hem yazı yazdı hem HTML bilgisini şakıttı hem de editörlük yaptı. Ama bir gün geldi, bakımı çok zahmetli olmaya başladı sitenin... O yüzden vakit ve efor yetersizliğinden kapattık. Aslında ben en basit formatta siteyi tekrar geri getirmek için kafamda planlar kurdum, Erhun şimdi Goal.com editörü olduğu için çok yoğun... Ama bizim ekip muhteşemdir, yine eski editörlerden Mustafa Taha’yı arada NTV Spor’da görebilirsiniz. Ali Murat Hamarat var, Türkiye’de futbol tarihini en güzel yazanlardandır. Nurullah Bakır beni yayında hep arar, kendisi banka müdürüdür aslında.. Tuğrul Akşar 3 tane koca koca endüstriyel futbol üzerine kitap yazdı. Verkaç 2001 yılında kurulduğu için açık ara Türkiye’nin ilk bu tarz oluşumudur ve hepimizin spor kariyerinde çok önemli bir milattır.

Hız tutkunu bir şoför olduğunuz söyleniyor, şehir efsanesi mi yoksa aslı astarı var mı?

Ekşisözlükte mi okudunuz? Eskiden öyleydim ama şimdi trafikte çok usluyum. Trafik sabıkam biraz kabarıktı, ama şimdi problem yok.

Televizyon ve radyoyu karşılaştırdığınızda hangisi sizin için daha keyifli?

Televizyon büyülü bir ortam ve çok etkin.. Ama radyonun da inanılmaz bir temposu var. Radyonun insanlara kazandırdığı yetenekler medyanın her kanalında kullanılabilir. Hazırcevap, hızlı düşünen, akıcı ve doğru konuşan radyocular biraz da ekrana yatkınsa gayet başarılı oluyorlar her alanda.. Radyo bu yüzden mükemmel bir medya deneyimi...

Programa nasıl hazırlanıyorsunuz? Önceden saptadığınız konular var mı yoksa dinleyici etkileşimi mi programa yön veriyor?

Benim hazırlığım bellidir, Türk kağıt baskı gazeteleri okumuyorum, çünkü onların gündemine hapsolmak güzel değil. Hapsolunca da tekrardan kurtulamıyorsunuz, 2-3 tane yazarın gündemi sizin de gündeminiz oluyor. Onun yerine internette Google Reader’ım var, RSS Reader’larım var, 15-16 tane mutlaka takip ettiğim internet sitesi vardır, oralardan müthiş güzel bilgiler çıkıyor. Bunların yanında haftasonları en az 1 maçı stadyumda izlerim. Artık basın tribünü yerine normal tribünü tercih ediyorum zira oyunun havasını en güzel kokladığınız yer orası... Genelde İnönü’ye gidiyorum evime yakın diye, bir de tabi atmosfer orada bambaşka.. Arkadaşlarımın fikirlerine çok önem veririm, onların gündemi benim de gündemimdir. Hiçbiri spor konusunda ihtisas yapmamıştır ama genel hayat görüşleri futbolla ilgili çok farklı yaklaşımlar getirmelerini sağlar.

Radyoda ise dinleyici yayını bazen istediği noktaya çekmeye çalışıyor ama ben pek müsaade etmiyorum, ama bazen kafama yatarsa gündem dinleyiciye göre komple değişiyor.

Yazılı basından teklifler almıyor musunuz?

Bu konu benim en ihmal ettiğim şey.. Mutlaka haftalık düzenli olarak bir yerlerde yazmam lazım ama organize olamadım bir türlü.. Gazetelerden teklif gelmedi ama internet medyasından 1-2 teklif aldım. Bu arada Ali Ece ve Mustafa Sapmaz döve döve bana bir aydır bişeyler yazdırıyorlar.

Hem yerli hem de yabancı spor basınını yakından takip ettiğinizi biliyoruz. Sizce aradaki fark nedir?

Valla yabancı derken hangisi? İngiliz medyası da var, İtalyan, Yunan ve Arap spor medyası da var. Bir de bu medyalarda daha magazin yayınlar var, daha orijinal kaliteli basın örnekleri de var. Her ülkede her tip yayın var kısaca...

Bence Türkiye’de internet çok büyük bir eksikliği kapadı, fikrimce şu anda bloglarla birlikte Türkiye’de herhangi bir içerik eksikliği kalmadı. Hedef bu kaliteli yorumları, içeriği ve çevresinde oluşan medyayı kitlesel düzleme taşımak. IDDAA’nın da bence futbolu uluslararası düzlemde takip etmemiz konusunda inanılmaz katkısı oldu.

Yurtdışında çok güzel araştırmalar oluyor, çünkü arşivleri var ve tarihi istatistiklerde doğru bilgiye ulaşabiliyorlar. Biz hala Gheorghe Hagi’nin Türkiye’de toplam kaç asist yaptığını bilmiyoruz, kaynaklar çelişiyor. Rezalete bakar mısınız? 1996-01 döneminde bahsediyoruz..

Bir de yabancı basın her gün bomba haber peşinde değil. Gazetecilik sadece bomba habercilik değil, hatta artık hiç değil çünkü gazete zaten internet ile yarışamaz ki !! O yüzden gazeteciler artık hikayelerle gelmeli, eski futbolcuların hikayeleri, takımların hikayeleri gibi.. Analiz ve yorum editoryal bir dokunuşla biraz daha ön plana çıkmalı..

Yine yurt dışında yaşamış biri olarak taraftar profillerini karşılaştırdığınızda önemli farklılıklar var mı?

Türk insanı 1990’lı yıllarda futbol ile tanıştı.. Ondan evveli sadece Istanbul, Ankara, İzmir ve Karadeniz bölgesi.. 80’lerde önce 70’lerin ortasında zaten memleketin nufusu 35 milyon ve bu nufusun sadece beşte biri futbolla yakında ilgileniyor. Yani 1975 yılında falan Türkiye’de toplasan 5-6 milyon futbol izleyicisi var. Şimdi bu rakam rahat 25-30 milyon izleyici olmuştur. Neredeyse yüzde 600’lük bir artış söz konusu.. Profil de tamamen değişti, ama 1975 yılından beri gazetecilik yapanların bazıları bence bunu göremiyor.

Yurtdışında ise taraftarlık müessesesi daha oturmuş (Avrupa’dan bahsediyorum) ve daha sağlam bir tarihe dayanıyor. Ama oradaki profil de çok değişken.. Mesela PSG’nin taraftarı hem ırkçı, hem snob, hem zengin, hem fakir, hem göçmen hem değil.. Bunu çok basit Galatasaray’a da uygularız. Özellikle kitle takımlarının profili eskisi kadar net değil.

Türk Milli takımının bir turnuvaya katılıp harikalar yaratırken bir sonrakine katılamaması neden?

Sistem yok. Turnuvalarda hep başarılı olacağız bana göre ama katılabilirsek...Dünyada turnuva başarısının formülü ile turnuvalara katılmanın formülü bambaşka.. Bir kısa soluklu bir heyecan kasırgasında performansı zirveye çıkarıyoruz ama olayı uzun vadeye yaymak çok zor.

Tuttuğu takımı belli etmeyen bir tarzınız var. Hangi takımlısınız?

Belli etmemekten ziyade, takımı söyleyip daha sonra yaptığım her yorumda “ha bak bu herif bilmem ne takımını tutuyor, o yüzden böyle söyledi” önyargısına maruz kalmak istemiyorum. Ama tutmadığım takımları sayarım: Real Madrid, Inter, Manchester United, Olympiakos, Lazio, Roma, Lyon pek haz duymadığım takımlardır.

Hiç maç anlattınız mı?

Evet, 2007-08 sezonunun son haftası radyoda o kadar yoğun bir canlı yayın gündemimiz vardı ki, ben de gidip Kasımpaşa stadında Kasımpaşa – Konyaspor maçını anlattım. Uzaktan sadece kel olduğu için Murat Hacıoğlu’nu tanıyordum rahatça, maçtan sonra dinledim bütün maç Murat Hacıoğlu’ndan bahsetmişim.

Bir de o gün Galatasaray OFTAŞ’ı yenip şampiyon olmuştu, maçtan hemen sonra Ali Sami Yen’e gidip kutlamaları yayına aktarmıştım. Yorucu bir gündü. Spikerlik konusunda iddiam yok ama maç verirsen anlatırım.

İlker Ateş’i kaybettik biliyorsunuz. Birkaç söz söylemek ister misiniz?

Yıllar önce 4. Levent’te bir taksi durağının orada karşılaşmıştım, o zamanların futbolla ilgili öğrencisi olarak soru yağmuruna tutmuştum kendisini.. O kadar güzel cevaplar vermiş, o kadar sempatik konuşmuştu ki benimle.. Hiç unutamam... Daha sonra iki farklı radyoda “aynı saatlerde de denk geldiği oluyordu” program yapmaya başladık. Örnek aldığım sakin tavrı ve barışcıl yaklaşımı Türk spor radyoculuğuna yeni bir hava katmıştır. Nur içinde yatsın..

Sizce Türk futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük futbolcusu kimdir?

Türk olarak mı? Güzel soru... En şöhretlisi Hakan Şükür şüphesiz.. Ama Tanju Çolak gibi bir golcü herhalde zor gelir.

Sizce Dünya futbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük futbolcusu kimdir?

Bir akış yaparsak bana göre Di Stefano, Pele, Maradona, Zidane diye gider. Benim izlediklerimden Marco Van Basten, Stoichkov, Henrik Larsson, Dennis Bergkamp’ın hastasıyımdır.

Sizce bir takım sadece antrenör nezaretinde takıma antrenman yaptırsa ve takım seçimini internetten taraftarlarına bıraksa, başarı şansı ne olur?

Eğer hakikaten taraftar yapacaksa güzel şeyler çıkabilir, ama mesela Fenerbahçe’nin kadrosunu internetten Galatasaraylılar yapsaydı şimdi Yasin Çakmak banko oynuyordu hala..

Türkiye doğumlu Türk futbolcuların Avrupa takımlarında genel de başarısız olmalarını sadece altyapı ile açıklayabilir miyiz?

Avrupa birliği büyük bir proje ve biz malesef halk olarak bu projenin parçası olarak hissetirilmiyoruz. Türkiye ise gerek nüfusu, gerek gündemi, gerek kimselere benzemeyen huyu suyu ve dili ile biraz soyutlanmış bir yer. O yüzden futbolcular yurtdışında sudan çıkmış balığa dönüyor. Tanju 88’de altın ayakkabı töreninde cümle kuramamıştı, bugün Tuncay en azından tarzanca roportaj verebiliyor. İlerleme var bence..

Fatih Terim’in basın toplantısında “ekol” temalı bir soru sormuştunuz kendisine. Sizce ekol yaratmak için gerekli asgari şartlar nedir?

Fatih Terim kendi göreve gelirken ekolden bahsettiği için sormuştum. Zaten soruya da 15 dakika cevap verdi, demek ki onun da kafasına takılan bir konuymuş. Ekol yaratmak için biraz geç kaldık, dünyada zaten oturmuş ekoller ve modeller var. Ancak Türkiye’nin avantajı Euro 2008’deki karakterinin benimsenmesi olabilir. Daha az agresif ve saldırgan bir şekilde tabi.. “Never give up, never surrender” tarzı bence Türklere ve milli takıma yakışıyor.

Amerika’nın Konfederasyon kupasındaki başarını 2010’da yeniden tekrarlayacağını düşünüyor musunuz?

Ben oldum olası her turnuvada ABD’nin çıkış yapacağını söylerim ama sonunda çuvallarım. Amerika’lılar ne kadar bilimsel çalışsalar da aslında bir eksikleri var. Futbola tarihten gelen bir motivasyonla bakamıyorlar. Onlar için futbol 1970’lerde başladı ve daha adaptasyon sürecinde ve emekleme aşamasında.. Ancak 2 jenerasyon sonra ABD’nin dünyada önemli futbol ülkelerinden bir tanesi olacağını söyleyebilirim. Mutlaka Brezilya ve Arjantin’in federasyonuna dahil olmaları lazım ki elemelerde adam gibi maç yapabilsinler. Meksika ile güzel bir ikili oluyorlar ama CONCACAF biraz bayık... O yüzden CONMEBOL’a geçebiliyorlarsa geçsinler..

Play-off’lardan sonra 2010’a katılacak takımlar netleşecek sizce finali kimler oynar?

Blatter o kadar işgüzar bir tip ki, Play-off’larda neler olacak kestiremiyorum. Ama Bosna ve Irlanda gitsin isterim. Yunanistan da gitsin, onun dışında Rusya da giderse güzel olur bence..

Dünya kupası çok sürprizli olacaktır kanımca, Kore-Japonya’ya benzer fantastik bir güney afrika ortamında maçlar oynanacağı için bence Yarı finallerde ilginç takımlar olabilir ki bence yarı-finalde play-off’tan gelen bir ekip olacaktır. ABD mesela bişeyler yapar ama benim favorilerim, İngiltere, Arjantin ve İspanya.. mesela bir İngiltere – Arjantin finali olsa.. Maradona kupayı tekrar alsa, tadından yenmez mükemmel olur.

Türk takımları şampiyonlar liginde başarı yakaladıkları sezonlarda Süper Lig’te şampiyonluğa ulaşamıyor. Bunca örnek varken gerekli planlamanın yapılamamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Liverpool da buna örnek mesela.. Olay biraz bütçe ve kadro derinliği ile alakalı.. Liverpool hala bir Man U veya Chelsea kıvamında degil. Torres ve Gerrard yoksa takım da yok. Ama Şampiyonlar ligi yerel ligde yüzde 20 performansı düşürüyorsa, bana göre avrupa ligi yüzde 35 falan düşürüyor zira Perşembe 22:05’de maç yapmak bence bir ölüm.. Bu sene sırf o yüzden FB ve GS çok ilerlerlese ve BJK avrupa’dan elenirse, Turkcell süper liginde BJK’nin ilginç bir başarısını daha görebiliriz.

Teşekkürler…..