28 Aralık 2012 Cuma

Avrupa’da Muslukları Kısma Zamanı



Finansal Fair Play’in ayak sesleri gittikçe yaklaşırken, bu durum 2012 yazında Avrupa’daki transfer harcamalarına da fazlasıyla yansıdı. Peki bunların bugün ve yarın için anlamı ne?
Transfer profesyonel futbol dünyasında ilk hangi futbolcu ile başladı bilinmez ama ortaya koyduğu katma değer ve pek çok kulübün ekonomik iş modelinin temelini oluşturması açısından artık profesyonel futbolun vazgeçilmez bir parçası. En ufak bir başarısızlığın maskesi olarak eldeki en etkili koz… Futbol dünyasının medyaya, medyanın da taraftarlara armağanı… Ancak Platini’nin armağanı Finansal Fair Play bir takım alışkanlıkların değişmesi yol açmaya başladı bile. 2013/14 sezonu Finansal Fair Play’in tüm kapsamları ile geçerliliğe gireceği yıl olacak ve o yıl önceki iki sezona bakılarak toplamda 45 milyon avro üzerinde zarar açıklayan kulüplere Malaga tarifesi uygulanacak.
Yeni kriterler yolda
Finansal Fair Play’e ilk etapta getirdiği devlete, sporculara ve diğer kulüplere borcun olmayacak kıstasını 2013/14 sezonu ile daha da genişletecek. Buna hazır olmak için kulüplerin tasarruf moduna geçmesi gerekiyor ve bunu yapabilecekleri ilk alan giderlerinin büyük kısmını oluşturan futbolcu transferleri. Özellikle Avrupa Şampiyonası ve Dünya Kupası’nı izleyen transfer dönemlerinde kulüpler tam anlamıyla çılgınca paralar harcar, turnuvada değerini maksimize etmiş futbolcuyu almak için en yanlış zamanda harekete geçerler.
2013/14 sezonunda devreye girecek genişletilmiş Finansal Fair Play’in en önemli kurallarından birini oluşturan futbolcu maaşlarındaki kısıtlama kulüplerin futbolculara verebileceği maaşı gelirinin %70’ine çekmiş durumda. Böylesi bir kural kulüpleri iki yola itiyor. Ya gelirini artır ya da futbolcu ve teknik ekibe ödediğin maaşı düşür. 2012/13 sezonu yaz transfer sezonu 5 büyük lig (EPL, Seria A, La Liga, Bundesliga, Ligue 1) için bir önceki sezona göre %10 oranında daha az para harcanarak geçti.
Bu transfer harcamalarındaki düşüşün en büyük sebebi ise Avro bölgesinde ekonomik anlamda zor günler geçiren iki ülkenin takımlarının da bu Avro krizinden etkilenmesi oldu. Özellikle İtalya ve İspanya, Yunanistan’dan sonra Avro bölgesinde arıza çıkartması beklenen iki ülke; ki İtalya’da bu kriz yönetimin değişmesine, futbol severlerin AC Milan başkanı olarak tanıdıkları Berlusconi’nin başbakanlığı Monti’ye bırakmasına sebep oldu. Lig bazında baktığımızda İspanya’da transfer harcamaları bir önceki yıla göre %65 düşerken, İtalya’da transfer harcamalarında %28 oranında bir azalma meydana geldi.
Premier League ve Bundesliga’da belirgin bir artış söz konusuyken, istisnalar da mevcut. Finansal Fair Play için bulduğu açık kapıdan pek çok kaynağı sisteme yasal görülen yollarla aktaran ve Ligue 1’in transfer harcamalarında lokomotif görevi gören Paris Saint-Germain’in etkisiyle Fransa Ligi önceki sezona göre harcamalarını artırmış durumda ancak PSG’ye ayak uyduran başka kulüp olmaması artışı sınırlı tuttu.
İtalya ve İspanyadaki krizin derinliği geçmiş 4 yılın transfer harcamalarına toplu bakıldığında daha belirgin oluyor. 2009-2013 arasında 5 ligde yaz transferi için harcanan toplam 4 yıllık tutar göz önüne alındığında Premier League 2,15 milyar avro ile birinci sırayı alırken hemen ardından Serie A ve La Liga geliyor. Son sırada ise her zaman mütevazı harcamaları ile Bundesliga geliyor 776 milyon avro ile.
Transfer harcamalarındaki bu azalış beraberinde ortalama futbolcu başına ödenen bonservis bedelini de düşürmüş durumda. Kulüplerin, futbolcu seçiminde ekonomik anlamda tüm oyunun kartlarının yeniden dağıtılmasına sebep olan Bosman kurallarına göz kırpması ve bonservisi elinde futbolculara yönelmesiyle de birim futbolcu değerinde gözle görülür bir düşüş yaşandı İspanya ve İtalya’da. Kendi gelir dinamiklerini oldukça iyi işleten Premier League, futbolcu alma iştahı zirvede olan PSG’e sahip olan Ligue1 ve iki sezondur şampiyonluğu Dortmund’a kaptıran Bayern sayesinde Bundesliga bir futbolcu için geçtiğimiz sezona göre 2012-13 sezonunun yaz transfer döneminde daha fazla para harcadı.
Genelden özele doğru indiğimizde transferde yıldız kulüpleri tahmin etmek çok da zor değil. PSG, Chelsea, transferin sonu şov yapan Zenit ilk akla gelenler ve aynı zamanda en çok harcayan 10 Avrupa kulübünün ilk üçü.
Bir önceki sezon da bu listede yer alan takımlara baktığımızda 2012/13 sezonunun birincisi PSG geçtiğimiz sezon bu listede kendine Manchester City’nin ardından ikinci sırada yer bulabilmiş. Bu sezon 100 milyon avro transfer harcaması ile ikinci sıradaki Chelsea geçtiğimiz sezon 86mio€ ile dördüncü sırada yer aldı. Geçtiğimiz sezon 62 milyon avro ile dokuzuncu sırada yer alan Arsenal bonservis giderlerini 19 milyon avro azaltmasına rağmen yine kendine dokuzuncu sırada yer buldu. Keza İtalya’da transfer harcamaları belirgin bir şekilde azalırken listeye giren iki İtalyan ekibinden Juventus geçtiğimiz sezonda ilk 10’da yer almayı başarmıştı.
Roma, Atletico Madrid, Liverpool, Anzhi ve Barcelona bu sezon ilk 10 içinde yer alamayan kulüpler.
Son dört yıla baktığımızda ise PSG’nin alması gereken bayağı bir yol olduğu görülüyor. 400 milyon avronun üstünde yaptıkları transferler ile Man City ve  son dört yıla damgasını vurmuş durumda. Onlara en fazla yaklaşabilen kulüp ise 278 milyon avro ile Barcelona. (Kış transferleri hariç)
Transfer temel olarak 3 farklı unsurun belli kurallar üzerinde mutabık kalması ile gerçekleşir. Alıcı, satıcı ve futbolcu ortak noktada buluşmadıkça transferin gerçekleşmesi neredeyse imkansızdır. Serbest piyasa kurallarının, ayartma, hile, akıl çekme gibi pek çok oyunun döndüğü, menajerlerin neredeyse futbolcular kadar para kazandığı dünyada futbolcu yetiştirip satmayı yaşamak için bir ekonomik modele dönüştüren kulüplerin başında Porto geliyor. 2012/13 sezonunun en çok kazananları arasında ilk ikide Portekiz kulüpleri bulunuyor. Porto özellikle Hulk’un da satışı bile birlikte 2012/13 yaz transfer döneminde 81 milyon avroyu kasasına koyarken, Benfica da Zenit’e gönderdiği Witsel sayesinde 71 milyon avro ile bu dönemin en çok kazanan ikinci kulübü oldu.
Uzun süredir mali tablolarında zarar üzerine zarar açıklayan, son 5 yılda 186,1 milyon avro zarar eden AC Milan için Finansal Fair Play çalıyor. Yüksek maaşlı futbolculardan kurtulmak ve gelen cazip teklifi finansal bir artıya çevirmek için Milan sezon başında Ibrahimovic ve Silva ile yollar ayrıldı.
Futbol kulüpleri için daha zor bir dönem başlıyor. Bu sezonla birlikte genişletilmiş Finansal Fair Play kriterlerine uyum sağlamak için kulüplerin süresi daralıyor, UEFA aba altında sakladığı sopayı abanın üstüne çıkardı ve Malaga’yı bir yılı kesin olmak üzere dört yıl Avrupa kupalarından men etti. Bu cezadan Türk kulüplerinin de kendine pay çıkartmasını dileyeceğiz ama Beşiktaş’ın cezasından pay çıkartmayanların Malaga üzerinden ders almaları zor görünüyor.
*Hayatım Futbol dergisinin 62. sayısında yayınlanmıştır.

19 Eylül 2012 Çarşamba

Porto Oyuncu Satmaya Mahkum


İçinde her sonucu barındıran ama tek arzusu kazanmak olanlar neden futbol kulüplerine yatırım yapar?
Futbol, bir iş olarak görüldüğünde,  paranın asıl kaynağı olan taraftarın beklentisi ile patronların beklentisi taban tabana zırtır. Taraftar verdiği paranın karşılığını başarı olarak almak isterken, patronlar başarı için para harcamak zorundadır ama başarının garantisi yoktur. Harcanan paranın büyüklüğü her zaman ligi zirvede bitirmenizi ya da kupaları kulbundan tutup kaldırmanızı garanti etmez. Geçtiğimiz yıl PSG bu üzüntüyü derinden yaşayan kulüplerlerden biriydi.
İngiliz kulüplerini bu genellemenin dışında tutmakta yarar var çünkü örneğin Chelsea ya da ManCity harcanan paranın karşılığını başarı olarak aldı ve bu yeterliydi. Çünkü ne Şeyh’in ne de Abramoviç’in para kazanmak gibi bir derdi var. Ancak ManUtd’ın patronları futbola tamamen pragmatik yaklaşıp, endüstriyel futbol dediğimiz olguyu en net şekilde ortaya koyan patronlar. Öncelikleri mali başarı. Mali başarı gelmediği durumda sportif başarının onlar için pek bir önemi kalmıyor ama Sir Alex Ferguson ile kurtukları sistem hem sportif başarıyı hem de mali başarıyı getiriyor.
Her futbol kulübü bir ekonomik model ile yönetiliyor. Örneğin ülkemizde ki model “kredi kartı” modeli. Limit dolana kadar harcama yapılyor, daha sonra ise borcu borç ile kapatma dönemi başlıyor. Beşiktaş 2011/2012 yılını 150mio TL, Galatasaray 36mioTL zarar ile, Fenerbahçe ve Trabzonspor ise 5mioTL kar ile kapattılar.
Ülkemizdeki yayın gelirlerinin büyüklüğünün normal standartlarda olması durumda mali tabloların daha da kötü olacağını söylemeye gerekyok sanırım. 2011/2012 sezonu için Galatasaray 33mio€, Fenerbahçe 31mio€, Beşiktaş 30 mio€ ve Trabzonspor ise 20 mo€ pay aldı yayın gelirlerinden ve bu gelirlerinin aslan payı. Peki geçtiğimiz günlerde oyuncusu Hulk’u astronomik bir rakama St.Petersburg’a gönderen Porto’nun aynı dönemdeki yayın gelirinin yerel lig için 11,3 mio€ olmasına ne demeli?
Bizim ekonomik modelimizin aksine Porto kendini dev aynısanda görmeden parlat ve sat taktiğini uyguluyor. Hem her sezon ligde rakipleri Benfica ve Sporting ile şampiyonluk kovalıyor, hem Avrupa Kupalarında hatırı sayılır başarılara imza atıyor hem de her sezon en iyi oyuncularını satıyor.
Bu üç değişkeni bir araya getiren adam ise Porto başkanı Jorge Nuno Lima “Pinto da Costa”.
Porto son 5 sezondur ardı ardına gelir tablosunun dibine kar yazıyor. Amortisman ve Vergi öncesi kar ise muazzam.
Portekiz liginin varlık sebebi pek çokları için Güney Amerikalı futbolcuların Avrupaya alışma durağı olarak görülür. Pek de haksız oldukları söylenemez. Bu eski kıtanın; sonradan keşfedilenlere en çok benzeyen yeri Portekiz. Durum böyle olunca Güney Amerikalı futbolcuların Avrupa kıtasına alışması için en doğal ortam burada sağlıyor. Ayrıca sadece Güney Amerikalılar değil Portekizliler de Avrupa futboluna bu ülkenin altyapısını alarak damga vuruyor.
Ekonomi model olarak Portekiz tam bir tacir ülke. Düşük yayın gelirleri, boş tribünler kulüpleri “yap işlet devret” mantığında yönetilmeye itmiş.
Deloitte’nin her sezon açıkladığı kulüp gelirlerine göz atacak olursak ilk 20 içinde yer almadıklarını görüyoruz. 
Deloitte’un listesinde 20. sırada yer alan Napoli’nin 114,9 mio € kazandığı sezonda Porto’nun geliri sadece 89mio€ olabildi. Lokal sportif başarının Avrupa’da yarışacak parayı tek başına sağlaması pek mümkün görünmüyor.  Yıllardır şampiyonluk hasreti çeken Liverpool, Porto’nın 15mio€ karşılığı Chelsea’ye gitmesine izin verdiği AVB’ın yeni takımı Tottenham, görece sportif başarıdan uzak olmasına karşın Porto’nun iki katı gelir elde edebiliyor. Ayrı düzeyde sportif başarı geldiğinde bu iki kulübün gelirleri Porto’nun 3 katını zorlayacak duruma gelecek.
Bu gerçekleri gören Porto başkanı Pinto da Costa yapılacak en doğru hamleyi yaparak Porto’yu Avrupa’ya yıldız pazarlayan bir futbolcu fabrikasına dönüştürdü.
Son beş sezon göz önüne alındığında Porto’nun futbolcu satışlarından sağladığı kar ile gelir tablosunu pozitife çevirdiği görülüyor.
Yukarıdaki grafiğe dahil olmayan son 2 sezon da ise toplam 81mio €’luk oyuncu satış karı var Porto’nun. Peki Porto nasıl bu kadar kolay oyuncu satabiliyor?  Ülkemizde  takımlarımızın elinde kalan futbolculara baktığımızda yıllık ücretlerinin başka yerde Türkiyedekinin yanından bile geçmeyeceği kesin. Durum böyle olunca oyuncular sözleşmenin sonuna kadar oynasalar da oynamasalar da ülkede kalıyorlar.
Geçtiğimiz sezon ülkemizdeki takımların futbolcu ve teknik heyetlerine ödedikleri paralar şu şekilde.
 Trabzonspor     33mio€
·         Fenerbahçe       52mio€
·         Beşiktaş            56mio€
·         Galatasaray       69mio€

Porto’da ise durum şu şekilde;
Son sezona kadar ülkemizdeki ortalamaların altında kalıyor. Son sezon ise ülkemizde kur yükseldiği için döviz bazında ücretler bir nebze düşük görünüyor. Ayrıca dip not olarak belirtmek gerekir ki bizim kulüplerimizdeki ücret giderleri sadece A takımı kapsarken Porto’daki ücret giderleri ise altyapı oyuncuları ve hocaları dahil tutar.
Porto’daki bu maaş politikası Finansal Fair Play’e uyumlu hale getirilmiş son 3 sezonda. UEFA oyuncu ve teknik heyete ödenecek tutarın futbol gelirin %70’ini geçemeyeceğini söylüyor. 2005 ve 2006 yılında bu tutarı oldukça aşan Porto 2008 yılında ise küsüratlar ile sınıra takılmış. Ancak şu anda yakalanan %55’lik oran oldukça makul.
Son 7 sezonda Porto’nun futbolcu satışından elde ettiği kar toplam diğer gelirlerinin %49’una ulaşmış durumda. Özellike Hulk’un satışının bu oranın içinde olmadığını belirtmek gerekir. Çünkü 2012/2013 sezonunda Porto’nun gelirinin kesinleşmesi için bir yıl gibi bir süre beklememiz gerekli.
Bu kadar kolay futbolcu satmak takımın kimyasına işlemiş durumda. Ekonomik bir model olarak karşımıza çıkıyor. Bosman kurallarından önce ülkemizde  bu şekilde ayakta kalmayı deneyen kulüpler olmasına karşın ne Porto gibi sportf başarı yakalanabildi ne de Bosman kurallarının işlediği dönemde Porto gibi oyuncu satabildi takımlarımız.
Porto’nun borçlanma yapısına baktığımızda ise çevirlebilir bir borç yapısı görüyoruz. Varlıkları borçlarını karşılıyor ve sermayesi de ülkemizdeki bir kaç kulübün aksine pozitif bir değere sahip.
Porto’nın 2006 yılından veri sürekli kar açıklıyor. Bu durumda iki önemli faktör Şampiyonlar Ligi ve Futbolcu satışları. Kulübün şampiyonlar liginden erken ayrılması iki sezondur 10mio€ gibi gelir kaybına yol açıyor. En büyük giderleri futbolcu maaş ve personel maaşları olan Porto için  en değerli üründe ister istemez futbolcular hatta teknik adamlar oluyor. Futbol ekonomisi içinde ucuza alıp pahalıya satan ve sattığı halde sportif başarı sürdürebilen bir kulüp Porto. Ancak geliri her zaman makul bir seviyede. Sattığı futbolcular sonrasında çok kar eden bir kulüp görünse de aslında sattığı futbolcular sayesinde ayakta kalan bir kulüp Porto.
Zaten tek çıkar yol da bu Portekiz kulüpleri için.


14 Ağustos 2012 Salı

Batuhan Meselesi mi Yönetim Felsefesi mi?

Futbolu tüm dünyanın en sevilen oyunu yapan iki önemli özellik var. Biri basit olması, herkes tarafından kolayca anlaşılması. En karmaşık kuralının ofsayt olduğu bir oyundan söz ediyoruz sonuçta. Futbolu çekici kılan bir diğer özellik ise tahmin edilmesinin zorluğu. NFL'in mottosu olan "herhangi bir pazar günü herhangi bir takım herhangi bir takımı yenebilir" futbol için de geçerli. 

Avrupa, futbol ve futbol temalı ürünlerin ihracı ile sanayi devriminden sonra ortaya çıkan tüketim toplumunu bir başka yerinden yakalamış oldu. Her ne kadar kapital düşünce temelinde "dürüstlük" gerekli yetkinliklerden birisi olmasada "dürüst" olan tercih edilirlikte bir adım önde. Ülkemizin futbol algısı da "batının iyi yanlarını alalım" kafasının bir tezahürü.

Onlar gibi yapmaya çalışıp yapamayan, yaptığını sandığını da sürdürülebilir kılamayan bir futbol dünyamız var. Pek çok Avrupa kulübü bizim Süper Kupamıza denk gelen organizasyonlarını adına taraftar dedikleri "yeni pazarlar da" yaparken biz 2 sezonluk Almanya maceramızdan sonra biz bize yeteriz diyerek yine Anadolu'nu bağrına döndük.

Futbolumuzun dönüşleri, söylenen sözler istikametinde olsaydı ne Terim ve Güneş tekrar takımlarının başına dönerlerdi, ne Baliç Sarı Kırmızı kefen giyerdi, ne de Batuhan Karadeniz Beşiktaş'a kral olmak için gelebilirdi.

Ama 3 sezonluk sözleşme sürecinde profesyonelliği sözleşme yenileme sürelerinde hatırlayan bir futbolcu yapısını yöneten yöneticilerin farklı olmasını beklemek saflık olur. Durum böyle olunca tüm ilkeler, tüm vizyon ve misyon, tüm duruşlar "takımın menfaati için" unutulabiliyor.

Beşiktaş bugün Batuhan Karadeniz ile 1 yıllık sözleşme imzalı. Henüz 21 yaşında Edirne'nin batısında olgun, doğusunda genç bir oyuncu adını futbol dünyasına duyuran takıma geri döndü. Batuhan'ın futbol geçmişi ve izlemeye başladığımızdan bu güne kadar ki gelişimi göz önüne alındığında neden döndü Beşiktaş'a denilebilir. Eskişehir'de geçirdiği 2 sezonda gösterdiği hangi performans onu Beşiktaş'a tekrar getirdi o da tartışılır. Batuhan Beşiktaş patentli bir oyuncu olmasaydı gösterdiği performans onu Beşiktaş'a getirebilir miydi?

Dikkat ettiyseniz şu ana kadar yazılanların hepsi Batuhan'ın normal bir futbolcu olduğu ve sağlıklı bir ruh yapısına sahip olduğu varsayımı üzerine kuruldu. Peki gerçekten öyle mi?

Henüz 15 yaşındayken Man City tarafından istenen Batuhan transferi o zaman gerçekleşseydi Balotelli bu kadar popüler olabilir miydi acaba?

Sevgili Erman Yaşar, Batuhan konusunda hafızaları tazeleyen ve benim deginmediği kısımları çok güzel özetleyen bir yazı kaleme almış. 

Higuain'e neden pas vermediğini soran basın mesubuna "Kral yapmayacaksın, kral olacaksın" dediğini hatırlatmış, üstüne U17 Avrupa Şampiyonluğna gittiğimiz maçta sadece penaltı vuruşunu laubalice kullanmayıp üstüne bir de atacağı köşeyi kaleciye göstermesinden, o maç için canını dişine takan arkadaşlarına yaptığı saygısızlıktan da bahsetmiş.

Devamını okumak isteyenler buradan takip edebilir.Erman Yaşar yazının başlığını da "Aşk Herşeyi Affeder Mi?" diye koymuş. Belki aşk herşeyi affetmez ama kaybedecek bir şeyi olmayan bir yönetimin affettiği kesin.

Batuhan ucuz bir kumar, düşük maliyete alınmış bir risk, "ya tutarsa" tavrı değil yönetimin düşündüğünün aksine. Batuhan kötü gittiğinde bir bardak suya damlayan mürekkep. Takımın tüm ahengini, tüm dokusunu baştan aşağı bozabilecek bir karakter.

"Naber lan Guti?" muadili lafları bir kaç ay söylemeyecek belki ama hepimiz biliyoruz ki içinden küfredecek her söyleyemediği lafta.

Bu transferde asıl konuşulması gereken Batuhan'dan ziyade tüm bunları en az benim ve Beşiktaş taraftarı kadar bile yönetimdir. Egemen, Ernst gibi takımdan gönderilen oyuncular için ekonomik bir mazeret ile olur veren taraftar için bir sonraki adım Quaresma'nın affıdır.

Çünkü Batuhan'ı almak, var olduğu kulübün ismini bile söylemekten imtina eden ve "o kulüp" diyen oyuncuyu takıma tekrar eklemek bir felsefedir ve bu felsefeye göre tüm göstergeler ekonomiktir. Ekonomik göstergelerin işlediği yerde Quaresma'nın tek başına antrenman yapması akıl almaz bir mantık hatasıdır.

İçi boşaltılan kavramlardan biri de Feda oldu bu sezon. Pozitif önyargı ile göreve gelen Fikret Orman ve ekibi  ne yapsalar kabuldü ancak yaşanan süreç ortaya koyuyor ki yalılar aynı manzarayı görüyormuş.

Feda reklamı ile girilen yılda "kral olma" amacından ziyade "kral yapma" amacı olanlar ile başarı gelecektir.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Seyircide 10. Bilet Fiyatında 3. Sıradayız


Zaman zaman hazırladığı ilginç raporlar ile ilgi çekici notlar paylaşan UEFA'nın kulüp lisanslama sistemi ile ilgili yaptığı rapor medyada az da olsa yer bulmuştu. Ancak hesapların kesinleşmemiş ve onaylanmamış olması nedeni ile 2010/2011 sezonu verilerini içiyor bu rapor.

Raporun orjinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

Rapor her bir konu başlığı ile ayrı bir yazı konusu ancak en ilgi çekici kısımlardan biri stadların doluluk oranları ve ortalama bilet fiyatları.

Stad doluluk oranında aşağıdaki tablodan da görebileceğiniz gibi 11. sıradayız. Stadyuma gidip keyifli bir hafta sonu geçirmek alışkanlığımız yok. Listeye baktığınızda bizden aşağıda kalan ülkelerin nüfusu İstanbul'dan az. İlk 5 sıranın kimseyi şaşırtmaması gerekli. Hatta Almanya 1. sıra için önümüzdeki yıllarda da en büyük aday.

Avrupa stadyumları 2010-2011 sezonunda 90milyonun üstünde misafire ev sahipliği yaparken,ortalama seyirci sayısına baktığımızda Avrupa'nın en üst düzey 5 ligi arasında sayılan İngiltere, İspanya, Almanya, İtalya ve Fransa liglerinden sadece Bundesliga ve Premier Lig ortalama seyirci sayısını artırmış. Diğer 3 ligde ise gerileme dikkat çekiyor. Euro 2012 için inşaat edilen stadyumlar ve bu stadyumların kapasiteleri sayesinde Polonya'daki ortalama seyirci sayısı ise bir sezon öncesine göre %62 artmış durumda ancak bunun turnuva sonrası devam edip etmeyeceği merak konusu. Ne de olsa en gözde oyuncuları yurtdışında lejyoner olarak oynuyor.

2010-2011 sezonunda 128 kulübün seyirci ortalaması bir sezon öncesine göre %20'den fazla artış gösterirken, 229 kulübün ise %10'dan fazla gerilediği ortaya çıkıyor. Türkiyedeki seyirci ortalaması ise bir sezon öncesine göre yüzde %3 yükselmiş durumda. Sponsora verilen biletler hesaba katıldı mı bilemiyoruz tabi.

Ortalama seyirci sayısına genel olarak bakıldığında başta Polonya olmak üzere komşularımız Gürcistan ve  Azerbaycan, Makedonya, Galler, Slovenya liglerinde seyirci artışı %20'den fazla olarak gözüküyor. 

İrlanda, İsveç, Estonya, Belarus, Macaristan, Bosna, Karadağ, Arnavutluk, Yunanistan, Moldova, Lüksemburg, Danimarka liglerinde ise önemli bir düşüş yaşanmış. Bu liglerde bir sezon önceki sezona göre taraftar ortalaması %10'dan fazla azalmış. Özellikle Kuzey Ligleri ile Yunanistan'daki bu büyük gerileme bu listede dikkatlerden kaçmayan bir diğer istatistik.


Ortalama bilet fiyatlarına baktığımızda İngiliz ve İspanyol kulüplerinin diğer ülkelere oranla açık ara önde olduğunu görüyoruz. Bir İngiliz ya da İspanyol takımının kendi sahasında oynadığı bir maçta sattığı ortalama bilet fiyatı yaklaşık 50 € iken geriye kalan hiçbir Avrupa ülkesinin bu alandaki ortalamasının 35 €'yu geçememesi, aradaki farkı açıkça ortaya koyuyor. 

Bu kategorideki en verimli ülke ise Almanya. Maç başına kişi başına ortalama 30 €'ya bilet satan Bundesliga ekipleri, bunun yanında da yukarılarda verilen tablodan da görülebileceği üzere 42 bin 665 ortalamasıyla Avrupa'nın en dolu stadyum oranına sahip ligini oluşturuyor. 

İtalya'da bu rakam 20 € iken, Fransız ekiplerinin maç biletleri ise yaklaşık 18-19 €'dan alıcı buluyor. 

Maç başına seyirci ortalaması sayısında 11.013 ile 10. sırada bulunan Türkiye ise bilet fiyatı konusunda pahalılık bakımından 3. sırada yer alıyor. Süper Lig'de ortalama bir maç bileti 34 €'dan alıcı buluyor. Bunda arz talep dengesinin de etkisi büyük. seyirci az olduğu için mi bilet fiyatları yüksek yoksa bilet fiyatları yüksek olduğu için mi seyirci sayısı düşük tavuk yumurta teoreminin bir başka boyutu bu.


Aslında fazla söze de gerek yok. Tribüne neden insanlar gitmiyor? Tuvaleti olmayan, stada gelmiş insanlara bir adet suyu 5 TL'den satan, girilemeyen, girilse de çıkılamayan acayip bir ülkeyiz. Ve tüm bu rezilliklere Avrupa'nın en yüksek 3. fiyatını istiyoruz.

Stadlara giden 11bin kişiyi tebrik etmekten başka birşey gelmiyor elden.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Fransa Yayın Gelirleri Dağılımı (2011-2012)

Fransa kendi içinden sürpriz bir şampiyon daha çıkarttı geçtiğimiz sezon. Kendini yeniden tanımlama ve konumlandırma konusunda elinden geleni ardına koymayan bir Paris SG'nin domina ederek kazacağı bir lige çomak soktu Montpellier.

Ligi şampiyon bitirmesine rağmen Montpellier yayın gelirlerinin dağılımında ancak 6. sırayı alabildi. Fransız modeli yayın gelirleri dağılımı belki de en adil diyebileceğimiz sistemlerden biri. 

  • Gelirin %50'si lige katılan 20 takıma eşit olarak dağıtılıyor. Takım başı 12,7 mio €. 
  • Kalan %50'nin yarısı takımın sezon içinde gösterdiği performansa göre -ki Montpellier bu sezon 18.2 mio € aldı- , 
  • %5 ise kulübün son 5 yıl içinde gösterdiği performansa göre dağıtılıyor. 
  • Geriye kalan %20 ise kulüplerin 5 yıldaki seyirci ortalamasına göre paylaştırılıyor.



Fransa sürpriz şampiyon çıkartma konusunda uzman bir lig. Hal böyle olunca son şampiyonun son 5 sezon performansında aldığı pay ancak yarım milyon € oluyor. Ayrıca küme düşen takımlara o sezon için performans primi verilmemesi de oldukça tartışılır. Bence güzel uygulama.

Hangi modelin daha iyi olacağını daha çok konuşacağız belki ama bizim en çok kazananımız bu liste de 9. sırada ancak kendine yer bulabiliyor.