23 Temmuz 2012 Pazartesi

Valencia Kim Olacak?


Önce ülke oturdu iki kutup üzerine, şimdi sıra Süper Lig'de. Gün be gün La Liga'ya daha da kötüsü Rangers düşürülmeden önceki İskoçya Premier Ligine doğru gidiryoruz.

Büyük takım olmak ile hakim takım olmak arasındaki farkı anlayabilmek için geçen süreci göz önüne aldığımızda, geldiğimiz nokta pek çok kişinin düşündüklerinin aksine bir yapı çıkmadı ortaya. Axe nasıl ki her reklamında alttan alta "sex satar" mantığını gözümüzün içine sokuyorsa, "Fenerbahçe" ve "Galatasaray" satar diyen medya da bu oyuna destek oluyor. Kapitalist yaşamın damarlarına kan pompalama görevini satış ve satış teknikleri görür. Önce size ihtiyacınız olmayan bir şeyi ihtiyaç gibi gösterir ve sonra bir bakmışsınız artık o sizin. Kapitalizm aslında metronun Levent durağında 50kr'a aldığınız suyu Taksim'de 1 TL'ye işemek gibi bir şey.

Futbolda da her zaman alan üretenden daha fazla prim yaptı. Çünkü üretmek hem emek ister hem de onu renkli sayfalara taşımak meşakkat gerektirir. Bir futbolcuyu A2 maçlarında izlemek, U19 -U17 turnuvalarını takip etmek gerekir. Romantiği en bol sporlardandır futbol. "Metin Ali Feyyaz"'lardan, Socrates'e, Maradona'dan Cruyff'a, Oğuz'dan, Tanju'ya romantizmi besleyecek pek çok unsur hala var çünkü.

Ama artık KAP'a yapılan bildirime kadar romantik pek çok taraftar. Çünkü altyapıdan çıkan gençler değil milyon €'lar arasında yıldızlar KAP'ta yerini alıyor.Ve bu yazının ilerleyen yerlerinde bilgiler aldığımız transfermart.com.tr'ye bakarak bir yazı yazılabiliyor bu yeni transferler hakkında.

Türkiye'de futbolun patronu eskiden Beşiktaş'ın patronu iken "ben bu oyunu bozarım" diyerek "2 takımlı lig isteniyor, biz bununla savaşıyoruz" mealinde açıklamalar ile barkovizyonlu sirkler düzenlemişti. Ama oyunu bozamadı. Hatta oynadığı yumağa dolanan kedi gibi kör düğüm oldu.

Bu gün ligimizde, bu yazıyı okuyan kaç kişi Fenerbahçe ya da Galatasaray 'dan başka bir şampiyon çıkacağını düşünüyor? Bu düşünce haksız değil? Bu şekilde düşünülmesinde sistemin alabildiğine bu iki takım tarafından iyi kullanılması da önemli.

Biraz önce bahsettiğimiz Transfermark sitesine göre  Süper Lig'de sezonun bu bölümüne kadar kulüplerin ödedikleri bonservis bedeli 51,4mio€ olarak belirlenmiş. 3 aşağı 5 yukarı doğru gibi. Fenerbahçe 10,8 mio€, Galatasaray ise 20,8 mio € bonservis bedeli ile 18 takımlı ligde toplam transferin %60'lık pastasını almış durumda.

Geçtiğimiz sezon dağıtılan 321mio$ naklen yayın gelirinin %25'i de bu iki takıma gitti. Galatasaray %13, Fenerbahçe ise %12 oranında naklen yayın gelirinden pay aldı.

Bu ekonomik göstergelere tek başına yeterli değil tabi ki. Beşiktaş'ın TT Arena'da oynama isteğinin de asıl sebebi olan bu iki kulübün Türkiye'nin en modern stadlarına sahip olması ve bunu paraya çevirmeside her geçen farkı açıyor.Fikret Orman'ın bütün çabası bu gelire ortak olmaktı. 

Hemen akıllara Kayseri Kadir Has stadyumu da gelebilir ama o stad bana eski doğu bloku ülkelerinde sadece güç gösterisi için yapılmış ihtişamından başka birşeyi olmayan o mimari denemeleri hatırlatıyor.

La Liga olma yolunda ilerliyoruz. Barça ve Real alınmış bir playstation turnuvası gibi sırada Valencia'yı kapma yarışı var ve pek çok takım bu gömleği giymeye, bir fırsatını bulursa da öndekilere çelme takmaya çalışacak.

Beşiktaş bu görüntüsü, Sven-Goran olayı, Altınsay kasırgası, yabancı stoperleri, Beşiktaş'ın çocuğu teknik direktörü ile o forma için yeterli olamayacağının sinyalini verdi.

Her sene bir futbolcusunu Galatasaray'a gönderen ve ardından sadece küfreden ama küfrettiği için kaptırdığının farkında olmayan ve farkında olmadığı için yine kaptıran Trabzonspor Şenol Güneş ile bu ligin Valencia'sı olmaya en yakın takım. Bursaspor ve Eskişehirspor ise ellerinden geleni yapacaklar gibi duruyor.

Rangers'ın küme düşmesi ile 2 takımlı tek lig haline gelen La Liga'ya benzemek bile fena değil. Ya bizim de bir Rangers'ımız olsaydı?

10 Temmuz 2012 Salı

Yerli Malı


Başkenti Bairiki olan Kiribati geçtiğimiz günlerde ihracat yapamadığımız tek ülke olarak haberlerde yer aldı. Taştan toprağa, tekstilden mücevhere bir çok ürün bu ülke üretilip dünyanın çeşitli ülkelerine gönderiliyor. Ancak başka ülkelerden gelen o kadar çok ürün var ki cari açık almış başını gitmiş. Gelişmiş ekonomileri bizim gibi gelişmekte olan ekonomilerden ayıran da zaten bu cari açık. Ürettiğinden fazlasını tüketiyorsun demenin ekonomicesi cari açık.

Futbolumuzda da hatrı sayılır bir cari açık söz konusu. Her sezon Süper Lige ortalama 50-55 arası yabancı futbolcu geliyor ama ülkeden yurt dışına tatil haricinde giden oyuncumuz bir elin parmaklarına bile yaklaşamıyor. Durum böyle olunca yine ekonominin bir diğer kuralı ortaya çıkıyor ve az olan değerlidir kurula ile yurt dışına transfer olan oyuncular boy boy haber oluyor. Fransaya giderken arkasından su dökeni çok olmuş olacak ki Umut Bulut ülkeye döndü. Umut Bulut'un gidişi sonrası Trabzonspor'da hücüm hattında hedef santrafor haline gelen Burak Yılmaz ise gol krallığı sevinci yaşadı.

Beşiktaş - Gaziantep maçında Tigana'nın sağ kanada yerleştridiği Burak'ı izlerken hemen telefona sarılıp İzmir'deki arkadaşımı aramış Burak üzerine konuşmuştuk. Telefonu kapatırken ortak kanı Beşiktaş'ın ve milli takımın uzun yıllar sağ kanat sıkıntısı yaşamayacağı şeklindeydi ki Konyaspor maçında eli ile düzeltip attığı gol sonrası hiç birşey olmamış gibi sevinmesi pek çok kişinin gözünden düşürdü Burak'ı.

Antalyaspor, Beşiktaş, Manisaspor, Fenerbahçe, Trabzonspor ya sonra?


Türkiye liginde gol kralı olmuş, oyun karakterini oturtmuş, iniş ve çıkışlarını belli bir standarta getirmiş, milli takımda süre almış bir futbolcu Burak. Ve bu futbolcu artık Trabzonspor'da oynamak istemediği bildirdi. Sözleşmesinde yazan madde ile bonservis ücreti de 5milyon€. Yani Hasan Ali Kaldırım'dan 500bin€ daha pahalı o kadar.

Peki talipleri kim Burak Yılmaz'ın. 5milyon €'yu kredi kartına 24 taksit ödemek isteyen Lazio ve Biliç'i teknik direktörlüğe getiren Moskova'nın Lokomotif'i.

Her ne kadar yukarıdaki cümlede bir küçümseme havası varsa da asıl anlatılmak istenen kendimizi gördüğümüz yer ile olduğumuz yer arasındaki fark.

Burak Yılmaz'ın bu transfer döneminde ki durumu bize gösterdi ki biz iyi bir lig değiliz. Biz genç futbolcular için sıçrama tahtası olmasından dolayı tercih edilebilecek bir lig değiliz. Biz en ufak sorununu kendi içinde çözen ve siyasetten icazet almayan bir lig değiliz.

Bir ülkede sezonun gol kralı ve aynı zamanda oynadığı oyun ile de ligin kare asına giren bir oyuncuya yurtdışından sadece 2 resmi teklif geliyorsa birşeylerin ters gittiğini kabul etme zamanı geldi de geçiyor.

Katar öncesi son durak hatta bazen Katar yerine ikame edilebilecek bir lige sahip olmak pek çoğumuzun uykularını kaçırıyordur. Temcit pilavı gibi her yazıda biraz değindiğimiz Finansal Fair Play'in ülkemiz takımlarını en fazla zorlayacak kurallarından biri oyuncu maaşlarının toplam gelirin %70'ini geçemeyecek olması. Durum böyle olunca yıllık 2milyon € verdiğiniz bir oyuncu için üretmeniz gereken değer 2,85milyon €.

Gol kralını bile pazarlama konusunda sıkıntı yaşayan bizler için Arda'nın Atletico'ya gitmesini küçümsemek ahmaklık ile dangalaklık arasında bir çizgi. Bu ülkenin en yetenekli ve gelecek vaad eden oyuncusu Atletico Madrid'e transfer olduğunda pek çok futbol sever Arda'nın gittiği takımı küçümsememiş miydi? Arda o sene UEFA kupasını kaldırdı ilk sezonunda.

Dev aynaları arasındaki yolculuğumuz devam edecek. Bazılarımız bundan sıkılıp gerçeklerin farkına varacak belki ama kafası kumda kıçı dışaırda olanların da kafalarını oradan kaldırmak gerekiyor.


Heerenveen'nin Bas Dost henüz 23 yaşında. Takımı ligi 64 puanla 5. sırada bitirip Avrupa Ligi playoff'u için vize alırken Bas Dost da 32 gol attı. Bir önceki sezon ise 13 gol bulmuştu. Hollanda gol kralını hemen 8milyon€ karşılığı Wolfsburg'a sattı.

Baktığımız aynadan gördüğümüz ile bize dışardan bakanın gördüğü aynı değil. Ya aynamız ya bize bakan hatalı.

21 Haziran 2012 Perşembe

Süper Lig Futbol Organizasyon ve Pazarlama AŞ

1 Temmuz kimileri için sadece bir tarih, kimileri için ise sadece maaş günü olabilir. Kimilerinin evlilik yıl dönümü, doğum günü de olabilir. Hatta kötü anıların büyük kayıpların hatırlatıcı bile olabilir. Ama Türkiye için 1 Temmuz yeni bir dönemin başlangıcıdır. Her yönüyle globalize olmuş bir iş yaşamının miladıdır. Yeni Türk Ticaret Kanunun ilk maddelerinin yürürlüğe gireceği tarihtir.

Yeni Ticaret kanunun da sağlanmak istenen şeffaflık, hesap verilebilirlik, gelişmiş ülkelerle aynı düzeyde ve formatta mali tablo sunabilme ve şirket ile çıkar ilişkisi içinde olan kişilerin haklarının korunması. Kanun madde madde tartışılır ancak Türkiyede ticaret 56 yıl önce hazırlanmış bir kanunla yürütülemez.

Türkiye aslına bakılırsa bir şirketler çöplüğü.Vergi daireleri kayıtlı 665.196 yane Limited ya da Anonim şirket var.Yeni TTK ile amaç burada gayri faal olanları, kar transferi ve para aklamak için kurulanları tasfiye etmek. Ama bugün Türkiye''nin 665bin197. şirkete ihtiyacı var. Yani "Süper Lig Futbol Organizasyon ve Pazarlama AŞ"'ye.

Futbol pastası büyüdükçe üzerindeki kremaya olan talep artıyor. Ama kremayı üretenlerin pastanın büyüklüğüne yetecek kadar kreması olmadığı için istediklerini elde etme şansı azalıyor.Böyle olunca herkes kaybediyor. Futbolcu parasını alamıyor, yönetici beceriksiz görünüyor, stada giden bakımsız stadyumda rahatsız bir 2 saat geçiriyor.

Süper Lig daha önce söylendiği gibi gereğinden fazla bir yayın gelirine sahip olsa da bu fazlalık Ligi gerçekten "süper" yapmak için kullanılabilir.

Öncelikle Süper Lig organizasyonu ve pazarlaması TFF'den tamamıyla ayrılmalı.TFF Süper Lig başta olmak üzere amatör branşlar ve alt yapılar ile birlikte neredeyse 20 tane ligin düzenleyicisi, istatistikçisi, gözlemcisi, savcısı ve hakimi durumunda. Buna milli takımlar da eklenince ortaya işin içinden çıkmak zor oluyor.

Öncelikle Süper Lig 20 takıma çıkartılıp bu 20 takımın tüzel kişiliğinin ortak olduğu bir Süper Lig AŞ kurulmalı ve her kulüp aynı oranda sermaye koymalı.

Ertesi sezon düşen 3 takım hisselerini, aşağıdan gelen takıma satmalı.

TFF, Süper Lig ile ilgili isim hakkı, yayın hakkı, organizasyon düzenleme haklarını bu şirkete devretmeli.

TFF, Süper Lig'e sadece cezalar ve hakem kısmında destek olmalı. Ayrıca yine tüm lisans işleri TFF üzerinden yürümeli. Yani TFF'nin hayır dediğini sahaya çıkamamalı. Ayrıca TFF tarafından spor yönetici programı oluşturulmalı ve adı ne olursa olsun tüm yöneticiler yılda en az bir kere hakem semineri gibi profesyoneller tarafından bilgilendirilmeli ve uyarılmalı.

Süper Lig'e katılacak takımlar TURMOB'un denetiminden geçmeden lige alınmamalı. Asgari şartlar, TFF, Süper Lig AŞ ve TURMOB'un ortak çalışması sonucunda belirlenmeli.

Yani bir nevi TFF idari üst kurul, TURMOB ile birlikte oluşturulacak kurul Mali üst kurul olmalı.TFF kulüpleri altyapı, tesis ve stadyum açısından mutlaka denetlemeli. Özellikle saha zemini konusunda sert yaptırımlar uygulamalı.

Süper Ligin yayın ve ticari haklarının pazarlanması AŞ tarafından yapılmalı.

Yayıncı kuruluştan gelen yayın geliri kulüplere dağıtılmadan önce o sezon için futbolcu ve teknik heyete ödenecek toplan tutarın %10'u bloke edilecek. Böylece ücretini almayan futbolcular için önceden bir fon ayrılmış olacak.

Sakatlık fonu adı altında bir sandık kurularak her kulüp futbolcunun yaşına, geçmişine göre prim ödeyecek. Futbolcu belli bir süreyi geçen sakatlık yaşadığında ücreti buradan karşılanacak.Örneğin Quaresma yıllık 3 milyon € kazanıyor ve 9 ay aktif olarak futbol oynuyor. Bu süre içinde aylık 333bin€ alması gerekiyor. 3 aylık bir sakatlık yaşadığı durumda 1milyon€ çöpe gidecek.

Tüm bu saydıkların bir anda aklıma gelenler.

Ancak burada en önemli kısım Denetim.Mevcut yapımızda kulüpler el kaldırıp indirilerek mali ve idari olarak onaylanıyorlar. Bu onay da onaylanacak kişinin verdiği bir kaç parça kağıda göre yapılıyor. 

TFF'nin hem savcı hem hakim rolünden çıkması gerekiyor. Süper Lig AŞ'yi sıkı bir şekilde denetlemesi, yine şirketin UEFA ve FİFA ile ilişkilerini düzenlemesi gerekiyor.

Ayrıca yine tüm kulüplere web sitesi zorunluluğu getirilmesi, bu web sitesinde 3 aylık dönemler halinde IFRS standarlarında mali tablolarını açıklama zorunluğu getirilmesi gerekiyor.

Şeffaflık ve hesap verebilirlik olmadığı sürece ne kadar kendimizi yırtarsak yırtalım Mendes yılda 18mio€ almaya devam eder. Bir oyuncuyu 3 kulübe satan iş bilirler ortadan kaybolur, kulübün kasasını kendi cebi kullanan yöneticiler var olmaya devam eder.

Bu statüde en başarılı örnek ise Premier League. Bir günde Premier League olamayız belki ama Süper Lig olmaktan bir adım öteye geçebiliriz.



18 Haziran 2012 Pazartesi

Beşiktaş'ı Feda Değil, Hesap Sormak Kurtarır

Sararmış, 11.04.1989 tarihli bir Milliyet gazetesine sarılmış bir halde geldi ilk Beşiktaş formam. Ne lisanslıydı ne de dünyaca ünlü bir markaydı üreticisi sadece biraz yünlüydü. Siyah beyaz çizgili formanın içinde biraz fazla kalsanız ter basardı. Kollarındaki lastikler o kadar sıkıydı ki formayı ağlaya ağlaya üstümden çıkarttığımda kızarmış etler çıkardı ortaya.

Sonra hayatımıza yavaş yavaş giren endüstriyel futbol nanesi içinde eriyip giden anılar oldu. Şimdi yarın öbürgün çocuğuma bir forma almak istediğimde sararmış gazete yerine Kartal Yuvası baskılı lüks bir poşetin içince civcivli ambalajla kaplı olacak. Ne şekilde sunulursa sunulsun, hangi arma olursa olsun bir taraftar için ona sahip olmak ayrıcalıktır.

Avrupa'dan 10 yıl sonra girilen yolda futbol her zaman bir kesmin yani halkın oyunu olurken, burjuvazinin de o halka ulaşmada en kısa yolu oldu. Futbol, onu oynayanlar, onu izleyenler ve onu yönetenlerden oluşan komples bir yapıya dönüştü. Ekonomik sınırları genişletme savaşında bir bomba bir kere de 100 kişiyi öldürüken ekonomik yaptırımlar ve yönlendirmeler bir nesli öldürdü. Bu ölüm köleliğin ikinci aşaması olarak adlandırabilecek bir havaya bürünürken, futbolun büyük patronları oyunun ticari ve itibarı yolunu yöneticlerden sonra tacirlere de açtı. Geçtiğimiz yıl sampiyonlar liginin naklen yayın hakları için televizyonlardan 885 milyon EUR para aldı UEFA. Bu tutar bile tek başına futbolun taraftar desteği olmadan var olmayacağının bir kanıtı.

Futbolda tacirlerin at koşturmaya başlaması halkın oyunu ile oynanan tehlikeli bir yapı halini aldı.Bir yer geldi ki artık halkın parası onları tatmin etmemeye başladı. O zaman futbolu halktan alıp bir üst sınıfa verme zamanı gelmişti. Chelsea'de gördüğümüz, futboldaki soylulaştırmanın zirve noktası oldu. Ne kadar parası olduğunu sadece harcadığı kadarı ile bilebilen bir adam geldi ve 80 sonrası yaşananların kısa filmini çekti.

Bosman futbolun bu hale geleceğini bilseydi o davayı yine de açar mıydı? İlk bakışta futbolcuyu kulübün kölesi olmaktan kurtaran bir karar gibi gözükse de Bosman davası futbolun paraya ile olan etkileşiminde etken madde halini aldı ve parayı futbol da tek gerçek haline getirdi. Parası olan düdüğü çalar.

Ülkemizde futbolu yönetenlerin kulüpleri ticari işletmeler gibi yönetmeye çalıştığını ama yeri geldiğinde ülkemizin popülist politikacılarına taş çıkartırcasına hareketlerde bulunduklarını görmek şaşırtıcı değil. Kulübü için zamanını ve işini bir kenara bıraktığını söyleyen pek çok iş adamı, kulüplerinde bakkalları olsa kasayı emanet etmeyecekleri adamlar ile çalıştılar. Çünkü futbol kulüpleri onlar için bir monopoliden fazlası değildi. Seçimle gelir, istedikleri zaman da gidebilirlerdi, yeter ki yeterli sayıda el kalksın.

Futbola bakış açısının bu olduğu ülkede Dağhan Irak'ın yazdığı gibi Seba bir istisnaydı ve bu gün onu özleyenlerin ona aşkı platonik bir aşktır. Seba yönetimi sürtünmesiz, pi sayısının 3 alındığı bir ortamda çözülen problemler gibiydi. Normal şartlar altında değildi futbol. Bu gün tshirtlerin üzerine basılan ve fedakarlığın sadece taraftardan beklendiği bir Feda arayışı içinde Beşiktaş.

Beşiktaş taraftarının 1 sezondaki dönüşümü izlediğimizde bunun futbolun tüm para çarkları için gerekli olduğunu anlarız. Sevinmek için sevmediğini söyleyenlerin Quaresma seyretmek için sevmeye başlaması stadın büfecisinden, gazete sahibine, bahis mafyasından, yayıncı kuruluşa kadar herkesin istediği şey.

Feda diyerek ne isteniyor Beşiktaş taraftarından? Dekoder alsın,forma alsın, kombine aldın.Yani düzen bozulmasın. Aynen devam etsin.

Beşiktaş'ın sloganı Feda ama feda edilen kim? Bunu sormalı zihinler? Bu takım düzlüğe çıkınca ne değişecek? Her gün bir futbolcudan tebligat ya da haciz belgesi geliyor Beşiktaş'a. Sezonun ilk 9 ayında bu tebligatların ve noter masraflarının Türk Lirası karşılığı 1 milyon. Yani önümüzdeki sezon ManUtd'da forma giyecek Kagawa'nın onu 20 milyon €'ya satan B.Dortmund'a maliyeti. Hem de menajerlik giderleri dahil.

Bugün Feda tshirtü alan, almak isteyip alamayan yarın Japonya'dan adı sanı duyulmamış bir futbolcu geldiğinde mırın kırın edecek mi?

Feda'nın içini doldurmak yerine tshirtün üstünü doldurmayı tercih etmek olsa olsa bir pazarlama hamlesi olur o kadar. Çünkü Beşiktaş'ta sadece Feda'eden de edilen de taraftar.

Futbolun toprak sahalara, yarı yarıya maç izlemelere dönemesi tabi ki imkansız. Eğer biz taraf isek zaten onun başarısını görmek için onu diğerlerinden ayırdığımız için tarafız. Ama Feda'yı Egemen değil  Ahmet Amca yapacak. İbrahim Toraman 1 feda ederken mahallendeki manav Hüseyin var ya o 2 feda edecek.

Futbol dünyanın en güçlü silahı ve Beşiktaş bu silahı şakaklarına dayamış durumda. Bu yazıyı okuyup kombine almak zaten taraftarın görevi diyenler olacak. Peki bu görev Yıldırım Demirören başkan olunca başka, Fikret Orman başkan olunca farklı mı oluyor? Eğer bu görev ise ki bunun yazılı bir kuralı yok ama genel kabül görmüşü diyelim geçen sezon görevini yerine getiren kaç kişiydi?

Feda %100 ve saf bir taraftar projesidir. Feda edip etmemek taraftarın vicdanındadır. Bugün Feda, Beşiktaşı kurtulmaz belki ama rahatlar. Beşiktaş'ı kurtaracak olan hesap sormaktır. Carvalhal'ı neden gönderdin demektir. Yıldırım Demirören ibra edilirken neden salondan çıktın demektir. Neden Samet Aybaba demektir. Belki hepsinin mantıklı ve makul cevapları vardır ama cevap için ilk şart sorudur.

Ya soru sormaz, hesap sormaz yeni bir Seba diye umut ederiz, ya da hesap sorar yanlışı baştan önleriz.

Beşiktaş'ı hesap sormak kurtarır.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

İtibar Yönetimi:Avrupadan Men.


Alışılanın ve ülkemizdeki genel teamüllerin aksine Beşiktaş’ın 5 yıl süre ile ertelenen bir yıl Avrupa kupalarına gitmeme cezası, ağırlaştırılarak önümüzdeki sezon için uyguamaya alındı. Ayrıca Bursaspor ve Gaziantepspor’da bu süreçten bir yıl men ile çıktılar.

Bundan daha yakşalık bir ay önce çiçeği burnunda başkan Fikret Orman UEFA Disiplin Kuruluna savunma vermiş ve kabul edilebilir bir ceza almıştı. Ne olduysa bu süreçten sonra ajanslra düşen küçük bir haber ile oldu. Beşiktaş konusunda ki karara UEFA Disiplin Müffetişi itiraz etmişti.

UEFA uluslar arası kulüp organizasyonlarına katılacak takımlara bir lisans veriyor. Bu lisans sahibi kulüp Avrupa Kupalarında ülkesini temsil hakkını tescillemiş oluyor. Bu lisansta bir takım kriterler var. Sportif kiriterler, tesis yeterlilik kriterleri ve kabus gibi üzerimize çöken demek isterdim ancak yıllardır geliyorum diyen finansal kriterler. 

Bu finansal kriterler Finansal Fair Play kadar kapsamlı ve teknik bilgi gerektirmiyor. Nedir o kriterler?
  •  Devlete ve vergi otoritelerine vadesi geçmiş vergi borcu olmayacak.
  •  Diğer spor kulüplerine vadesi geçmiş futbolcu alışverişinden kaynaklı borç olmayacak.
  •  Hiç bir futbolcuya vadesi geçmiş borç olmayacak.
Bu süreçte yukarıda sayılan her madde Beşiktaş için geçerli.

Defalarca affedilmesine rağmen ödenmeyen prim borçları. Tabata ve İsmail Köybaşı transferlerinden dolayı Gaziantep Spor Kulübü Derneğinin Beşiktaş ve Yıldırım Demirören için başlattığı icra. Futbolcuların FIFA uyuşmazlık kurulundaki alacak arayışları.

Tüm bu sayıları mali tablolarda görmek mümkün. Ancak şirketlerin mali tabloları gerekli düzeltmelerin yapılması sonrasında yayınlanıyor. Hal böyle olunca Avrupa Kupalarında mücadele edecek tüm takımların mali tablolarını incelemek ve onlara lisans vermek için süre kalmıyor. Bu ksıtlı zamanı değerlendirmek adına UEFA bu bilgiler için kulüplerden beyan istiyor.

Beşiktaş yönetim kurulunda imza yetkisine sahip bir yetkili “Develte vadesi geçmiş borcumuz yoktur” yazıyor ve altını imzalıyor, keza diğer spor kulüpleri için de aynı yol izleniyor. Ancak iş futbolculara olan borca gelince iş orada değişiyor ve imzayı atması gereken futbolcu oluyor. Örneğin Fabian Ernst’in önüne üzerinde “Vadesi geçmiş alacağım yoktur” yazılı bir kağıt geliyor ve Ernst bunu imzalıyor. Peki neden imzalıyor orası muamma ancak hiç bir futbolcu bunu imzalamayıp zaten alamadığı parayı daha da riske atmak istemez. Daha sonra mali tablolara bir bakıyoruz ki Ernst FIFA’ya alacakları için başvurmuş.

Burada önemli olan UEFA  Müffetişinin Fikret Orman ve ekibinin savunmasından tatmin olmaması. Bu cezanın bir sonraki adımı transfer yasağı olabilir.

Asıl önemli kısım ise yalan beyan. Dediğimiz gibi lisans için verilen belgelerin yanlış ve yanıltıcı olduğu için ceza aldı Beşiktaş. Zaten bilgiler doğru olsaydı lisans alamayacak ve Avrupaya gidemeyecekti. Bu durumda yerel ligde sezonu Beşiktaş’ın altında bitiren kulübün kupalara gitme hakkı elinden alınmış oldu. Beşiktaş UEFA nezdinde yalancı konumuna düştü.

Beşitaş’ın son beş yıldaki toplam zararı 327milyon TL, bunu 84 milyon TL’si son dokuz ay içinde oluştu. UEFA’dan gelen men haberi ile hisseler %9 orannda değer kaybetti. Sosyal paylaşım sitelerinde taraftarlar, basın önünde yönetim kurulu üzüntülerini dile getirdi. Ancak Beşiktaş’ın bir günde bu pozisyona geldiğine inanmak saflık olur. Yıldırım Demirören’e açılacak davalardan bahsediliyor ancak unutmamak gerek ki Dernek başkanı olarak da AŞ Yönetim kurulu başkanı olarak da Yıldırım Demirören ibra edildi. Davanın sonuç getirmesi zor görünüyor. Ayrıca Beşiktaş’ın 400 milyon TL olan borcunun 100 milyon TL’si Yıldırım Demirören’e.

Beşiktaş bugüne kadar hep günü kurtaracak önemler aldı ve bu güne geldi.  “Yeter Yıldırım Demirören” tezahuratları “Şımart bizi başka, çıkart bizi baştan” pankartlarına evrildiği süreçte Quaresma transferini mali tablodan bağımsız düşünen, 10 milyon € maliyetin sadece forma satarak amorti edileceğini düşünen taraftar da en az Yıldırım Demirören kadar dahli yok mu bu işte?

Bu ceza sonrası alacakları karşılığında bedava takımdan ayrılmak isteyecek pek çok futbolcu olabilir.  Bu “Beşiktaş’ın çocuğu” olmayanlar gitsin diyerek geçiştirilecek birşey değildir. Profesyonel hayatta şirketlerin kar kadar önemsedikleri bir başka değer de “itibar” çünkü. Bazı firmalar “itibar yönetimi” için ciddi çalışmalar yapıyor ve önemli paralar harcıyor. Bir spor kulübü için ise sportif başarı karşısında kazanılan “itibar” maddi değeri peşinden sürüklüyor. Siz başarı kazandıkça itibarını artıyor, artan itibar size yeni taraftar, yeni taraftar size maddi güç sağlıyor. O yüzden bir spor kulübün “itibarını” en az maddi kaynakları kadar dikkatli yönetmesi gerekiyor.

Genel işletme biliminde şirketlerin sürekliliği esastır. Kişilerden, başkanlardan, yönetim kurulu üyelerinden bağımsız bir sürekliliği vardır. O yüzden bugün hayatını kulübe feda edenler de Beşiktaş’ı egolarına feda edenler de bu kulübün bünyesinden çıkmıştır. O yüzden reddi miras şansı yoktur ve tüm maddi ve manevi sorumluluğu bir başkandan bir diğer başkana geçer.

Aslında olayın bir de pozitif yönüne bakmak lazım. Artık gereksiz kamburlardan, fahiş ücretlerden, yüksek bedelli kiralardan kurtulma vakti. Avrupada olmayacak olmanın bazı operasyonları kolaylaştırıcı bir etkisi olacak.

Bir sezon Avrupada olmayacak Beşiktaş’ı forması ligde önümüzdeki sezon yine Avrupa’ya katılmayı zorlar.
Peki iyi bir projeksiyon ile Beşiktaş bu süreçte neler yapmalı.

  • Futbolculara ödenen ücret yarı yarıya azaltılmalı. Sezonun ilk dokuz ayında gelirlerin %70’i futbolcu maaşlarına gitti.
  • 21 yaşın üzerinde futbolcu alınmamalı.
  • Avrupa Şampiyonası’nın değer şişirici etkisinden uzak durulmalı. Bir futbolcunun en değerli olduğu zaman.
  • Quaresma ve Almeida bu değer artırıcı etkiden yararlanarak Avrupa Şampiyonası sonrası hemen satılmalı.
  • Transferlerde bonservis bedeli ödenmemeli.

Eğer bunlar yapılırsa bu men cezasının bir şekilde faydası olabilir Beşiktaş’a.  Bazen şoka giren hastayı kendine getirir bir tokat. İşte bu ceza öyle birşey.