31 Mayıs 2009 Pazar

İyi ki Oradaydım

#3

14-NİSAN-2000 (Beşiktaş - Galatarasay)



Pek çok Beşiktaş taraftarı o maçı hatırlamak istemez. Ama ben iyi ki o maçtaydım. Brigel yönetimindeki Beşiktaş 12 maç arka arkaya kazanmış ve Galatasaray karşısına çıkmıştı.

Herşey güzel başlamıştı, 29. dakikada Şifo Mehmet Beşiktaş'ı 1-0 öne geçirmişti. O dakika itibari ile maç Beşiktaş yarı sahasında oynanmaya başlamıştı. Ta ki 80. dakikaya kadar. İstanbulspor'dan aldığımız Halilagiç, sıkıştığı bir pozisyonda Fevzi Tuncay'a geri pas verdi, top yavaş yavaş Fevzi'ye doğru gitti, Fevzi ayağını savurdu. O anda zaman durdu. Top Fevzi'nin ayağının yanından tıngır mıngır kaleye doğru ilerledi ve çizgiyi geçti. Kimse ne olduğunu anlamadı. Golden sonra ilk hatırladığım maça beraber gittiğim arkadaşımın suratına boş boş baktığım ve bir süre sonra da olduğum yere çöktüğümdü.
O gün ben dahil herkes Fevzi'ye küfretmiştik ama televizyon başına geçince hata ettiğimizi anladık.
Beşiktaş tarihinde kaybedilmiş pek çok final niteliğinde maç var. Ama yıllar geçsede unutulmayacak bir kayıptı bu.
İyi ki oradaydım..
#2

04-AĞUSTOS-2001 (Beşiktaş - A.C. Milan)


O akşam çok ama çok güzeldi. Bir efsaneye son görevimizi yapmak için oradaydık. Onunla 4 şampiyonluk görmüştük. Vakti geldiğinde "hadi bana eyvallah" demeyi bilenlerdendi. Beşiktaş yönetimi ve Fatih Terim ona güzel bir jest yapmışlardı. O yaz sıcağında tribünde yerimizi aldık. Ve maç başladı. Fatih Terim yönetimindeki Milan'ıda sahada görmek "bir taşla iki kuştu" bizim için. İlk yarıda, sezon öncesi futbolundan farklı bir futbol vardı sahada. Kendimizi kaptırmışız maça. İlk 45 dakika bitti. Milan'lı futbolcular soyunma odasına doğru yöneldi, biz de tam yerimize oturacaktık ki, ışıklar söndü. Yüzlerce çocuk ellerinde mumlarla sahaya girdi. Kapalı tribünde yıldız yağmuru başladı. Milan'lı futbolcular ve biz neden orada olduğumuzun farkına vardık bir anda. Stad hoparlörlerinden Kayahan'ın "Bizimkisi Bir Aşk Hikayesi" şarkısı çalmaya başladı. Şarkı yarıda kesildi ve bu sefer stad korosu sahne aldı ve hep bir ağızdan "Samanyolu"nu söyledik.

Mehmet Özdilek'i uğurladık. Bir yıldız kaydı yeşil sahalardan.
İyi ki oradaydım...
#1

24-EKİM-2007 (Beşiktaş - Liverpool)

"Anlatılmaz yaşanır" tadında bir geceydi. Nişantaşından yürüyerek stada giderken "en kötü Gerrard'ı izlerim" diyordum içimden. Maçın çoğunu izlemedim, taraftarları izlerken. Bobo'nun vuruşunun çizgiyi geçmesi ile dalgalanan tribün sakinleştiğinde golden önceki yerimde değildim. O maçtan sonra gittiğim pek çok maçta, o geceki atmosferi aradım ve bulamadım.


Liverpool'u yendik o gece ve taraftar bir maçı nasıl alır şahit oldum tekrar.

İyi ki oradaydım...

30 Mayıs 2009 Cumartesi

O bir mucit...Helenio Herrera

İtalyan futbolunun sıkıcılığı ona mal edilmiştir hep. Yarıda bırakılan maçların müsebbibi O'dur herkesin gözünde. Ama o kariyeri boyunca 16 kupa kaldırmış bir teknik adam, o Helenio Herrera.
Arjantin'de doğan, İtalya'da ölen bir Fransız. Küçük yaşta Arjantin'den Fas'a ordan ise Fransa'ya göç eden bir ailenin çocuğu Herrera. Futbola 1931 yılında başlayan, 15 senede 9 takım değiştiren ve sıradan bir futbolculuk kariyeri olan Herrea, teknik adamlığa, futbolu bıraktığı kulüp olan Puteaux'ta başladı. Ardından Stade Français'i çalıştıran Herrera 1948'te İspanya'ya ayak basıyor ve Real Valadollid ile sözleşme imzalıyordu. Burada geçen bir sezonun ardından başkentin yolunu tutan Herrera, Atletico Madrid'in başına geçti. İlk sezonu boş geçen Herrera, sonraki 2 sene ardarda şampiyonluğa ulaştı ve kariyerindeki ilk şampiyonlukları burda kazandı.
Daha sonra Malaga, Deportivo, Sevilla ve Belenenses'i çalıştıran Herrera, 1958'te Barcelona'nın başına geçti. Burada geçirdiği 2 sezondan 2 İspanya Ligi Şampiyonluğu, 2 İspanya Kupası ve o zamanki adıyla 2 Fuar Şehirleri Kupası kazandı. Barcelona böyle başarılar kazandıran hocasını yıldız futbolcusu Ladislao Kubala'ya tercih etti.

Barcelona'daki başarıları sonrasında 1955'te İnter'i satın alan Angelo Moratti'nin 8. teknik direktörü olarak 1960'ta İnter'in başına geçti. İnter'de 3 İtalya Ligi Şampiyonluğu, 2 Avrupa Süper Kupası, 2 Şampiyon Kulüpler Kupası ve 1 İtalya kupası kazandı.

2 Şampiyon Kulüpler Kupası ardından kendisine yöneltilen "İtalya'nın en popüler insanları sıralamasında kendinizi kaçıncı sırada görüyorsunuz?" sorusuna "Sohpia Loren'in ardından 2. olarak görüyorum çünkü onun vücudu benimkinden güzel." cevabını vermiştir.

Herrera kendi kazandıklarının yanında İtalyan futboluna, dolayısıyla dünya futboluna da pek çok şey kazandırdı.

Lakaplar herkese kolay kolay verilmez Avrupa'da, bizdeki gibi çok fazla "İmparator" ya da "Kral" yoktur. Herrera'ya verilen isim ise "il Mago"'ydu, yani sihirbaz.

"Catenaccio" onun futbol dünyasına armağınıdır. İtalyanca anlamı "asma kilit", en basit anlatımıyla 5-3-2 dizilişi diyebiliriz bu oyun tarzına. Katı bir defans ve fırsatı yakaladığında yapılan hızlı ataklar. Bu günlerde varlığını yitirmiş bir liberonun önünde 2 stoper ve katı bir adam markajı. Her ne kadar bu futbol tarzı herkese itici gelsede İtalya'nın sürekli Dünya Kupası başarıları ve Yunanistan'ın Avrupa Şampiyonluğu bu futbol tarzının işe yaradığını gösteriyor.

Herrera'ya göre "catenaccio"nun sıkıcı gelmesinin sebebi onu uygulayanların defans oyuncularını hiç ileri yollamayarak kötü bir Herrera taklidi olmalarından kaynaklanıyor.
Herrera'nın dünya futboluna tek kazandırdığı şey "Catenaccio" değil, şimdilerde tüm dünyada uygulanan maç öncesi kamp olayını İtalya'da uygulayan ilk teknik adam. Katı disiplini bazen insanı yönlerinin sorgulanmasına yol açmıştır. AS Roma'yı çalıştırırken doktorların kalp rahatsızlığı olduğunu bildirdiği Taccola'yı maçı izlemesi için Cagliari'ye götürmüş ama maçtan bir gün önce sabahki antremana çıkarmıştı. Taccola maçı izledikten sonra ateşlenmiş ve bir süre sonrada ölmüştü.

Fransa, İspanya ve İtalya milli takımlarını da çalıştıran Herrera bu konuda bir rekora sahip, 3 farklı milli takım çalıştıran pek çok teknik adam var ama Fifa Sıralamasında ilk 10'a giren 3 milli takımı çalıştıran tek teknik direktör.

1910'da Arjantin'de doğup, 1997'de İtalya'da öldü Herrera. Onlarca kupaya rağmen tartışıldı, tenkit edildi ve asla "Ben ders almam, ders veririm" demedi.

21 Mayıs 2009 Perşembe

Çok Haber Yalansız Olmaz..

Türkiye'de insanlar gazete okumaya son sayfadan başlar. Sezon içinde bu sayfalar nispeten çekilir haldedir. Spor yazmasalarda yazacak bir skor vardır. Ne kadar istemesekte, sevmesekte, yazılanlar bir gerçeğin üstüne resmedilmiştir. Skorun üstüne.


Ama gel gör ki sezon biter, maç olmaz, futbolcular Bodrum'da orda burda tatil yapar, başlar gazeteler son sayfadan okunmaya devam etsin diye bombalamaya. İnanmak isteriz yazılanlara, bir iki kere kendimi ManUtd yada Barça taraftarı gibi hissettiğim oldu. Ama sonra baktım ki ben bir Türk takımının taraftarıyım ve ülkemizde oynayacak oyuncuları maalesef gazeteler belirlemiyor. İstisnalar var tabi ancak gelen yabancıların çok azı ligimizde kalıcı olabidi. Ülkemizde oynayıp üst düzey bir ligin kabur üstü takımına giden oyuncu sayısı çok az hatta şimdi düşündüm de Ronny Johnsen, Okocha, Baliç, Geremi, Högh'ten - ki o zaman Chelsea bugünkü gibi değildi- başka oyuncu gelmiyor aklıma.
Ülkemize gelen kalitesiz yabancıların etkisi gazetelerin asparagas transfer haberlerinden az. Bu bile başlı başına yabancı futbolcu oynatmanın kurallarının yeniden düzenlenmesi gereğini ortaya koyuyor.
Ben demiştim demek için bir kaç başlık atmak istiyorum. Bakalım aşağıdaki başlıklar size tanıdık gelecek mi?
Ronaldinho Tamam...
Aziz Yıldırım'ın kurmaylarına bitirin talimatı verdiği Ronaldinho'nun Roberto Carlos'u aradığı ve "Hemen gel kral olursun" cevabını alınca Milan'lı yöneticilerden kolaylık istediği ve olumlu yanıt aldığı öğrenildi.

Rijkaard, Shevchenko'yu istedi...
Galatasaray'ın yeni hocası Rijkaard, Adnan Polat'a Shevchenko çok faydalı olur dedi. Ayrıca Rijkaard'ın çocuklarının okulu için arayışta olduğu öğrenildi. Crespo Galatasaray dedi...
Galatasaray'ın 6 senedir peşinden koştuğu Crespo, bilgi almak için aradığı Delgado'nun "Gel ortam manyak her türlü eğlence var İstanbul'da, hem hocalar da bize hasta, her türlü ilk 11 oynarsın" cevabı karşısında "Tamam" dedi.

Romario Trabzon'nun...
Trabzonun prensipte anlaştığı Romario "Sambanın bana her yerde yeteceğini düşünüyordum ama şimdiden kol bastı derslerine başladım" dedi.

Yukarıdakiler gibi yüzlerce başlık atılacak. %99'u fos çıkacak. Futbol ile yeni yeni haşırneşir olan, 2 rengi diğer renklerden ayırmaya başlayan gençler Türk spor basına güvenlerini daha başlangıçta yitirecekler.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

YouTube ve Türk Futbolu


Bu yazıyı okuyorsanız internettin öyle ya da böyle yanından geçmişsiniz demektir. Malüm devir artık "iletişim devri", ister istemez bir yerinden bulaşıyorsunuz. İçerik açısından oldukça zengin internet bildiğiniz gibi. Binlerce bilginin depolandığı bir alan. Bomba yapmayı öğrenip teröristte olabilirsiniz, quantum fiziği ile ilgili binlerce şey de öğrenebilirsiniz. Ama bunun kararını siz verirsiniz. Terörist mi olmak istiyorsunuz bilim adamı mı, karar sizindir. Birey olarak vereceğiniz kararlara karışmak için can atan binlerce insanın bulunduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. İnsan hayatına müdahale etmek sıradan bir iş.

Türkiye'de birileri Youtube'daki videolardan rahatsız olmuş ve yine benim adıma gidip şikayet etmiş. Youtube'tan etkileneceğimi, bir kaç zibidinin yüklediği videonun benim olumsuz davranışlar sergilememe neden olacağını düşünmüşler sağ olsunlar.

Türkiye'de futbola başlama yaşı oldukça yüksek profosyonel anlamda. Bir çocuk, 11 kişinin aynı formayı giydiği bir sahada olmak için 12-13 yaşını beklemekte. Bu geç başlangıç öğrenmede dirence neden oluyor ve çocuklar A takıma çıktıklarında, teknik adamlar futbolcuların temel bilgilere sahip olduğu düşünüp ona göre yükleme yapıyor.

A takıma gelene kadar yarı-profosyonel hocalar tarafından eğitilen geleceğin futbolcularının çoğu A takım göremeden başkalarının kararları ile okul için futbola veda ediyor. Kendine gelecek olarak yeşil sahayı seçebilenler ise hocaların bilgisi ve vizyonu doğrultusunda geleceklerini çiziyorlar.

Sıradan bir okul takımında oynarken kaleye çektiğim şut dışarı gittikçe hoca saha etrafında tur cezası verirdi. Şut atmak yasaktı bir nevi, ya kaleyi tutcaktı ya da saha etrafında turlanacaktı. Ben ikisinide seçmedim, şut atmadım.

Youtube'u kapattıran zihniyetle, saha etrafında tur attıran zihniyet bence aynı. Vizyonsuz bir bakış. Şut atmak yasak, youtube yasak, çalım atmak yasak, blogspot yasak. Nasıl ki youtube a bir şekilde giriliyorsa, bir şekilde çalım atan ve şut çeken futbolcularımızda oluyor. Onları da bu kalitesiz futbol ortamında yıldız olarak sunuluyor. Arda neden şut çekemiyor? Toraman topu neden oyuna sokamıyor? Selçuk neden ayağa pas atamıyor? Bunların sorumluları ne kadar futbolcuların kendisiyle bir o kadar da altyapıdaki hocaları.

Galatasaray'da Arda ve Sabri, zaman zaman Aydın, Fenerbahçe'de Semih Şentürk altyapıdan yetişen oyuncular. Ki bunlar altyapının en iyileri ki A takımda kendilerine yer bulabilmişler. Beşiktaş'ta ise en iyi ihtimalle Batuhan gelecek sezon takıma katılacak.

Zihniyet aynıdır. İnterneti yasaklayan zihniyet ile şut atmayı yasaklayan zihniyet aynı tornanın ürünüdür.

15 Mayıs 2009 Cuma

Endüstriyel Tokat



Endüstriyel futbola karşı değilim, karşı gelsem kimin umrunda o da ayrı. Milyonlarca insanın takip ettiği, üzerine bahisler oynadığı, forma aldığı, bilet aldığı, bardak aldığı, yani kısaca üstünden milyonlarca Euro kazanılan bir sporun endüstriyel olmaması kaçınılmaz. Neden kimse endüstriyel hentbol'dan ya da endüstriyel eskirimden bahsetmiyor. Ayrıca endüstrileşmenin nereden geldiği de çok önemli. Kulüpler kurumsallaşıp birer aktif oyuncu oluyorlarsa faydalı bile olabilir, ancak kulüpler para babaları tarafından adeta gasp edilircesine ele geçirilir, bir ego tatmin ve kara para aklama merkezine dönüştürülürse sonuçta kaybedenin kulüp ve taraftar olacağı kesin.

İstisnası yok mudur tabi ki vardır. Kimi durumlarda büyük firmalar sponsorluk adı altında kulübe sadece para aktarmakta ve eğer kulüp yönetimi parayı efektif kullanırsa başarı uzak değildir. Bunun öyle bir örneği var ki "ey endüstriyel futbol sen adamı vezir de edersin rezil de" cinsinden.

Parma A.C. ! Parmesan peyniri ile övünen bir halk şehrinin futbol takımı ile de övünmeye başladı 1990 yılından itibaren. 1913 te kurulan futbol takımlarının başarıyı yakalaması 77 yıl sürdü. İlk kurulduğunda adı Parma'da değildi. Şehirdeki simgelerin kısıtlı olduğunu da anlıyoruz o yıllarda, parmesan ve Giuseppe Verdi var sadece. Verdi , İtalya opera sanatının en önemli temsilcilerinden biridir. Eserleri tüm dünyada en çok sahnelenen opera bestecisi de diyebiliriz. 1813'te La Roncole başlayan yaşamı, 1901'de Milano'da sona erdi.

Temmuz 1913 'te kurulan kulübe "Verdi Football Club" adı verildi. Sanatın hayata bu denli nüfuz etmesi, kitleleri etkilemesi, bir futbol kulübüne bir sanatçının adının verilmesi oldukça ilginç. Türkiye'de Sivasspor yerine Aşık Veysel Spor Kulübü olur muydu, ya da 1984'te Kırşehir Spor kurulurken Neşet Ertaş Futbol Kulübü ismi hiç düşünülmüşmüydü? Gerçi İtalya'da da bu sanat sevgisi sadece Temmuz'dan Ekim'e kadar sürdü ve Ekim 1913'te kulüp adının "Verdi" olan kısmını "Parma" olarak değiştirdi ve "Parma Football Club" oldu. Verdi, ne adı bir kulübe verildiğinde yaşıyordu ne de Kulübün adı değiştiğinde. Yine de güzel bir jest.

Parma ilk kez 1919-1920 sezonunda Emilian Şampiyonasına dahil oldu ve ilk sezonunda terfiyi son maçta kaybetti. Bu Parma için iyi bir başlangıç sayılabilirdi. 1924-1925 sezonunda Bölgesel Lige terfi eden Parma, 3 sezon burda mücadele ettikten sonra 1928-1929 sezonun sonunda Seria B'de mücadele etme şansını yakaladılar.

1930'da kulüp adını bir kez daha değiştirdi ve A.S. Parma adını aldı. 1932 yılında kötü bir performans gösteren Parma, küme düşmesine rağmen bölgesel lige değil yeni kurulan Seria C'ye adını yazdırdı.9 sezon geçirdiği Seria C'den sıkılan Parma 1942 de Seria B'ye terfi etti.

2. Dünya Savaşı nedeniyle 2 sezon liglerde maç yapılmadı. Hayat düzene girdikten sonra 3 sene Seria B'de mücadele eden Parma, 1948-1949 sezonunda tekrar Seria C yolunu tuttu. Seria C'nin gediklilerinden olan Parma 4 sezon geçirdiği ligten Seria B'ye 1953-1954 sezonunda yeniden yükseldi.

1954-1955 yılında Parma Seria B'de kendi rekorunu kırdı ve ligi 9. bitirdi. 1919'dan beri en yüksek lig derecesini aldı. Seria B'ye dikiş tutturmuş gibiydi Parma. Bu periyotta Ivo Cocconi 308 kere forma giyerek kulübün en çok forma giyen oyuncu rekorunu kırdı.

Parma ilk uluslararası maç deneyimini 1960-1961 sezonunda Coppa delle Alpi'de yaşadı. Alp Dağlarının uzandığı ülkeler arasında 1960'da başlayıp 1987 yılına kadar süren Coppa delle Alpi'de Parma, ilk maçını İsviçre'nin Bellinzona takımı ile yaptı. 1964-1965 sezonunda son sırayı alınca Seria B'ye veda eden İtalyan ekibi Seria C'ya ardından da Seria D'ye düştü.

1967-68 sezonunda akıllarına dahiane bir fikir geldi ve takımın adını bir kez daha değiştirler. Huzurlarınızda A.C. Parma. 1969 yılında ise şehrin diğer takımı A.C. Parmense ile birleştiler. Bu arada yöre halkının takımlarına isim koyma başarısı ile ancak "Bağlar Vural Spor" yarışabilir.

Parma için asansör takım dersek pek yanılmış olmayız. Kocaelispor ve Sakaryaspor gibi bir misyonu üstlenmişti Parma. 1972-73 sezonunda Seria B'ye tekrar çıkan Parma'da işler iyi gidiyor gibiydi. Ligi 5. bitirip, kendi rekorlarını 4 basamak daha geliştirdiler, ancak sonraki sezon tekrar Seria C'ye düştüler. 1978-79 sezonunda Triestina ile playoff finalinde karşılaşan Parma, şimdi Milan'ın teknik direktörlüğünü yapan Carlo Ancelotti'nin 2 gol attığı maçta Seria B'ye yükseldi. O zaman teknik patron Paolo Maldini'nin babası Cesare Maldini'ydi.

Ama baba Maldini takımı Seria B'ye tutunduramadı ve 1 sezonluk Seria B ziyareti sonrasında takım alışık olduğu yere, Seria C'ye döndü. 1984'te teknik direktör Perani ile bir kez daha bir sezonluk Seria B deneyimi yaşayan Parma 1987-88 sonuna kadar Seria C'de mücadelesini sürdürdü.

O sezon takımın başında ünlü İtalyan futbol adamı Ariggo Sacchi vardı ve henüz teknik adam olarak pek ünlü değildi.

Seria B'de sadece 2 sezon geçirebildi Parma ve bu sürede 3 teknik adam değiştirdi. 1989-1990 sezonunda takımın başında Türk Futbolseverlerin yakında tanıdığı Nevio Scala vardı. 1989 yılında başladığı görevindeki ilk sezonunda takımı tarihinde ilk kez playofflardan Seria A'ya taşıdı. 1990 yılının Mayıs ayının 27'sinde Reggiana ile yaptıkları maç 2-0 kazandı. Golleri Osio ve Melli kaydetmişti.

1990-91 sezonunda Sarı-Mavililer ilk Seria A mücadelesini Juventus'a karşı verdiler ve sahadan herkesin beklediği gibi mağlup ayrıldılar. Herkes bu asansör takımın katları şaşırdığını, birinin yanlışlıkla Seria C tuşu yerine, Seria A tuşuna bastığını düşünüyordu. Ancak 15 dün sonra Maradona'lı Napoli'yi 1-0 la geçerek tüm futbol kamuoyunu şaşırtmayı başardılar. Artık Parma şehrinin sadece parmesan peyniri ve Verdi'si yoktu. Bunlara A.C. Parma'da eklenmişti.

Parma'nın bu başarısı bölgedeki en büyük süt ürünleri firmasının da gözünden kaçmamıştı. Kulüple hemen hemen aynı adı taşıyan, Tanzi Ailesinin sahibi olduğu Parmalat firması sponsorluk karşılığında kulübün %45'ine sahip oldu ve Parmalıların deyimiyle "Altın Periyot" başladı.
Endüstriyel bir el tarafından tutulan Parma belki de küme düşeceği bir sezonda bu ele tutunarak Seria A'da kalmayı, hatta ligi 6. bitirerek UEFA Kupasına katılmayı bile başardı. İlk sezon için muhteşem bir başarıydı bu ve tüm zamanları en büyük rekoruydu.

1991-1992 sezonunda, UEFA kupasındaki ilk maçta 0-0 kaldığı CSKA Sofya ile sahasında 1-1 berabere kalan Parma'ını macerası kısa sürdü. Ancak o sezon finalde Juventus'u sahasında 2-0 mağlup eden Parma, ilk maçı kaybetmesine karşın kupaya ulaştı.

Parma - Parmalat birlikteliği ilk çiçeğini açmıştı ve henüz 2. sezonun sonunda bir İtalya Kupası getirmişti.
Ertesi sezon Kupa Galipleri Kupasına katılan Parma yine herkesi şaşırttı. İlk turda Ujpest, ikinci turda Portekizli Boavista, çeyrek finalde Çek Sparta Prag, yarı finalde İspanya'nın Atletico Madrid takımı geride bırakıp finale çıkan Parma'nın rakibi yine bir sürpriz takım, Belkçika'nın Royal Antwerp oldu. 12 Mayıs 1993'te Wembley Stadında oynanan finalde Antwerp'i 3-1'le geçen Parma ilk uluslararası kupasını kazandı.

1992-1993 sezonunu 3. bitiren Parma, Kupa Galipleri Kupası Şampiyonu kontenjanından yararlanarak ertesi sezon yine finale kadar gitti ancak finalde bu sefer rakip Arsenal'di ve kupa İngiltereye gidiyordu. Ancak Parma o sezon zaten bir Avrupa Kupasını daha müzesine koymuştu bile. Geçen sezonun Şampiyonlar Kulüpler Kupası şampiyonu Milan'ı 2-0 yenerek Süper Kupa şampiyonu apoletinide omzuna takmıştı. Seria A'da ipi 5. sırada göğüslüyen Parma UEFA kupasına 2. kez katılacaktı.

Vitesse, AIK, Atlhetic Bilbao, Odense, Bayer Leverkusen ve finalde Juventus'u geçen Parma müzesini genişletmek zorunda kaldı. 3 sezonda 3 kupa kazanan Parma'nın yıldızı hızla parlıyordu. Bu parlayan yıldızla birlikte pek çok futbolcu da Parma'nın transfer tekliflerini ardı ardı kabul ediyordu. Tomas Brolin, Hristo Stoichkov, Fabio Cannanvaro, Gianfranco Zola, Faustino Asprilla, Dino Baggio, Hernan Crespo , Enrico Chiesa ve Diego Fuser kısa sürede Parma formasını terletti.

Bu güne kadar Parma ile rekorlara imza atan Scala, Dortmund'un teklifine kayıtsız kalamadı ve yerini takımın eski oyuncusu Carlo Ancelotti'ye bıraktı. Ancelotti, 1996-1997 sezonunda takımı lig 2.si yaptı ve şampiyon Juventus'u sadece 1 puan gerisinde kaldı.

Ertesi sezon ligi 6. bitirebilen Parma, Şampiyonlar Liginde de pek bir varlık gösteremedi. Ancelotti takımı bıraktı ve yerine Alberto Malesani getirildi. O sezon ligi 4. bitiren Parma çifte kupa sahibi oldu. Finalde Fiorentina'yı 1-1 ve 2-2 ile geçen Parma, İtalya Kupasını bir kez daha kazandı.

Moskova'daki Luzhiniki Stadında, UEFA Finalinde Parma'nın rakibi Marsilya'ydı. Crespo, Vanoli, Chiesa skoru belirledi. Parma 3 Marsilya 0. Avrupa'da kupa kazanmak artık Parma için sıradan bir olay olmuştu. Ve Parma gittiği her yere göğsünde Parmalat reklamı ile gidiyordu.

2001-2002 sezonunda İtalya Kupası finalinde rakip yine Juventus'tu ve kupa Parma'ya gidiyordu. Bu Parma'nın müzesine götürdüğü son kupaydı.

2003-2004 sezonu oynanırken Enron'un Avrupa versiyonu sahne aldı ve Avrupa'nın en büyük şirket skandallarından biri patlak verdi. Parmalat'ın kasası boşaltılmıştı. 500 Milyon Euro'luk bonoların itfa edilememesi herşeyin başlangıcı oldu ve gerisi çorap söküğü gibi geldi. Yolsuzluğun tutarı 14,5 milyar Euro'ydu. Ailenin 8 üyesi hapse gönderildi.

Parmalat, Parma'nın elini bırakmıştı artık ve Parma tek başına yürümek zorundaydı. Pek çok oyuncuyla yollar ayrıldı. Daha sonra orta sıralarda yer aldı Parma ancak 2004-2005 sezonunda UEFA kupasında yarı finale kadar yükselmeyi başarmıştı. Avrupa kupalarında başarı Parma'nın genlerine kodlanmıştı artık.

2005 yılında Real Madrid'in eski başkanı Lozenzo Sanz Parma'nın hisselerinin sahibi oldu ama Parma ile kimyalar tutmadı ve 2007 yılında yollar ayrıldı.

24 Ocak 2007 tarihinde Tommaso Ghirardi Parma'nın yeni sahibi oldu. Ghirardi, 31 yaşındaydı ve Seria C2'de mücadele eden Carpenedolo sahibiydi. Göreve geldikten 1 ay sonra Ghirardi ilk kararını aldı ve takım sondan 2. durumdayken teknik direktör Pioli'nin yerine Claudio Ranieri'yi getirdi. Bu hamle takımı sadece 1 sezon daha Seria A tuttu.

2007-2008 sezonunda 3 teknik adam değiştiren Parma ligte kalma umudunu son haftaya kadar taşıdı. Son maçta İnter'le karşılaşan Parma, Ennio Tardini'de 2-0 mağlup olmaktan kurtulamadı ve rüya gibi geçen 18 sezondan sonra Seria B'ye düştü. Bu sürede 2 Uefa Kupası, 1 Süper Kupa, 1 Kupa Galipleri Kupası, 3 İtalya Kupası ve 1 İtalya Süper Kupası kazanan Parma'nın Seria A'da ise en iyi derecesi 2.'lik olabildi. Ligini hiç kazanmayan bir Uefa şampiyonu var mı acaba?

Parma 18 yıl içinde bir yıldızlar geçidi yaşadı. Dino Baggio, Cannavaro, Buffon, Di Vaio, Zola, Crespo, Ortega, Veron, Sensini, Stoichkov, Adriano, Taffarel, Junior, Simplicio, Aspirlla, Stanic, Frey, Lamouchi, Thuram, Appiah, Mutu, Alex De Souza, Brolin, Hakan Şükür ilk olarak sayabileceklerimiz.

Peki nasıl olmuştu da elinden tutan, ona destek veren elden tokat yemişti Parma. Başlarken de dediğimiz gibi yönetimlerin profosyonelleşmemesi ve başkanlık kriterinin cüzdan kalınlığı olması, takımların sponsorlara bağımlı olması, yapılan sözleşmelerin hukuki zeminin kaygan olması Parma'nın yediği bu tokadın ana sebepleri olabilir. Ancak Parmalat'ta işler iyi giderken Parma'da da iyi gitmesi, takımı Parmalat'ın sırtladığının bir göstergesi olabilir. Ancak ülkemizde İstanbulspor, Adanaspor, Manisaspor, Göztepe ilk aklıma gelen takımlar, bu takımların hepsi arkalarındaki sponsorlar çekildiğinde kendilerini alt liglerde buldular. Sponsorlar çekilmediğinde ise pek başarılıda sayılmazlardı.

Endrüstriyel futbola karşı değilim. Ama kendini salt sponsorlara bağlayan, taraftar ile arasına duvar ören, yönetimin reklam panosu haline getirilen, sponsor dışında gelir kaynakları yaratamayan futbola karşıyım.