22 Ağustos 2010 Pazar

Akıl Oyunları - Beşiktaş'ın Değişimi

Sahada 22 futbolcu ve 3 hakem, kulübelerde ise 20 kişi varken bir maçın hatalardan oluşabileceğini görmemek sadece ahmaklıktır. Hatasızlık beklentisi içinde olmak da ona eş değerdir. Hormonlu beklentilerle "lige en hazır takım" hastalığa yakalanan Beşiktaş'ın sahasında çıktığı ilk maçta İBB'ye yenilmesi sürpriz olarak nitelendirilebilir ancak bu sürprizin pastadan çıkan kızı Ferrari midir acaba?

Gençlik yıllarını CM karşısında heder etmiş herkes kadar ben de bir Fatih Terim bir Mourinho kadar kupa kazandım ancak maç yazısı yazmaya pek girişmedim çünkü 90 dakikada bir maçın kazananını etkileyen pek çok faktör var ve bu faktörlerin hepsine hükmedebilen teknik adamlık yapmayıp peygamberliğini ilan etmelidir.

Beşiktaş'ın başına gelen Tigana'dan beri gelen en güzel şeylerden biri olan Schuster mantelitesini sadece oyuncu seçimi yüzünden eleştrimek sahada ter akıtan, kulübede kafa patlatan herkese haksızlıktır.

Beşiktaş'ın değişen taraftar profilinden bahsediyorsak bunun nedeni bu gün sahada 7 numarası ile arzı endam eden Quaresma, maç gününe kadar "Ha geldi ha gelecek denilen Robinho" ve stada girmek için taraftar onayı bekleyen Demirören'dir. Bugün o değişime uğramış taraftarların maç sonunda "yeter" demeyip içten içe "yetmez" demesi değişimin ilk emaresidir. Bu skor geçtiğimiz sezonun 2. haftasında alısaydı stadın halet-i ruhiyesi muhakkak daha farklı olacaktı.

Saha içindeki değişeme baktığımızda ise sürekli ileride basan, kaleci Cenk'in Ronaldo'dan beri görmediğimiz libero müessesine öykündüğü, defansın orta çizgiye yakın oynadığı, kanatların sürekli işlediği geçtiğimiz sezonun ezberini bozan bir oyun vardı. Defansif oyunun orta alanda ayakta kalmaktan geçtiğini bilen herkes için Necip'in kulübede olması bir sürprizdi ancak Schuster'in sistemi içinde Delgado ve Tabata gibi kağıt üzerinde ve belki de antrenmanlarda topu iyi kullanan oyuncularla topa sahip olma isteği ağır basmaktadır. Klasik teknik adam kafası topu kapmak üzerine çalışır büyük takımlara karşı. Schuster ise topu kaptıktan sonra onu iyi kullanmak gereğini de düşünmüş olacak ki Necip kulübede bir alternatif olarak kaldı ve topu görece O'ndan iyi kullanan Delgado sahadaydı.

2. olarak defans hattını oluşturan oyunculardan Erhan ve Ferrari aksayan yönlerdi Beşiktaş için. Oyun içinde topa sahipken sırıtmayan bu iki futbolcu -ki Erhan topa sahipken de sırıtıyor- top Abdullah Avcı ile kişilik kazanan rakibe geçtiğinde mantalite gereği ileride yakalandıklarından dönüşlerde sıkıntı yaşadılar. Bu sıkıntıların doğurduğu ilk gol Ferrari'ye mal edilsede oyun tarzı olarak seçilmiş şablon kesinlikle maçı izleyenleri tatmin etmiştir.

Schuster için "Sadece kendi oyununu düşünüyor, rakibe göre hareket etmiyor" diye methiye düzenlerin ilk yenilgide faturayı uzattıkları kişi Ferrari ve Schuster oldu. Beşiktaş'ın saha içi kişiliğinin bu denli ağır basması ve gelmeyen gol sonrası maç yazılarının değişmesi skor basını düzeninden kurtulmaya henüz çok var dedirtiyor.

Schuster'in henüz 2. haftada rotasyona gitmesi ise bana Radyospor'daki Blog Futbol programına bağlanan Ali Rıza Beyin çarpıcı sözlerini hatırlatıyor. Bilindiği üzere sezonu en erken açan takım olan Beşiktaş'ın erken form tutması başına iş açar mı diye çok konuşuldu ancak bu haftada yapılan rotasyonun tek mantıklı açıklaması tüm kadronu aynı form düzeyinde tutma çabasıdır.

Beşiktaş üzerine en ciddi şekilde kafa patlatan bloglardan biri olduğunu düşündüğüm Ekşi Beşiktaş'ta şu yazıyı okuyunca yapılan eleştrilerin hepsi bir anda anlamsızlaşıyor. Çünkü sadece tribünler değil saha içindeki futbol da değişim sürecinde ve bu değişim aşağıdaki resimdeki çocuğun bir Avrupa Kupasından ümitli olmasını sağlayacak değişim.

Ama bu yönetim anlayışı ile bu dünya tatlısı çocuk maçlara tek başına gelmeye başladığında sahada alt yapıdan 11 tane genç görürse şaşırmamalı çünkü "hoş gözükme çabasıyla bütün maaşını kozmetik sektörüne aktaran kadınlardan" farkı yok bu yönetimin.

Tek tek futbolcular üzerinden konuşmak ziyadesiyle anlamsız çünkü neyin en olduğu zaten ortada. Zemin konusuna da girmek anlamsız. Stada Medical Park'ı sponsor yapacaklarına zemine Bioxin'i sponsor yapsın yönetim.

Özet geç diyenler için, reklamlardaki gibi değişim başladı. Schuster'in inadı bu değişimin anahtarı. Eline verilmiş kardoyu ve onu göreve getirenleri kurtarmak için çıkarılmış 6+2+2'yi ne şekilde kullanacağı belirleyecek onun ve Beşiktaş'ın geleceğini. Bir klişe ile bitirmek gerekirse; kaybedilen bu 3 puandan çok daha değerli dersler çıkarmalı Beşiktaş.

20 Ağustos 2010 Cuma

Bu Toprakların Savunma Sorunu...

Mahallenin en iyilerinin forvet oynadığı, kötü oynayanların ise defansa hatta kaleye konulduğu bir jenarasyondan gelen benim neslim için "defanstasın" cümlesinin iticiliği inanılmazdır. O zamanın mahalle takımlarını teknik olarak incelediğiz de hepsinin zayıf ve güçlü yönleri aynıydı. Defans kurgularında büyük problem varken, hücüm hatları ise modern futboldan kesitler sunmakta zorlanmıyordu.

İyi oynayan forvet ile kötü oynayan defansın sürekli karşı karşıya olması bir şekilde aradaki farkın daha da açılmasına neden olurdu. Zenginin daha zengin olup fakirin daha da fakirleşmesi gibi.

Defansta olmanın kötü olmak ile eşdeğer anlamlar taşıdığı bir süreçten geçenler bunu kabullenmek ve profesyonel futbol arenasında defansta iyi olmanın önemini kavramakta zorlanır.
Bu gün "büyük" tamlayanına sahip sıfat tamlamalarının tamlananları defanslarının göbeğinde oynayacak oyuncuları sürekli dışarda arıyor. Çünkü defans yapmak bu topraklar için korkmak anlamına geliyor genel olarak. Bu coğrafyanın tezahuratları sürekli "hücum etmek üzerinedir". NBA'de duyduğumuz "defense/defense" sesleri, futbolda söz konusu olamaz. Defans oynamak bile "kontrollü" ve "haddini bilen" oyun yapısı ile açıklanır.

Çünkü defans yapmak, hücum etmeye göre daha organize bir iştir.Sadece bireysel yetenekler değil, takım olma olgusu da önemli rol oynar "defans" yapmakta. Konsantrayon, rakibi tanımak, ondan bir adım önde olmak gerekir. Bir futbolcu tek başına hücum yapabilir ve rakibinde onarılmaz yaralar açabilir ancak tek başına defans yapmak zordur. Hatta abartı gelebilir ancak imkansızdır. Çünkü ofsayttan, kademeye kadar pek çok defansif unsurda kollektif olmak gerekir.

Ancak bizde kollektiflik 23 Nisan'da protokolün önünden düzgün geçmek dışında okullar da verilen birşey değil. Çünkü tek tip insan yetiştirmek için sözleşmiş olduğunu düşündüğüm insalar topluluğu tarafından yetiştirildik pek çoğumuz. Youtube'u kapatan zihniyet ile uzak mesafeden kaleye şut çektiği için cezalandırılan zihniyetin ürünleri kollektif işlerde zorlanırlar. Ha derseniz ki kollektiflik gerektirmeyen diğer olimpik sporlarda çok mu başarılıyız? Değiliz evet; çünkü o sporlarda hem ofans hem de defans aynı anda yapılmak zorunda. Ve biz defans yapamadığımız için o sporlarda da başarılı olamıyoruz.

Konuyu futbolun en üst klasmanına getirisek bu gün ligi ilk beşte bitiren takımların savunma kurgularına bakarsak hepsi dörtlü savunma ile rakiplerini karşılıyorlar. Ve bu beş takımın toplam 10 defans göbek oyuncusundan sadece 3 tanesinin ideal kadrolarda yerli olması başlı başına buraya kadar konuştuğumuz şeyleri doğrular ntielikte.

Ligi ilk 5'te bitiren takımların tamamı her sezon bu bölgeye yerli ya da yabancı transfer yapmış. Fenerbahçe için ideal ikili Lugano ve Bilica'dan oluşurken Beşiktaş bu bölgede Ferrari - Zapo ikilisini kullanıyor Sivok'un sakatlığı sonrası. Galatasaray'da Neill, Trabzonda Glowacki ve Bursaspor'da Stephanov bu sezon takımlarında en çok forma giyecek oyuncular bir sakatlık veya ceza durumu olmazsa. Takımların sürekli tercihlerini yabancı oyunculardan kullanması sonucunda milli takım kadrosunda Gökhan Zan ve ya İbrahim Kaş adı geçince sinirlenmek yerine sorunun temeli adına gerçekçi adımlar atılmasına yardımcı olmak gerekir.

Futbolda gözde olma yeri değildir defans ancak yoksayılamayacak kadar önemlidir. Özellikle sahanın tamamını parsellemeye odaklı 4-3-3 ya da 4-2-3-1 gibi dizilişlerin defans hattını güçlendirmek adına çapa görevini en az 2-3 oyuncuya vermeleri de defansif yapının ofansif yapı kadar önemli olduğunu gözler önüne sermektedir.

Son Dünya Kupasının finalistlerinden Hollanda eskiden yediğinin bir fazlasını atmak için oynarken bu turnuvada attığının bir azını yemek için oynadı ve finale ulaştı.

Ülkemiz futbolunda defans oyuncusu yetişmiyor, yetişse bile düşük kalibreli altyapı hocalarının elinde heba olup gidiyorlar. Arda Turan ve Matteo Ferrari'nin geçen sezon birer hafta ara ile yaptıkları açıklamalar oldukça çarpıcı. İşin teknik, taktik, mental yanını sürekli geri plana atıp yetenek üzerine kurulu bir düzen oldukça sadece Arda gibi Sergen gibi yetenekli oyuncular bu sektörde kendine yer bulabilecek.

Son 10 yılda Türk futbolunda iz bırakmış futbolcuları saydığımızda Alpay Özalan ve Bülent Korkmaz dışında aklınıza gelen başka defans oyuncusu var mı?

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Barcelona'ya Öykünmek - Bir Sponsor Krizi

Hafta sonu maçları izlemek için iştah ve özlemle televizyon başına oturduğumda gördüğüm, ligimizde bir çok Barcelona olduğu. Aslında yanından bile geçmediği. Yıllarca formasına reklam almayan bir kulübün sırf prestij için belki de futbol dünyasında en çok para edecek reklam alanını Unicef'e vermesi gibi bir olay değil ülkemizdeki.

"Futbolu çok seven 100bin kişi bulabilirim" diye grup açsanız facebook'ta inanın bulursunuz. Ama ülkemizde sıfatlar kolay kazanılır ve kazanamak için o onu hak etmenize gerek yoktur. Ertuğrul Sağlam şampiyonluk sonrası gerekli desteği bulamadıklarını söylerken kast ettiği tabi ki sırtını sıvalayıp "yanındayız koçum" diyen godomanlar değil, elini cebine atacak godomanlardı.

Kişiye bağlı zihniyetten sakınmak gerektiği daha önce defalarca vurgulardı herkes tarafından. Kulüplerimizin başkanların egemenliğinde, 2-3 yönetici parası ile yönetildiği günlerin geride kaldığını düşünmeye başlamışken SporToto Süper Lig'in 11 kulübünün anasponsoru yok.

Turkcell'in lige adını vermekten vazgeçmesi ile birlikte sponsorlukları da kısması kulüpleri zor durumda bırakabilirdi yayın ihalesi bu kadar çok gelir getirmeseydi. Turkcell göğüs reklamı karşılığında 600bin $ veriyordu kulüplere. BorgesBlog'ta Bundesliga ekiplerinin forma reklamlarını ele aldığı şu posta göz attıktan sonra görüyoruz ki sponsorluk konusunda henüz emeklemeye başlamışız.

En yüksek bedel 20 milyon € iken en düşük bedel ise 2,4 milyon €. Bundesliga kulüplerinin forma reklam gelirleri 131,50milyon €. Aradaki fark inanılmaz boyutta. Ligin pazarlanması konusunda yayıncı kuruluğun daha çok çalışması gerekiyor. Süper Slow Motion kameralar elbetteki güzel ancak siz bu takımların göğüs reklamlarını ülke içinde tutar, yayınları Azerbaycan'a dahi pazarlayamazsanız, oraya reklam veren firma bulmakta da zorlanırsınız.

Kulüpler 500bin $ karşılığında formalarına reklam bulamazken gözler bir anda 25milyon $ karşılığında lige adını veren Spor Toto'ya çevrildi. Spor Toto kulüplere bir kıyak yapar ve kulüplerin pazarlama departmanları yatmaya devam mı eder yoksa silkelenip kendilerine mi gelirler orası bilinmez.

Bu iş geçen sonra Hollanda takımlardan Az'ın başınada gelmişti. Detay için Flying Dutchman 'deki şu yazıyı okuyabilirsiniz. Ama konunu özü Az'ın sahaya reklam yerinde kocaman "?" işareti ile çıkması. Türk kulüp çizgisine uzak bir davranış olsa da yazıdan da anlaşılacağı gibi yeni sponsorlarını bulmuşlar.

Futbol ülkesiyiz ama futbolun en üst klasmanında 11 takımın sponsoru yok. Bişey demeli mi daha üstüne?

13 Ağustos 2010 Cuma

Hayırsız Evlatlar ve Aykut'un Devrimi..

Aziz Yıldırım, temmuzun 19'unda Hürriyet gazetesinde yayınlanan röportajında yeni hocası Aykut Kocaman için önemli açıklamalarda bulundu.

Fatih Çekirge' nin "Neden şimdi Aykut Kocaman?" sorusuna "Aslında uzun süredir bu düşünce vardı. Ben şimdi bütün taraftarların Aykut Hoca’yı desteklemesini bekliyorum. Bu çok önemli. Eğer Aykut Hoca’yla başarırsak Türk futbolunda yeni bir dönem açılacak. Devrim olacak." diye cevap veriyordu. Bunun üzerine de Çekirge "Nasıl bir devrim?" diye soruyor. Ve işte Aziz Yıldırım'ın müthiş cevabı geliyor."Eğer Aykut Hoca istediklerini yapabilirse.. Ve başarırsak.. Böylece bugüne kadar yabancı hoca arayışıyla giden Türk futbolu yeni bir döneme başlar. Kendi takımından, kendi oyuncuları arasından, kendi altyapısından yetişen yerli hocaların devrimi olur bu. Türk futbolu yabancı hoca baskısından kurtulur.. Dünyanın dört tarafında hoca arayacağımıza kendi içimizden hoca buluruz. Bu da yerli teknik adamların yetişmesi demektir. Yani Türk futbolunun gelişmesi demektir. Devrim budur."

İnanarak mı, hissederek mi veriyor böyle bir cevabı bilmiyorum. Ama kulüplerin sezon öncesi evlatlarına bu şekilde sahip çıkma demeçleri herkesin alışık olduğu bir durum. Özelliklerle kaoslar sonrası başvurulan önemli taktiklerden biridir evlat edinme operasyonu.Takımın aldığı kötü sonuçlar sonrası önce taraftara teknik direktörün kellesi verilir. Ardından o takımın formasını giymiş ve o forma ile şimdi yönetimi tehdit eden taraftarı mest etmiş biri teknik adamlığa getirilir. Yeni teknik adama yumuşak geçiş yapılır. Bir nev-i tampon bölge.

Yeni adıyla Spor Toto Süper Lig'in şampiyon apoletli 28 tane teknik adamı var. 4 sezon bu sevinci yaşayan A.Suat Özyacızı ve Fatih Terim en çok şampiyonluk kazanan hocalar. Ayrıca bu iki hocanın futbolculuk döneminde formasını giydikleri takımı daha sonra şampiyon yapmaları da ilginç birer not.Evlat edinme operasyonlarının ilki 1961 yılında profesyonel ligin 4. sezonunda yaşandı. Yıllarca Galatarasay formasını terleten Gündüz Kılıç, teknik adam olarak takımını 2 sezon üst üste şampiyonluğa taşıdı. Bir sonraki futbolcu teknik adam başarısı için 13 sezon bekledi Türk futbolu. Sancılı geçen bekleyişin sonunda Anadolu devrimi gerçekleşti ve bu devrimin mimarı Ahmet Suat Özyazıcı'ydı.

Daha sonraki zamanlarda Özkan Sümer ve Mustafa Denizli ile bu genelenek devam etti. 1996 yılına kadar oynanan 38 sezonda 9 kez şampiyon olan takımların teknik adamları , daha önce o takımın futbolcusu yani evladıymış.

Bu çizgiyi neden 1996 yılına kadar çizdiğimi elbette anlamışsınızdır. Euro 96 sonrası milli takımlar teknik direktörü Fatih Terim Galatasaray'ın, yardımcı antrenör Rasim Kara ise Beşiktaş'ın başına geçti. İşte o gün Türk futbolu için Aziz Yıldırım'ın söylediği devrimin ilk adımı atılmıştı. 2000 yılının Mayıs ayına kadar her üstüne koyarak ilerleyen Terim ve öğrencileri bir Türk kulübünün ulaştığı en yüksek yerdeydi. Avrupadan bir kupa ile dönmek başlı başına devrimdi.

Aziz Yıldırım'ın 2010 yılında verdiği röportajın neden asında ağzıdan çıktığında hükümsüz kaldığını anlatabildim sanırım. Bundan 10 yıl önce Aziz Yıldırım'ın söyledikleri oldu ama sürdürülebilir olmadı.

Fatih Terim'in görevi 2000 yılında bıraktı. Rasim Kara ile yollar ise 96-97 sezonunun sonunda ayrıldı. O günden bu güne oynanan 10 sezonda 3 sezonda yerli teknik adamlar şampiyonluğa ulaştı. Mustafa Denizli Beşiktaş ve Fenerbahçe ile birer kez, Ertuğrul Sağlam ise Bursaspor ile bir kez kupayı kazandı.

2000 sonrası kulüplerin evlat edinme operasyonları başarıya ulaşamadı.Fenerbahçe, Zeman deneyiminden sonra Turan Sofuoğlu'nu takımın başına getirdi. Ardından 2003 yılında Oğuz Çetin'e bu fırsat verildi ama sabredilmedi. Son olarak ta 2010 yılında Aykut Kocaman takımın başına getirildi.

Galatasaray bu gelenekte sağladığı başarıyı Terim sonrasına taşıyamadı. Lucescu'nun gönderilmesinin ardından takımın başına dönen Fatih Terim, ardından efsane oyuncu George Hagi ve sonra olarak Skibbe sonrası Bülent Korkmaz evlat olarak takıma döndüler. Ama Türkiye'deki tek başarı endeksi "şampiyonluk" olduğundan bu eski futbolcu, yeni teknik adamların takımın başındaki ömrü pek uzun olmadı.

"Evladım diyerek anlından öpülenlerin suratına kapı çarpma geleğinin" öncülerinden Demirören yönetimi. Seba sonrası kaostan sürekli teknik direktör değiştirerek kurtulunacağını sanan 3. bin yılın yöneticleri içinde ilk evlat ithal eden Yıldırım Demirören oldu. Rasim Kara sonrası 9 sezonda 8 teknik adam değiştiren Beşiktaş Del Bosque'yi gönderip İspanya'nın 4 yıl sonraki dünya şampiyonluğunun önünü açarken, Rıza Çalımbay'ı takımın başına getirdi. Atom Karınca sonrası takım Mehmet Ekşi'ye emanet edildi. Tigana sonrası Tayfur Havutçu'nun sorumluluğuna bırakılan takımın 4. evladı Ertuğrul Sağlam oldu. Daha sonra Sağlam Bursaspor'un üvey evladı olarak büyük bir başarıya imza attı.

Futbolcusundan teknik direktör yapıp şampiyon olan iki takımdan biri olan Trabzonspor'un 2000 yılı sonrası teknik adamları içinde önemli Trabzonsporlu eski futbolcular bulunuyor. Sadi Tekelioğlu, Turgay Semerci ve Şenol Güneş son 10 yılda görev alan eski futbolcu yeni teknik direktörler.

Adları gözünüze çarpsın diye kalın yazdığım isimlerim ortak noktası hiç birinin 10 yıllık dönemde bir kez dahi şampiyon olamamış olması. 12 farklı teknik adam içinde sezon bitiren bile yok neredeyse. Başarının, sabır ile övürülü duvarların ardında olduğunu herkes biliyor ancak kısa vadede çok şey bekleyenlerin zümresine dahil olduğumuzdan cesur hamleleri hep kesik kesik yapıyoruz. Eski futbolcunun yeni futbolcular üstünde etkisinin şampiyonluğa yetmediğini son Dünya Kupasında gördük. Futbolculara mesaj vermenin, futbol oynarken pas vermekten tamamen farklı olduğunun pek çok örneği var. Ama yazının başında dediğimiz gibi edinilen evladın tampon bölgeye konuşlandırılması oldukça kolay.

Ertuğrul Sağlam bekleseydi belki tazminatını alıp gidecekti. Daum'a yapılan şark kurnazlıkları Aykut Kocaman'a yapılacak mı yoksa Aykut Hoca olası başarısızlık sonrası istifa et baskısından boyun mu eğecek?

Genelde takımın başına erken getirilen ve haliyle erken gönderilen evlatlarla dolu gazete manşetleri. Yüzlerce kez futbolcu olarak bastıkları zeminin bu kadar kaygan olduğunu kramponları çıkartıp, iskarpinleri giydiğinde anlıyor çoğu teknik adam.

Gelirsek Aziz Yıldırım'ın sözlerine. Küllüyen yalandır efendim. Öncelikle Galatasaray ve Fatih Terim'in başarısına hakarettir. Ayrıca da Türk futbolunda yeni dönem başlamaz. Çünkü hedef şampiyonluk olarak konuşmuştur. İlk tren kazasında makinist değişecek ama raylar ve lokomotif aynı kalacaktır.

Aykut Kocaman'ın olası başarısı devrim yaratmaz ama adının Galatasaray ve Trabzonspor gibi evladıyla şampiyon olanlar kulübüne yazılmasını sağlar.

Şimdi Aykut hayırlı evlat mı olacak hayırsız evlat mı onu göreceğiz.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Mehmet Demirkol: "Simon Kuper'in dünyada tek ünlü olduğu ülke Türkiye"

Mehmet Demirkol bu cümleyi nerede nasıl kurdu bilmiyorum. Benim ise twitter sayesinde haberim oldu.

Aslına bakarsanız doğrudur Mehmet Demirkol. Doğruluğu sonradan anlaşılan spor yorumcularındandır ki Ferrari konusunda ne demişti hatırlayın. Schuster aynı futbolcuyu gönderme çabasına girmiş ama Sivok'un hesapta olmayan sakatlığı sonucunda eli kolu bağlandı.

Neyse konuyu Simon Kuper'a getirelim. "Simon Kuper'ın ünlü olduğu tek ülke" yerine "Simon Kuper'ın en ünlü olduğu ülke" deseydi doğru bir tespit yapabilirdi. Ama iddalı konuşmak zorunda bizim yorumcularımız. Öncelikle Mehmet Demirkol'un önermesine söyle cevap vermek istiyorum, Hollanda'da kendisini tanıyan kitle oldukça fazla. Hatta arada Hollanda gazetelerine makale yazdığında ilk sayfada haberi oluyor. Nereden biliyorsun dersen Dünya kupasına 1 aydan az bir zaman kala oradaydım ve mevcut haberi gördüm.

İspanya ve Fransa Simon Kuper'ın gayet tanınır olduğu ülkeler. Peki Mehmet Demirkol'un bu algısı nereden geliyor ve gerçek mi? Öncelikle Yiğiter Uluğ, Simon Kuper'ın ilk kitabına böylesine bir isim önermeseydi belki de Pascal Boniface kadar tanınacaktı Kuper. Türkiye'deki tanınırlığı "Futbol asla sadece futbol değildir" üzerinden tartışırsak ve bu sözü bir şekilde bilen herkesin Simon Kuper'ı tanıdığını var sayarsak evet Demirkol haklıdır. Ama mesele ünlü olma meselesi ise orada yanıldığını söyleyebilirim.

Türkiye'de son kitabı "Futbolun Şifreleri" 2500 baskı yapan Simon Kuper'ın eylül ayında ne gerçekten ne kadar ünlü olacağını göreceğiz.

NTVland'ın en ünlü yorumcusu Mehmet Demirkol'un bu çıkışı neyin ardından geldi, umarım tekrar yakalarım.