27 Nisan 2010 Salı

Ameliyat Masası | Galatasaray | Sakata Gelen Rüya

Derwall’in Florya’dan ayrılmasının üzerinden tam 23 sezonu geçti.Bu 23 sezonda Florya’nın 18 kez patronu değişti. 23 sezonun en iz bırakan ismi şüphesiz 5,5 senede yaptıkları ile Fatih Terim oldu. Yakalanan jenerasyonun da etkisiyle kazanılan başarılar sayesinde bu günkü anketlerde en çok taraftara sahip takım görüntüsünde Galatasaray.

Bu 23 sezonun içinden Fatih Terim’i çekip çıkarttığınızda elinizde kalan 17,5 sezonda 16 değişik teknik adam. Bu 17 teknik adamdan Galatasaray’dan ayrıldıktan daha üst düzey başarılar yakalayanlar ise sadece Mustafa Denizli ve Lucescu. Bu iki teknik adam dışında kayda değer bir başarı sağlayan başka bir hoca yok. Ama potansiyel olarak bu iki teknik adamı geçecek, Galatasaray macerasından sonra da Şampiyonlar Ligini kaldırma kapasitesine sahip bir teknik direktör var; Frank Rijkaard.

Hala gelecek için bu kadar umutlu konuşabilirken nasıl oluyor da bu Hollandalı futbol bestekarının beş paralel çizgiye kondurduğu notlardan kulağa hoş gelen devamlı bir melodi çıkmıyor?

Sezona başlarken Bülent Korkmaz’ın yerine geçecek kişinin Rijkaard olduğu duyurulduğunda yükselen ortak sesin kesişme noktası “olumlu” ve “süper”di. Barcelona’da yaptıkları hemen akıllara geliyor, Sparta Rotherdam’ı küme düşürmüş olduğu gerçeği ise göz ardı ediliyordu. Galatasaray’ın altyapısından çıkacak gençlerin Arda’yı gölgede bırakacağı dilden dile dolaşıyordu.

Rijkaard’tan önce Gökhan Zan ve Mustafa Sarp takıma katılmış, 10 maçta 10 gol yiyen milli takımın defansı Galatasaray’da buluşmuştu. Rijkaard’ın imzasından sonra gelen oyuncular ise rakiplerine parmak ısırtır nitelikteydi. Lyon’dan Keita, Man City’den Elano Türkiye Liginin üstünde oyunculardı ki bunlara bir de Rijkaard faktörü eklenince ortaya inanılmaz bir takım çıkacaktı. Kamuoyu hedefi belirlemişti; UEFA Avrupa Liginde final.

Ligin 6. haftası sona erdiğinde Galatasaray tam 20 gol göndermişti rakip filelere. Bu 20 gole karşılık yediği 5 gol hiç de önemsenecek bir rakam değildi.Baros, Nonda ve Kewell’ın skor üretmekte hiç zorlanmadığı bu dönemde Galatasaray’ın sezon sonunda 100 gole ulaşıp ulaşmayacağı sorusu soruyordu.

Ancak Rijkaard’ın hesaba katmadığı şey sakatlıklardı. Sezon planlaması yapılırken Rijkaard’ın kafasında orta alanın dinamosu olarak Linderoth vardı. 2007 yılından beri yakasını sakatlıklardan kurtaramayan oyuncuya aslan payı biçmişti Rijkaard ki en büyük hatalarından biri buydu. Domino taşlarından birinin altı yamuktu ve düz durmuyordu. Hal böyle olunca zamansız düşen domino taşı diğer taşların dizilmesi sona ermeden hepsinin devrilmesine yol açtı.

Hücum hattının üretkenliği sayesinde kayıpsız geçilen haftalar sonrasında ani bir düşüş baş gösterdi. Avrupa kupaları nedeniyle erken açılan sezon, futbolcuların erken form tutmasına ve bir Ersun Yanal klasiği yaşanmasına neden oldu. Eskişehir, Ankaragücü ve Fenerbahçe maçlarından sadece bir puan çıktı. Bu maçlar sonunda kaybedilen sadece 8 puan değil aynı zamanda takımın en golcü oyuncusu Baros’tu.

Baros’suz geçen dönemde yediğinden fazlasını atmakta zorlanan bir takım hüviyetine büründü Galatasaray. Rijkaard’ın oturmak istediği sistem klasik Türk stoperleri için oldukça zordu. Defanstan yerden ve ayağa toplarla çıkma çabası takımın en zayıf olduğu hücuma çıkma anında zafiyet gösteriyor ve top hücum hattına iletilemiyordu. Tüm otoriteler defansın yükünü hafifletecek bir oyuncunun devre arasında takıma katılacağını, böylece orta sahadaki zafiyetin sona ereceğini düşünürken, Haldün Üstünel transfer bombalarını ardı ardına patlatmaya başladı. Önce Lucas Neill ile anlaşan yönetim 96 ruhunun önemli parçalarından Popescu’ya selam gönderiyordu bir nevi. Devre arasında sakatlanan ve sezonu kapatığı söylenen Kewell’ın yokluğunu Rijkaard’ın Barça’dan öğrencisi Gio Dos Santos yamıyacaktı. Everton’dan Jo’nun da takıma katılması ile taraftarlarına hava limanı yolunu dokumayı adet haline getirmişti Galatasaray. Takımdaki yabancı sayısının Beşiktaş kadar olmasa da sorun yaratması sonucunda herkes Kewell yahut Leo Franco ile yollar ayrılacak zannederken bir ters köşe daha oldu ve takımın Avrupa kupalarında oynayabilecek tek forveti Nonda sarı kırmızılı renklere veda etti. Sezon başında takımdan gönderilen Necati Ateş ve Ümit Karan’dan birisi takımda tutulsaydı belki de Cüneyt Çakır yarı final de maç yönetemeyecekti.

“En iyi defans hücumdur”dan devşirilmiş bir önermedir “defans hücumda” başlar. İlk baskıyı ileride uygulamak hem topun sizin sahanıza geliş süresini uzatır hem de size pozisyon alma imkanı tanır. Ancak Galatasaray ‘ın ileri uç elemanlarını 2 pasta geçen rakip orta sahada direnç ile karşılaşmayınca ileride defans yapmak yorgunluktan başka bir şey getirmedi Galatasaray için. Linderoth’lu bir orta saha düşünen Rijkaard’ın elinde imkan olduğu dönemde böylesi bir transfere yönelmemiş olması 2 şekilde açıklanabilir. Ya o da transferleri taraftarlar gibi medyadan öğrendi ya da elindeki Ayhan, Topal, Sarp, Özbek dörtlüsünü yeterli gördü.

Galatasaray’ın, Beşiktaş’tan ve Fenerbahçe’den üstün yanı onu izleyen 2 değil 4 tane gözün olması. Rijkaard’ın yardımcısı Neeskens’in dünya üzerinde her takımı tek başına çalıştırabilecek kadar tecrübe ve bilgiye sahip olduğunu bilmeyen yoktur. Hatta bir adım daha ileri gidersek Rijkaard yokken Neeskens vardı diyebiliriz. Bu gözlerden birini görmediğini diğerinin göreceğine herkes o kadar emindi ki takım irtifa kaybettikçe futbol cahillerinin “futbolu bilmiyorlar” suçlamaları bile ciddiye alındı.

Oysa ki kendi içinde bir istikrarı vardı Galatasaray’ın. 8 futbolcusu 20 maçın üstünde ilk 11’de sahaya çıkmıştı. Bu da takımın az çok bir isketinin olduğu anlamına geliyor. Bu iskeletin omurgasına yapılmayan destek ve kanatlarda meydana gelen sakatlıklar hem taktik olarak Galatasaray’a zarar verdi hem de mental olarak takımı etkiledi.

Kewell’ın takım üstündeki etkisi Türk futbolcunun “abi” özlemini bir nebze olsun dizginler nitelikteydi. Sürekli kendisini çekip çeviren, saha içinde ortalığı sakinleştiren, yeri geldiğinde kızan bağıran “abiler”e alışık Türk futbolu için böylesi bir oyuncunun yokluğu açıkça bir handikaptı. Bu devrede genç oyuncuların hem özel yaşamlarında hem de saha içinde sağlıksız hareketleri arttı. Kewell’ın yokluğunda Arda’nın omuzlarına binen yük arttıkça arttı ve taşınamaz noktaya geldi. Arda’nın hız kestiği zamanlarda takımın da hızı kesildi.

Ligin en çok gol atan takımının liderin 6 puan gerisinde olması, kendi yarı alanında top ile oynama kabiliyetinin eksikliği ile açıklanabilir. Bu kabiliyeti takıma kazandırmak için Rijkaard , Servet ve Gökhan Zan’ı gözden çıkardı. Neill’ın yanına sol bek orjinli Hakan Balta’yı çekerek defansın top kullanma kabiliyetini artırıken orta alana yapamadığı şeyler yüzünden bu hamlesi de güçlü rakipler karşısında sonuçsuz kaldı.

Liderden 4, ikinciden 6 gol fazla yiyen Galatasaray için önümüzdeki sezonun parolosı aşağı yukarı belli. Avrupa Liginde Final. Neeskens four-four-two’ya verdiği röportajda “Devrimler bir gecede yapılmaz” demişti. 96’da Fatih Terim ilk sezonunda şampiyon olmasaydı büyük ihtimalle Rasim Kara gibi kovulacak ve ülkemizde UEFA kupasına sahip bir takım olmayacaktı.

Rijkaard’ı gönderebilirsiniz, hem de hemen. İlk uçakla ülkesine giden Rijkaard, 1 sene sonra muhtemeldir ki onu gönderenlerin ilk turda elendiği, Şampiyonlar Liginde kupayı kaldırır. Aynı Del Bosque’nin Dünya Kupasını kaldırmaya aday ellerden biri olduğu gibi.

20 Nisan 2010 Salı

Bilica'nın Kör Ettikleri ve Beşiktaş'ın Yolu

Bu günün en hızlı liberallerinin eskiden marjinallik derecesinde solcu olduklarını babamın anılardan dinledim çokça. Yeni jenerasyon Beşiktaş taraftarı da sanırım Mustafa Denizli'nin aslında "hücumcu" bir hoca olduğunu babalarından dinleyecekler.

Tüm bir sezonun kısa bir özeti gibiydi Fenerbahçe karşılaşması Beşiktaş için. Tüm sezonda parça parça yaşanan sıkıntılar ve yükselişler tamamıyla bu maçtaydı. Bilica'nın eşelediği toprağa bağlanan bir mağlubiyet "mazeret" ile ilgili bir sözü akıllara getirdi. Geçen sezon gelen 2 kupanın tüm yanlışları perdelemesi gibi Bilica'nın ayakta durmasına yarayan ayakları ile eşelediği bir avuç toprak da tüm sezon süre gelen yanlışları perdeledi. Oysa ki Beşiktaş'lıların konuşması gereken daha başka şeyler var. Ve korkarım ki bu öteleme bir sezonun daha kaybedilmesine yol açacak.

Maç özelinde hakem ile ilgili söylenebilecek herşey bir önceki maçta yine bir el pozisyonunu süzemeyen hakem üzerinden maalesef söylendi. Ya Hüseyin Göcek'i bir hafta boyunca maça hazırlayan mentörün bu işi bırakması ya da Hüseyin Göcek'in hakemliği bırakması gerekir. Bir hakemin kariyerini belirleyen böyle maçlardır. Bir hakem olarak Hüseyin Göcek'in hayalinde şampiyonlar ligi, dünya kupası vardır muhakkak ama hayalleri anılara çevirme konusunda yetersiz olan umalım ki sarf ettiği çabadır. Eğer sorun bu ise çalışarak giderilebilir ama DNA'sında hakemlik uzaktan yakından yoksa vahim olan budur.

Maçtan ve hakemden kurtularak Beşiktaş'ın içine bakmalı aslında. Bir teknik direktör kıyma makinasından sözleşme yenileyerek çıkmış tek adam var Beşiktaş'ın başında. Hiç bir teknik direktör Demirören ile sözleşme uzatma toplantısı yapmamıştı. Yapılan sadece iyi dileklerle süslenen "istifa et" baskısıydı. Ki Del Bosque bu yaz o kupayı kaldırısa, Xavi ve İniesta ile bu işin hiç de zor olmadığını düşünerek kendimizi avutma şansına sahipiz. Çünkü zor olan Toroman, Ekrem Dağ, Serdar Özkan, Nobre, Nihat, Tabata, Uğur İnceman, İbrahim Üzülmez ile bunu yapabilmek.

Simon Kuper'ın Soccernomics kitabının 3. bölümü transfer konusuna ayrılmış. Bölümün sonunda bir yol haritası veriyor Kuper ve Szymanski. 11 maddelik bu yol haritası, kışlalardaki talimatlar açık ve net. Her kulübün bu maddelerden yarısından fazlasını yapması durumunda başarısız bir transfer yapması neredeyse imkansız gibi. Bu 11 maddenin kesiştiği en genel kavram ise "planlama". Planlama yapmadan uygulanacak hiç bir rejim sizi fazla kilolarınızdan kurtaramaz.

Bir önceki sezonu 2 kupa ile tamamlayan Beşiktaş'ın bir sonraki sezon 3 kulvarda bir yarışa gireceği mayıs ayında belli olmuştu. O zaman kime sorsanız 3 kulvarda başarı sözü veriyordu size. Sözünü tutmayan yöneticilerin hesap veremediği bir düzenin doğurduğu çarpıklık bu bol keseden sallama durumu.
Gelen kupaların parlaklığı takımın asıl sorunlarına odaklanması gereken gözleri kamaştırdı. Son 5 sezonun en az gollü şampiyonu olunduğunda "bu işte bir iş var" demek yerine anı yaşamanın cezasını çekti bu sezon Beşiktaş.

Geçen sezon Ernst'in transferi ile kendini bulan Cisse'nin takımdan ayrılacağını belli olduğunda bu yeri Fink ile dolduran yönetimin 2. transfer hamlesi Mehmet Topuz oldu. Göbekli bir vücuda giydirilen forma ile çekilmiş resimler basına sızdı. Sonuç; Mehmet Topuz Fenerbahçe'de.

İşte tüm film burada koptu. Beşiktaş'ı yönetenler Mehmet Topuz'un yerine bir forvet transfer etti; Nihat Kahveci. Olmayan bir transfer politikasının etkileri ile takımın kimyasını bozdu. 3 kulvar için yeterli kadro kurma hayali ile 7 futbolcu takıma dahil edildi. 7 futbolcudan Erhan, Rıdvan, Fink, Ferrari ve İsmail takımın defansif yönünü güçlendirmek için yapılmış hamlelerdi.

Tüm sezon boyunca defansif yönünü övdüğümüz Beşiktaş geçen sezona göre çok daha iyi durumda değil aslında. Geçen sezonu 34 maçta kalesinde 30 gol ile tamamlayan takım maç maçına 0,8 gibi bir ortalama ile oynarken maç başına 1,7 gol ile 60 gol attı. Bu sezon ise oynan 28 maçta 20 gol gördü kalesinde ki bu da maç başına 0,7 gol eder. Yani Beşiktaş'ın yaptığı 5 transferin takıma reel olarak yararı 10 maçta 1-2 gol az yemesi oldu.

Hücum anlamında ise Beşiktaş fiili olarak sahaya çıktığı 28 maçta 33 gol attı. Maç başına 1,1 gol demek bu. 10 maçlık periyot olarak düşünürsek Beşiktaş 10 maçta 6-7 gol daha az buluyor geçen seneye göre. Oysa ki geçen sene var olan forvet hattına Nihat ve Tabata eklenmişti sezon başında.

Beşiktaş'in hücum/defans dengesi bir tahterevalliyi andırıyor. Ne zaman biri yükselse diğeri diğeri dip yapıyor. Beşiktaş bu sezon evinde oynadığı 4, deplasmanda oynadığı 5, toplamda 9 maçta gol atamadı. Oynandığı 14 karşılamada ise kalesini gole kapadı. Bu kadar az gol yiyen bir takımın, 5 karşılamada 2 gol atması halinde bile galip gelemeyecek skorlar alması oldukça ilginç. Golü düşündüğünde defansı, defansı düşündüğünde ise golü unutan bir takım var karşımızda.

Böylesi dengesiz bir transfer politakasına bir de Türk futbolunun klasik hastalığı sakatlıklar eklenince Beşiktaş sahaya genel olarak 2 sol bek(İbrahim Ü. - Tello), 2 ön libero (Ernts - Fink) ve 3 stoper (Sivok-Ferrari-İbrahim T) ile çıktı. Hal böyleyken kendi mevkisinde bile Beşiktaş'ın ağırlığını kaldıramayacak oyuncular devşirme pozisyonlarda oynadılar.

Mustafa Denizli geçen sezon kazandığı şampiyonluğun göz önüne aldığında -Cisse +Fink denkleminden de bir şampiyonluk bekliyordu. Rijkaard'ın Türkiye'ye alışma sürecindeki düşüleri hesap eden Denizli, ne selefi Ertuğrul'un Bursa'sından böyle bir çıkış ne de Daum'dan Aragones'in enkazından bu kadar idaalı bir takım yaratmasını bekliyordu. Bunun dışında takımın gol yollarındaki kısırlığını da aşcak hamleler yapamayınca tüm geçmişini redderek başka bir kimliğe büründü.

Hücum eden ilk Türk teknik direktörü olan Denizli'nin bu gol fakiri sistemi değiştirmek için diziliş ile oynamadan her hafta farkı oyuncular denemesi kadro istikrarı açısında da bir handikaptı. Israrla 4-2-3-1 dizilişinde diretmesine anlam veremeyenlerin sayısı hiç de az değil. "Yediğimden fazlasını atarım" felsefesinden "önce durdur sonra vur"a geçişi bir nevi Lucescu'luğa özenmesi bu günkü durum ile karşı karşıya bıraktı bizi. Aradaki fark ise Lucescu'nun elindeki kadroyu kullanış biçimiydi. Luce Türkiye'deki 2 şampiyonluğunda da kadroya göre diziliş belirledi. Denizli ise dizilişe göre kadro kurmayı başamaradığı gibi kadroya göre diziliş formasyonları da geliştiremedi.

Her durumda umut verici açıklamaları Muhsin Ertuğral ile yarışan Denizli'nin olaylı derbi sonrası söyledikleri Beşiktaş'ın başındaki teknik adamın Şampiyonlar Ligine bile ne kadar mesafeli baktığını bir kanıtı aslında.

Bilica'nın eşelediği topraktan, hakemin vermediği penaltıdan, verdiği kartlardan kurtulup bunlara bakmaz, kolaycılık hastalığınıın damarlarımızdan beynimize ulaşmasına izin verirsek, yarın aynı konuları farklı isimlerle Fenerbahçeliler, öbür gün Galatasaraylılar konuşacak. Dönme dolap gibi bir zirvede olacağız bir dipte.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Yiğiter Uluğ ile Oradan Buradan..

Spor medyasının ilkeli kalemlerinden Yiğiter Uluğ ile tadından yenmez bir söyleşi yaptık. Öncelikle kendisine bu vakitsizlikte ayırdığı vakit için sonsuz teşekkürler. Yazılarını özlediğimiz Yiğiter Uluğ hasretini bir nebze olsun dindirebilirsek ne mutlu bize.
Keyifle okumanız dileği ile.
1- Yazdığınız yazılardan oluşan “Haticeye Mektuplar” kitabını göz önüne aldığımızda mektuplar adresine ulaştı mı?

O mektuplar, benim 1994 ile 2003 arasında, çalıştığım gazete ve dergilerde yazmış olduğum yazılardan, Tanıl Bora tarafından yapılmış bir seçkiydi. Altını çizmeye çalıştığım sorunlar, futbolumuzda ve spor âlemimizde aynen devam ediyor. Bu açıdan bakıldığında, mektupların adresine ulaşmadığını öne sürmek mümkün. Ama dürüst olmak gerekirse, benim mektupları göndermek istediğim asıl adres, her türlü incelikten, duyarlılıktan, çağın gerektirdiği geniş bakış açısından yoksun olduğu halde yönetici koltuklarında oturan, tek derdi kendi iktidar mücadelesi olan, sevgiden ve spor kültüründen nasibini almamış para babaları değildi. Onların bu mektupları okumayacağından, hasbelkader okusalar dahi, hiç üzerlerine alınmayacağından emindim neredeyse… Gerçek okuyucularımın, değişimi talep eden genç sporseverler olduğunu tahmin edebiliyordum. O mektuplar kaleme alınalı neredeyse 10-15 yıl oluyor. Bana ulaşan tepkiler hâlâ çok genç, çok dinamik ve hep bu topraklarda bir şeyleri değiştirmekten yana olan devrimci beyinlerin ürünü. Bunu gördükçe, mektuplarımın tam da istediğim adreslere gittiğine inanıyorum.

2- Simon Kuper ile yaptığım röportajda Türk spor basınında yazıların kısa olduğundan ve bu kadar kısa yazarak bir analiz yapmanın zorluğundan bahsetti kendisi. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?

Haklı tabii. Bu şartlarda Türk spor basınının bir Simon Kuper yaratmasına imkan yok. Özellikle maç yazıları için hem zaman, hem de alan kısıtlaması var. Taşra baskılarının erken olması nedeniyle her yorumcu, yazısını maçın ikinci yarısı oynanırken yazmak durumunda. Oyuna konsantre olması, can alıcı detaylar yakalaması imkânsız. Bu nedenle maç yorumları özensiz, hatta biraz ağır bir tanımlama olacak belki ama “baştan savma” oluyor. Buna bir de “Aman abi 2500 vuruşu geçme” baskısı da eklenince, maç ertesi günlerde yazarlardan Avrupa standartlarında gerçek analizler beklemek hayal... Bence bizim yazarlarımızın en zayıf kaldığı alan, spor sayfalarında maç ertesi günlerde çıkan teknik analizler. Hatta öyle ki, televizyon ekranlarında söylenenler bile çoğu zaman ertesi sabah gazete sayfalarında yer alan yorumlardan daha derin ve detaylı oluyor. Radikal Futbol eki, söz konusu “arazi sıkıntısını” en çok aşabilmiş yayındı, bence… Uzun süredir ortada olmamasına karşın, hâlâ okurların zihninde yer etmesi de bu yüzden olmalı.

3- Owen, Fowler hatta Sergio Busquets bile hayatlarınından kesitler anlattıkları kitaplar yayınlarken, biz de bu kitapların sayısı yok denecek kadar az. Bu sporcu ve teknik adamlardan mı kaynaklı, yoksa Türk futbolseverlerin bu konuda bir talebi mi yok?

Ortada bir arz olmayınca talepten söz etmek de zor. Desailly’nin “Kaptan” kitabının hiç azımsanmayacak bir okuyucu kitlesiyle buluştuğunu biliyoruz. Demek ki, iyi yazıldığında Türk okuyucusu Fransa Milli Takımı kaptanının yaşam öyküsünü okuyabiliyor. Ama Türk spor tarihinin en önemli başarılarında ter dökmüş kaptanlarımızın, bir Hakan Şükür’ün, bir Bülent Korkmaz’ın hikâyelerini okuyamıyoruz. Neden? Yazabilen yok çünkü! Fakat bu, sadece futbolcuların ya da futbolu yazma iddiasında olanların kabahati değil. Hayatımızın hangi alanında insanların günlük tutma ve anılarını yayınlama alışkanlığı var ki? Futbolculara oranla yazıyla çok daha içli-dışı olan pek çok meslek grubunun, doktorların, avukatların, siyasetçilerin, diplomatların yaşam öykülerini de okuma şansı bulamıyoruz. Yazılmıyor. Bizde inanılmaz bir yazı tembelliği var. Her şeyi sohbetlerde anlatmayı ve geyik muhabbetine çerez etmeyi seviyoruz. Sonra da kaybolup gidiyor.




4- Üç tarafımız denizlerle çevriliyken bile denizi olmayan ülkelerden az balık tüketiyoruz. Aynı şekilde 70 milyon nüfusumuz varken lisanslı futbolcu sayımız Hollanda’nın neredeyse ¼ ü oranda. Bunun sadece teknik altyapı eksikliği ile açıklamak kolaycılık olmaz mı?

Balık meselesi, bizim hangi coğrafyada yaşadığını hâlâ anlayamamış bir millet olduğumuzu yüzümüze çarpıyor. Bizde yüzme bilen insan sayısı da çok azdır. 15-20 yıl kadar önce Karadeniz’de, kıyıdan sadece 50 metre açıkta bir tekne batmış ve içindeki insanların büyük bir çoğunluğu yüzme bilmediği için boğulmuştu. Topraktan kopamamak ve kaderini toprağa bağlamak, köylü ulusların en büyük özelliğidir. Bu bizde çok net biçimde görülüyor. Spora gelince, aynı şeyleri söyleyebilir miyiz, bilemiyorum. Çünkü dünyanın her tarafında spor alışkanlığı, okulda verilen bir şeydir. İlkokuldan başlayarak çocukların enerjisini dışa vurmaları ve yetenekli olduğu alanları bulmaları için her türlü imkan seferber edilir. Bunun için sayısız alan ve tesis vardır. Antrenörler sporu çocuklara sevdirmek ve onları eğitmek için çok uğraşır. Biz eğitim sistemimizde böyle bir tablo var mı? Yok. Bizde beden eğitimi dersini iptal edip sınıfa matematik yaptıran öğretmenler var… Bahçesi bile olmayan, apartman katlarında tedrisat yapan okullar var… Bir Almanya’da yaşayan 3-4 milyon Türk’ten ne oranda futbolcu çıktığına bakalım, bir de anavatandaki 70 milyondan çıkarabildiklerimize… Milli takıma oyuncu verme oranı neredeyse yüzde 50-50. Demek ki, imkan verildiğinde Türk ailesi çocuğunun spor yapmasına destek oluyor. Demek ki, doğru sistemde Türk çocuğu yeteneklerini ortaya koyabiliyor. Ama ne yazık ki, Türkiye’de çocukları içine sıkıştırdığımız cendereden üst düzey sporcular üretebilmek imkânsız. Oynamak için alan bulamayan, evine kapanıp kalmış ve peş peşe gelen sınavların kölesi haline getirilmiş çocuklardan ne bekliyoruz ki?

5- Hiddink’in en ufak bir başarısızlıkta Fenerbahçe günlerine bol bol atıf yapılacağı söyleniyor. Böyle bir durum sıkıntı yaratır mı?

Bence yaratmaz. Daha ilk basın toplantısında Hiddink, bu konu açıldığında ne kadar rahat olabileceğini, o günlerin gölgesinden çoktan kurtulduğunu gösterdi. Zaten buradan ayrıldıktan sonra o kadar çok şey yaşamış, öyle görmüş geçirmiş bir futbol adamı ki, bu tip basitliklere hiç takılmayacaktır.

6- Bursaspor’un şampiyonluğu bir devrim midir?

Bunu görmeden bir şey söyleyemem. Türk futbolu çok uzun süredir böyle bir devrimciyi bekliyor ama adaylar, kapıyı birkaç kez tıklattıktan sonra eşiği bile görmeden geri dönüyor. Yaşayalım, görelim…

7- Gazeteler dışında futbol temalı süreli yayın 1-2 taneyi geçmiyor. Kendini bir futbol ülkesi olarak tanımlayan bu topraklarda yeni bir Radikal Futbol doğma şansı var mı sizde?

İnternetin bu kadar hızlı yükseldiği, yazıya meraklı, çalışkan ve disiplinli hemen her futbolseverin bloglar aracılığıyla kendini istediği gibi ifade edebildiği bir ortamda dergilerin şansı giderek azalıyor. Hatta pek çok açıdan genç futbol okuyucularının, günlük gazetelerin sayfalarını da aştığını görüyorum. Bu bağlamda, dergi veya ek gibi kağıda basılan süreli yayın organlarına ihtiyaç kalmıyor. Ama internetin gençlere müthiş fırsatlar getirdiğine ve hemen her alanda olduğu gibi burada da özgürleşmeye inanılmaz katkılar yaptığına inanıyorum.

8- Blogları takip ettiğinizi biliyorum. Sizin blog tutmak gibi bir düşünceniz var mı? Takip ettiğiniz bloglar hangileri?

Şu sıralar kaçmaktan kovalamaya vakit kalmıyor desem yeridir. İşim Milli Takım’ın iletişim direktörlüğü. Her yayını satır satır okumak, en saçma yorumlardan en uyduruk haberlere kadar her şeyden anında haberdar olmak bu görevin en önemli parçası. Her gün televizyonlardan başlayıp, gazetelere uzanıyor, arada dergileri ve radyo programlarını da kaçırmamaya gayret ediyorum. Blogları, belki profesyonel gereklilik adına değil ama kişisel merakımın uzantısı olarak takip etmeye çalışıyorum . Tabii hepsine vakit ayırabilmek çok zor. O yüzden itiraf etmeliyim ki, son zamanlarda üç blog’a düştüm: İlk göz ağrım acetobalsamico ve basketboldaki vazgeçilmezlerim salsabasket ile maliano. Bu üç adrese hemen her gün uğruyorum ama diğerleri daha seyrek, ne yalan söyleyeyim…

9- Blog yazarları bu işi bedava yaparken gazetelerin bu iş için spor yazarlarına para verdiğini düşünürsek… Gazelerde bir köşe sahibi olmanın blog yazmaktan ne gibi farkları var?

Gazetede yazmanın en büyük farkı, sizin her istediğinizi yazamamanız. Zaten haftalık yazı günleriniz (veya gününüz) belli. Bazen sayfaya gelen ilanla onda da yeriniz kısıtlanabiliyor. İçeriğe gelince, çoğu zaman sizin değil editörün tercihine uygun bir konu seçmeniz gerekebilir. Mesela, siz Türkiye’nin Euro 2016 adaylığı üzerine teknik bir şeyler yazmanın hazırlıklarını yaparken, gazetenin mutfağından gelen telefon, sizden bir Alex portresi çıkarmanızı isteyebilir. Çare yok, sayfayı yönetenlere uymak zorundasınız. Maç yazılarında da söyleşinin hemen başında anlatmaya çalıştığım olanaksızlıklar belirleyici oluyor. Dolayısıyla, bir gazetede haftada üç yazı yazan, bunların ikisinde maç yorumlayan bir yazar, o hafta üç yazısında da istediği konuları gönlünce ele alamamış ve istediği cümleleri tam olarak kuramamış olabilir. Ve gazete basılıp piyasaya çıktığı anda geri dönüş yoktur. Oysa blogda canınızın istediğini yazabilir, yazdıktan 5 dakika sonra beğenmezseniz, şak diye değiştirebilirsiniz. Teknolojinin getirdiği muazzam bir özgürlük bu!

10- Bir yazar olarak hem olmuş şeyler hakkında yorum yapıyorsunuz, hem de olması muhtemel durumlar hakkında öngörülerde bulunuyorsunuz. Bu öngörüler içinden sizi hayal kırıklığına uğratan oldu mu hiç?

İnsan belleği çok ilginç. Büyük yanılgıları hemen siliveriyor. Mutlaka benim de yanılgılarım, hatalarım olmuştur ama şu an hatırlayamadım vallahi. Buna karşılık en çok övündüğüm yazılarımdan biri, Süreyya Ayhan’ın Avrupa Şampiyonası’nda final koşacağı gün Radikal’de yayımlanan ve “Yoksa o gün bugün mü?” diye başlayan, Süreyya’nın altın madalya alabileceğine olan inancımı ortaya koyduğum yazıdır.

11- Barcelona günlerinizi düşündüğünde Türkiye de o yapıya yaklaşan bir kulüp var mı?

Ben Barcelona’dan döneli 11 sene oluyor. Bu 11 yılda mutlaka ileri doğru atılan bazı adımlar oldu ama henüz o yapının çok uzağındayız. Türkiye’den bir kulübün Barcelona’ya yaklaşabilmesi için önce Türkiye ile İspanya arasındaki farkın bir nebze olsun kapanması lazım. Önce gerçekten sporu seven, kendisi de spor yapan, dolayısıyla sporcuyu anlayabilen, empati kurabilen, taraftarlığını daha makul bir zemine oturtmuş kuşaklar yetiştirmemiz gerekiyor. Sonra da o kuşakların içinden çağdaş ve geniş vizyonlu yöneticiler çıkarabilmemiz…

12- Dünya Kupası yaklaşıyor. Sizce Afrika’da sıradışı takımlar sürpriz yapacak mı? Kimler final oynar?

Sürpriz olursa bu bir Afrika takımından gelir herhalde. Fildişi ya da Nijerya yarı final oynarsa kimse şaşırmasın. Gönlümden geçen final İspanya-Brezilya. Bu takımlar yolda birbirlerine toslar ya da birinin başına penaltılarla elenmek gibi bir talihsizlik gelirse o zaman Hollanda’yı finalde görmek isterim.
Teşekkürler...

12 Nisan 2010 Pazartesi

Biraz Liverpool Alalım mı?

Futbolun beşiğindeki "yeni dünyanın insanları" pes etti. Bir otomobil firmasının sloganıydı " Legends never die". Liverpool'da ölmedi. Ancak son yıllardaki performansıyla taraftarlarını youtube başından kaldırmayan, nostalji soslu sohbetleri bu günlere taşıyamıyan bir yapıya büründü. Bu gün Milliyet gazetesine düşen bu haber ile dünyanın dörtbir yanındaki Liverpool'lular yarın için biraz daha umutlandı. Başlık "Liverpool satılıyor!.."
Habere göre Liverpool'un Amerikalı sahipleri kulübün tamamını satma kararı aldı. Tom Hicks ve Graham Gillett "geldikleri gibi gidecekler". 2007 yılında eski başkan David Moores'ten aldıkları yönetimi bu güne kadar getirdiler. Getirdikleri yere bakıldığında taraftarın tatmin olmayan görüntüsü gayet normal.

Bir futbol kulübü olarak, Liverpool gibi bir geçmişe sahipseniz, gelecek sizin potansiyel başarılarınızla şekillenmedir diye düşünür taraftar. Premier Lig kurulduğu günden bu yana şampiyonluğu olmayan ve en son 1989-90 yılında şampiyon olan Liverpool, bundan önceki 17 sezonun 16'sında ilk ikiye girme başarısı gösteren bir takım. Son şampiyonluğun üzerinden tam 19 sezon geçti ve Liverpool bu sezonların sadece 3'ünde 2. olabildi.
Endrüstiyel futboldan yediği tokatı en derin hisseden 2 takımdan biri Liverpool diğeri ise Parma. Futbolun "iş" olma pontasiyelinin keşfedilmesi, astronomik rakamlara ulaşan transfer piyasası, reklamın takım içi oyundan daha fazla önem kazandığı dönem Liverpool için kayıp bir çeyrek asır.

Liverpool bir liman kenti ve takım "işçi takımı" olarak adlandırılıyor. Anfield Road'u dolduran insanların tamamı oraya politik, kültürel ve sosyal sınıfları birbirine benzediği, aynı limanda yük taşıdıkları yahut aynı kötü pubın kötü birasını içtikleri için gelmiyorlar. Onları stada çeken tamamen farklı dil, din ve ten renginden olmalarının öneminin kalmadığı sadece yeşil üzerindeki krımızı izleme şansını vermesi. Kimliklerini turnikede bırakıp tüm enerjilerini sahada mücadele eden oyunculara aktarmak isteyenlerin mahşeri Anfield ve Liverpool.
Futbolun ticari yönünü en iyi yöneten ülkelerden biri olan İngiltere'de bir kulüp sahibi olmak Afrikada bir ülkenin herhangi bir bakanı olmaktan daha önemli bir hal aldı. Abramoviç ile başlayan kulüp alma "hobisi", futbolun varlığından haberdar olması gecikmiş ülkelerin zenginlerine de sıçrayınca "beysball" şapkalı kulüp sahipleri çoğalmaya başladı.

Manchester'in bir yanı Amerika'lı iken diğer yanının Arap olması sporun birleştirici unsuru olsa gerek. Kulüp sahibi olmayı ve o kulübü yönetmeyi iş olarak gördüğünüzde başınıza gelecekler, Liverpool'un başarısız yöneticilerinden daha iyi olmayacaktır.

Liverpool satılıyor. Bir ara gazetede çıkan taraftar oluşumlarının Liverpool'a talip olduğu haberleri bu süreçte daha da artacaktır. Para ile saadeti yaşayan Chelsea örneğini tekrarlamak için pek çok aktör sahne aldı Premier Ligte. Ancak hepsinin ortak noktası futboldan para kazanmaktı.

Para kazanmak yerine sahada kazanmayı deneselerdi keşke.

PS: Şimdi biz de 3-5 kişi toplansak 3-5 hisse alsak. Sonra burdan hocaya, Torres'e falan ayar versek güzel olmaz mı?

11 Nisan 2010 Pazar

Pep'in Sırrı : Taktik-i İlahi


Bir "El Clasico" daha geride kaldı. Artık klasikleşmeye başlayan bir sonuç çıktı sahadan. Barcelona maçtan 2-0 galip ayrıldı. Pellegrini Barça'yı durdurmak için gerekeni yaptığını düşünüyordu ancak ortaya çıkan sonuç, düşüncelerin ayaklara hükmetmede yetersiz kaldığının bir göstergesi.

Barça'yı yenmek belki de dünyanın en zor işi. Tüm savunma sanatlarını aynı anda uygulamanız, hücum ederken hata yapmamanız ve Barça'nın gününde olmaması gerekir. Chelsea ve İnter modern futbola ihanet ederek durdurdu Barça'yı şampiyonlar liginde. Ama vuramadı. "Önce durdur sonra vur"cu Türk teknik direktörleri eleştirirken dünyanın sayılı takımlarının Barça için kullandığı taktiğin bu olduğunu unutmamak gerek.

Barça'nın oynadığı oyunu gerçek dışı bulanlardanım. Maça %70 topa sahip olma ile başlamak demek "sıfır insan hatası" demek. Ve insanlar hata yapar. Bir süre sonra yorulacakları, bu kadar üst düzey futbolu kaldıramayacakları geliyor insanın aklına. Benzetildikleri PlayStation'da bile bir süre sonra attığınız paslar yerine gitmiyor ancak Xavi önderliğindeki takım tüm dünyaya bu iş için doğduklarını haykırıyorlar.

Pep, İbrahimoviç'in yokluğunda Messi'yi en uçta oynattı ve methiyeleri aldı. İşte Arda'nın forvet oynamasının ardında yatan düşünçe sistemi buradan geliyor. Barça'da her futbolcu her yerde oynayabilecek kapasitede. Çünkü altyapıda en az 2-3 mevki için eğitim alıyorlar.

Barcelona maçı kazandı ve "El Clasico" tarihinde ard arda 4 maç kazanan ilk takım oldu. Tüm zamanların en iyi takımı Barça.

Bu maç özelinde söylenebilecek tek şey maçın "Taktik-i İlahi" ile kazanıldığı. Çünkü ne Pep ne de başkası öğretebilir Xavi'ye topu öyle okşamayı, Messi'ye havada adam geçmeyi.