29 Ocak 2010 Cuma

Necip Başkan.. Beşiktaş Şampiyon..


Gün gelir İnönü stadı yenilenir ve o maçta ilk golü Necip atarsa... Aradan yıllar geçince Necip bir kongre sonrası Beşiktaş'ın yeni başkanı olsa..

Size tanıdık geliyor mu bu senaryo? Bunun artık olmayacağını hepimiz biliyoruz. Beşiktaş Genel Kurulu önümüzdeki 3 sene boyunca kulübü yönetecek kişileri seçecek. Ölüm gösterilip sıtmaya razı bırakılmak budur sanırım.

Bu kongre bir bakıma bir dönüşümün tamamlanması anlamına geliyor. Beşiktaş kimdir sorusunun cevabını bulacağı bir kongredeyiz. Abramoviç'in Chelsea'si gibi bir yapıya mı gideceğiz yoksa Beşiktaş J. Kulübü Derneği olarak mı yola devam edeceğiz.

Bilançolar, faaliyet raporları, sportif başarılar, bonservis bedelleri vs. vs. hepsini bir yana bırakıp düşünmek gerekir bu günkü durumu.

Yönetim; çekip çevirme, idare etme anlamına geliyor. Peki kulüplerimizin ihtiyacı çekip çevrilmek midir? İdare eder bir kulüp mü istiyoruz? Gerekli olan salt yönetim değil "yönetiş"imdir.

Siz mevcut yönetime "yönetişim" nedir deseniz? Size ne bizim kulübü "yönetişim"izden cevabını alırsınız. İdari, ekonomik ve politik otoritenin ortak kullanımını sağlamak gerekiyor. Yönetim ve iletişimi bir arada yürütmek, duvarları şeffaşlaştırmak, yönetime katılımı kolaylaştırmak, tek adam diktatörlüğünü uzak tutmak hedef olmalıdır.

Her gün lokantada yemek yemekten sıkılırken, evde yemek yapmak aklına gelmeyenlerin, hala "Messi, Ronaldo. Ne gerekiyorsa?" yinelerin kulübü olma yolundayız.

Kendi içinden, kendi disiplin ve kültüründen başkanlara sahip olmayacaksak ne gerek var işi bu kadar uzatıp taraftarı beklentiye sokmaya.

Doğmamış çocuğumu maça götürdüğümde "Bak bu başkanımız Necip." deme ihtimalim yok. Yine de. "Necip Başkan.. Beşiktaş Şampiyon."

25 Ocak 2010 Pazartesi

Sportif Direktör mü? Sportif Başkan mı?


Sezon başında Aykut Kocaman üzerinden Fenerbahçe'nin başlattığı akım Ünal Karaman ve son olarak Metin Tekin ile yeni bir boyut kazandı. Gelinen noktayı anlamak için öncelikle cevabının açık seçik ortaya konulması gereken soru ise "Sportif direktör nedir?" olmalıdır.

Aşağı yukarı aynı işi pek çok değişik sıfatla yapan insanlar mevcut. Kimi yerde bu, biraz önce söylediğimiz gibi sportif direktörken kimi takımlarda idari menajer, genel menajer. Kavramların içini boşaltmakta üstümüze olmadığından buraya takılmak konuyu ıskalamak anlamına gelir. Yani "ha siyo, ha ceo".

Takımların sportif direktörleri eski futbolcularından seçmesi direktörün önündeki sıfata uygun ancak başarıda asıl rol oynayan neyin, ne kadar direkötürü olunacağı.

Aykut Kocaman bu sıfatla Fenerbahçe'de çalışmaya başladığında herkesin ilk tepkisi "işine karışmazlarsa başarılı olur" şeklindeydi. Aynı soru işaretleri Ünal Karaman ve Metin Tekin için de geçerli. İşlerine karışılmazsa...

Peki bu insanların işleri nedir tam olarak? Transferde yetkili mi olacaklar? Fenerbahçe'yi bilmem ama Beşiktaş'ta yöneticiler bu işi kaptırmazlar. Tamam transferle uğraşmasın, takımı da çalıştırmayacak, başında sahaya da çıkmayacak. Bunlar da tamam. Hah buldum. Yönetim ile takım arasında köprü görevi görecekler. Yani futbolcular parasını alamadığında yönetime teknik direktör değil "bizim çocuklar" çıkacak. İç transferde yöneticilerin çözemediği bir şey olursa "abileri" kulaklarını çekecek. Gece yaşantısına dikkat etmeyen "rahip adayları" ile tek tek ilgilenecekler. Farkındayım çizdiğim tablonun karamsar olduğunun; umarım yanılırım.

Başkanlar, yöneticiler eğer yetki vermeden sorumluluk vererek olası bir ters durum için yemi hazır bulunduruyorlar ise söyleyecek birşey yok.

Kulüp yapılanmalarımızda dernekler kanunun ve ibra müessesesinin varlığını sürdürmesi ortaya bu sağlıksız yapıyı çıkartıyor. Kendimize özgü bir durumumuz olduğundan dışardan direk ithal edilen modeller kulüplerimize bir beden büyük geliyor.

Son naklen yayın ihalesi ile birlikte artık kulüplerimizin zengin yöneticiye olan ihtiyaçları bir nebze olsun azaldı. Bundan sonra kulüplere gerekli olan profesyonel kadrolardır. Masa başı kuralları bilmek yetmez; saha içi kuralları da bilmek gerekir. Başkan isimleri manşetlerde ne kadar az yer alırsa kulüplerin başarıları o oranda artmaktadır. Bunun tipik örneği Seba Dönemi Beşiktaş'ı ve Süren Dönemi Galatasaray'ıdır.

Bu iki dönemde sırasıyla takımlar son 20 yıldaki en parlak günlerini yaşamışlardır. Daha sonra Aziz Yıldırım döneminde, Daum ile birlikte Denizli maçına kadar geçirilen süre içinde Fenerbahçe önemli başarılar kazanmıştır.

Bu üç başkan içinde Süleyman Seba'yı diğerlerinden ayıran şey futbolu sabah içinde Baba Hakkı'dan öğrenmesiydi. Beşiktaş'ı Beşiktaş yapan adam sadece başkan değil aynı zamanda bir sportif direktördü.

Ancak bu gün kulüplerimiz sadece futbol bilgisi ile yönetilebilecek büyüklüğü aştılar. Futbol bilgisi asgari şart olmakla beraber günün koşulları doğru kavramak, doğru işi doğru kişiye vermek gibi yöneticilik kabiliyetleride gerekiyor. İşte burada devreye sportif direktörler giriyor, yani girmeli.

Her restaurantın iyi bir işletmeci kadar iyi bir aşçıya da ihityacı vardır. İşletmeci mutfağa girip yemek yapmamalı.

Zamanlaması ilginçte olsa Metin Tekin'e yeni görevinde başarılar.

18 Ocak 2010 Pazartesi

Genç Oyuncu Fetişizmi...


Garplılar ip cambazını "Ha geçti,ha geçecek" diye, şarklılar "Ha düştü, ha düşecek" diye izlermiş. Emre Çolak ve Necip Uysal bağlamında medyada yapılan tartışmada aynı sonuca götürüyor bizi. Milli takım teknik direktörü üzerinden yaptığımız "yerli, yabancı" tartışmasını, "iyi, kötü" mecrasına taşıyamadıkça yaptığımız tartışmalar hep soyut kalacaktır.

Lige verilen ara ve transfer döneminin hareketsizliğini medyanın dikkatini takımlarımızın genç oyuncularına yöneltti. Sergen Yalçın'ın Necip'i öne sürerek istifa etmesinin ardından alevlenen tartışmanın bir yanında genç ve gelecek vaadeden oyuncular diğer yanda ise teknik direktörler var. Necip'in ve Rıdvan'ın Hamburg maçındaki performansları, Emre Çolak'ın serbest atıştan attığı gol, Özer Hurmacı'nın Alex'in veliahtı ilan edilmesi ise gelişen süreçte ortaya bir "genç oyuncu fetişizmi" çıktı.

Futbolun geldiği noktada takımların sürekliliklerini sağlamak için taraftarın ilgisini sürekli canlı tutması gerektiği yadsınamaz bir gerçek. Bu gerçeklik içinde kulüplerin tek gelir kapısının taraftar olduğunu unutmamak gerekir. Her ne kadar taraftarın cebinden direkt olarak az olsa da, forma alarak, Digitürk alarak, iddaa oynarayak kulüplerine sağladıkları gelir hiçte az değil. Bu sebeple takımlar taraftarı takımdan ve futboldan soğutmamak zorundalar.

Taraftarın heyecanını canlı tutan pek çok etmen var. Yıldız futbolcu transferleri ile kulübüne bağlanan taraftar profilleri olduğu gibi altyapıdan çıkan bir genç oyuncu için takımını herşeyden çok seven taraftarlar da var.

Takım kültürü ve aidiyeti yaratmak endüstriyel futbol kuralları içinde oldukça zor. Sürekli şikayet edilen bu kurallar içinde şikayet eden çok olmasına rağmen "tv'yi kapatıp, ben yokum" diyenlerin sayısı çok ama çok az. Kulüplerin köklerinden gelen oyuncuların varlığı, kulüp kültürünün yaşamasının can damarı. Real Madrid'te Raul, Barça'da Puyol, Manchester'da Giggs bu damarı besleyen önemli isimler.

Son bir kaç haftadır Necip, Emre Çolak ve Özer üzerinden yapılan yayınlar, sanki herşeyi doğru yapan medyanın(!) kulüplere tokadı gibi. Özkaynak diyince akla gelen adam Serpil Hamdi Tüzün goal.com a verdiği röportajda "Oyuncular bir kere geleceğe yönelik yetiştirilip donatılmalı. Biz 14-15 yaşında çocuğu aldığımız zaman, onu o günün futboluna değil, 3-4 yıl sonranın futboluna göre yetiştirmemiz gerekiyor. Ona hazır olmalı. Esas mesele orada. Biz ne yapıyorsak, üstteki takımlar daha iyi olsun diye yapıyoruz. Beşiktaş’ta genç oyuncular çıktı, amaç profesyonel takımda oynamaktı ama bu yetmez. Beşiktaş yine üçüncü, beşinci olsaydı, şu konuşmayı yapmıyor olacaktık." demişti. Genç oyuncu yetiştirmenin en kolay olduğu ülkelerden birinde yaşıyoruz. Hem genç çok hem de oyuncu. Ancak bir futbolcunun futbolu 4 ayaklı bir masa üzerindeki camdan bir küreye benzer. Masa yükseldikçe, futbolcu da futbol da yükselir. Önemli olan 4 bacağın tamanını aynı anda ve aynı ölçüde yükseltmektir. Bir bacak diğerlerinden fazla yada az yükselirse cam küre masadan düşer ve paramparça olur.

Masanın 4 ayağını Serpil hoca söyle sıralıyor. Fizik, mantalite, taktik ve motivasyon. Bu 4 masa bacağını bir arada yükseltmek oldukça zor. Az da olsa dengeli yükselenler, futbolları ile Türk Futbol tarihindeki yerlerini çoktan aldılar.

Bu gün genç oyuncuları manşetlere taşıyan, onları oynatmayan hocalarından hesap soran Türk basının belki de en büyük sorunu bu. Bu gün Emre için Rıdvan için yazılarınların özneleri değişik formatları hepimizin aklındadır. Aynı cümleler Serdar Özkan için de Aydın Yılmaz için de Gürhan için de yazıldı. Kendine küçük hedefler koyan-koydurulan futbolcular mezarlığıdır gazete arşivleri.

Bir hoca takımını kurarken, seçimini "iyi ve kötü" arasında yapmalıdır. Futbolcunun yaşından önce performansı belirleyici olmalıdır. Bir futbolcu ne genç diye takıma alınmalıdır, ne de tecrübeli diye. Genç futbolcuların parlak bir iki maçlık performanslarının ardından, düşük bir performasını gece yaşantısına bağlamak bize özgü olduğu gibi, İstanbul'a geldiği hafta "ehliyet" kaptırmakta o kadar bize özgüdür. Kantarın topuzunu kaçırmak her zaman yaptığımız şey. Bazen genç futbolcuları o kadar cilalayıp parlatıyoruz ki, üzerlerine ufacık bir toz konduğunda yeniden silmek yerine yeni oyuncuları cilalıyoruz. Bir süre sonra elimizde cilalayacak hiç birşey kalmıyor.

Bu gün eleştirdiğimiz basın kadar takımlarımızın da şuçu var gelinen noktada. Galatasaray'da, Beşiktaş'ta, Fenerbahçe'de altyapıdan gelen oyuncular Federasyon talimatnamesini yerine getirmek için kadroda bulunuyorsa takımlar bir de kendilerine bakmalılar. Batuhan'ı Manchester City isterken vermeyenler hem Batuhan'a hem de Türk futboluna yazık ettiler. Gerekli disiplini, mental anlayışı oturtamayan sadece Batuhan'mıdır? İngiliz futbolcular Batuhan'dan daha akıllı veya daha ağırbaşlı mıdırlar? Dünyanın açık ara en iyi oyuncusu dediğimiz Messi, Arjantin'den Barça'ya gitmeyip İstanbul'a gelseydi ya her sezon bir takıma "pişmesi" için 25 yaşına kadar kiraya verilirdi ya da ilk 11'de oynamak için bir bankanın sponsor olduğu kupa maçlarını beklerdi. Messi şimdi dünyanın en iyi futbolcusu çünkü masanın 4 ayağının 2 tanesini Tanrı yükseltmiş, kalan 2 tanesini de Barça.

Kerem AKBAŞ

16 Ocak 2010 Cumartesi

Süper(!) Lig'e Süper Fiyat...


İster dünyanın en büyük ekonomisi olsun, ister çekirdek bir ailenin ekonomisi, "arz" ve "talep" büyükten küçüğe her ekonominin temel taşıdır. 2010-2014 sezonlarını kapsayan naklen yayın hakları Futbol Federasyonu tarafından "arz" edildiğinde buna gelecek "talebin" bu boyutta olacağını pek çoklarımız tahmin etmemiştir.

1994 yılında futbolun, futbolcular, antrenörler ve yöneticiler haricindeki pek çok kişiye "gerçek bir iş" olması ile başlayan süreç, 2010-2015 yılları arasındaki ihalenin sonuçlanması ile farklı bir boyuta taşındı.

Havuz sisteminin oluşturulması ve Cine5'in hayatımıza girmesi ile başlayan süreçten 2 sene sonra ilk defa Avrupa Şampiyonasına bir milli takım göndermek, 6 sezon sonra bir Avrupa şampiyonu kulüp çıkarmak "rastlantı" ile açıklanamaz.

Özel televizyon kanallarının kurulması ile başlayan süreçte Trt tekelinden çıkan futbol Cine5 ile farklı bir döneme girdi. 1994 yılında 6 kanalın yayınladığı naklen yayınların geliri 7,2 milyon $ oldu. Bu sadece kulüpleri değil, kahvehaneden, birahaneye, meyhaneden, öğretmenevine pek çok ticari işletmenin de futbol severlere hizmet vermeye başlaması ile yeni iş sahaları ve istihdam alanları oluşturdu.

Sadece bir sezon sonra yani havuz sisteminden bir önceki 1995/96 sezonunda yine 6 kanalın yayınladığı maçlar sonrasında kulüplerin kasasına bu sefer 23 milyon $ girdi. Bir sezondaki bu artışın tadına varan kulüpler için her şey yolunda gidiyordu. Kimileri "gençleri birahaneye, meyhaneye alıştırıyorlar" diye feryat etti, kimileri ise "statlar artık doluyor diye sevindi.

1996/97 sezonu iste Türk futbol ekonomisi adına bir devrim niteliğindeydi. Havuz sistemi kabul edildi. İstanbulspor ve Fenerbahçe'nin önce dışında kaldığı sonra içine girip ıslandığı havuzun değeri 40 milyon $'a ulaştı. Tüm maçların yayın hakkını alan Cine5, pek çok kanalın saldırısına maruz kalsa da Futbol Federasyonun dirayeti ve kulüplerin arada "havuzdan çıkarım ha" tehditlerine rağmen hallerinden memnun olmalarından dolayı bu geçiş sürecini sancılı ama kazasız atlattı. Her şeyin bir bedeli olduğunu öğrendiğimiz günlerdi o günler.

1997/98 sezonunda naklen yayın gelirlerinde eskisine nazaran daha az bir artış oldu Cine5 ihaleyi 45 milyon $ karşılığında bir sezon daha kazandı. O günkü teknoloji dâhilinde oldukça kaliteli yayın yapan Cine5 televizyonculuk sektörüne yeni bir ayak kazandırmış, istihdam yaratmış, kişiye özel televizyonluk konusunda şimdi atılan adımlara ön ayak olmuştu.

1998/99 sezonu Cine5'in son sezonu oldu. 55 milyon $ karşılında maçları son kez yayınlayan Cine5 artık pek çokları için zap yapılırken denk gelen bir kanal. Türk futboluna kazandırdıkları açısından bakıldığında hakkının teslim edilmesi gerekiyor.

1999/2001 sezonları içi yapılan ihaleyi kazanan kuruluş ise Türkiye'ye ilk televizyon ve radyoyu getiren Cem Uzan'ın Teleon'undan başkası değildi. 2 sezon için 120 milyon $ ödeyen Uzan, dekoderleri satıp yayına başladı. Teleon ile birlikte "taraflı spiker" yayını da hayata geçti. Oldukça ilginç olan bu uygulamanın getirilerini götürülerini göremeden, Cem Uzan ve Teleon'un ihale şartlarına uymaması sonucu ihale iptal edildi ve yeni ihale açıldı.

2000'li yılların gelmesi ile Digitürk hayatımıza girdi. Girmesiyle birlikte Türk televizyon tarihinde bir ilk gerçekleşti ve "platform" kuruldu. Sadece futbol izleyicisine değil, sinema severden dizi severe geniş bir yelpaze içinde yayın vermeye başlayan Digitürk 2000 yılından bu güne Türk futboluna 1.071.600.000 $ (#birmilyaryetmişbirmilyonaltıyüzbin# dolar) kaynak sağladı. Zaman zaman ihalelerin usulsüzlüğünden, dolar kurunun sabitlenmesi ile kulüplerin zarar ettiğinden söz edilse de yıllık ortalama 119 milyon $'lık bir kaynağa kavuştu kulüpler.

2010/2014 yıllarını kapsayan naklen yayın ihalesi soluk kesen bir tenis maçı gibiydi. Topu takip eden kafaların bir sağa bir sola baktığı gibi ekran başında milyonlar bir Türk Telekom'un bir Digitürk'ün masasına baktı. İhalede 321 milyon$ bedel ile Digitürk'ün oldu. Bir önceki sezonun neredeyse 3 katı!

Fenerbahçe'nin 1 Haziran 2008 / 31 Mayıs 2009 tarihleri arasında kasasına giren naklen yayın geliri tam 22.192.782,00TL. Yeni ihale sonuçlarına göre 2010/2011 sezonu için Fenerbahçe'nin kasasına girecek para 50 milyon TL'den fazla olacak gibi görünüyor.

Küme düşen bir takımın bile 12 milyon TL civarında bir para alacağı düşünülürse, dün kulüp başkanı olsaydım ihale sonrası dansöz oynatırdım sanırım. Kulüp başkanlığını bırakmayı düşünenler, bu kararlarını yeniden gözden geçireceklerdir.

İhale sonunda Lütfü Arıboğan'ın açıklaması ilginçti, "Yıllar yılı kulüplerin geliri arttıkça mali sorunları da arttı." Federasyonun kulüpleri mali disipline sokmak için bir yasa hazırlıyor olması da kulüpler için acı verici bir durum. Başkanlığı döneminden fazla borçlanan başkanların bulunduğu bir futbol ortamı için bu yasanın şart olması kulüplerin kendilerini yönetemediklerinin bir kanıtı gibi.

Süper Ligimiz için Türk Telekom ve Digitürk süper fiyatlar verdiler. Yayıncı kuruluşlar üstlerine düşeni yaptılar. Bundan sonra top kulüplerde. Türk Telekom ve Digitürk 4 senelik bir beklentiyi satın aldılar. Ancak bu beklentiyi karşılaması gerekenler kulüpler. Kulüplerin yapacakları doğru hamleler sonucunda 2014 yılındaki ihale şekillenecek.

Ekonomide "Her arz kendi talebini yaratır." Şimdi Digitürk'ün hedefi ligimizi mümkün olduğunca yabancı ülkelere pazarlamak olmalı. Sıradan bir arzın sıradan talebi olacaktır. Sıradanlıktan kurtulmak için dün Türk Telekom ve Digitürk'ün yaptığını bundan sonra kulüpler ve federasyon yapmalıdır.

11 Ocak 2010 Pazartesi

2. Yarıda Bizi Neler Bekliyor?

Hazırlık maçları, kupa mesaisi derken ligin 2. yarısının başlamasına az kaldı. İlk yarıdaki çekişme ve sürprizler, ilk bir takımın at başı kopup gitmemesi 2. yarıyı daha çekici yapıyor.

Lider Fenerbahçe ile 5. sırada ki Beşiktaş arasındaki puan farkının sadece 5 olduğu, ilk yarının sonuna benzer bir tablo son 10 yılda sadece bir kere oluştu. Geçen sezon lider Sivasspor ile 5. Fenerbahçe arasında sadece 4 puan vardı. 2005/2006 sezonunda ise lider takım ile 5. takım arasındaki puan farkı tam 20 idi. O günlerden bu günlere gelmek ligimizin kalitesi adına sevindirici bir durum.

34 haftalık lig maratonunda ilk yarıyı lider tamamlamanın takımlara sağladığı psikolojik fayda oldukça fazla. Peki bu avantajı sezon sonuna kadar taşıyıp ipi gögüslemek için yeterli mi?

Son 10 sezona baktığımızda ligin ilk yarısını lider bitiren takımın 5 kere mutlu sona ulaştığını görüyoruz. 5 sezonda ise ilk yarının lideri sezon sonunda şampiyonluktan uzak bir noktadaydı. Son 5 sezonda ise ligin şampiyonu sadece 2 kere ilk yarıyı lider bitirdi. İlk yarı sonunda, lig lideri takım oyuncuları uzatılan mikrofona "Önemli olan sezon sonu zirvede olmak." dediğinde bunun ne kadar doğru olduğunu son iki sezonda Sivasspor örneği ile gördük. Futbol romantiklerinin devrim duygularını kış aylarında çoşturup, baharda devrimi bir sonraki bahara erteleyen bir takım oldu Sivasspor.

İlk yarıyı 2. bitiren takımlar için istatistik pek iyi şeyler söylemiyor. İlk yarının 2.sinin sezonu şampiyon bitirdiği sezon sayısı sadece 3. 2001/2002 sezonunda Fenerbahçe, olaylı 2003/2004 sezonunda yine Fenerbahçe ve 2005/2006 sezonunda Galatasaray lig 2.'liğinden şampiyonluğa ulaşan takımlar.

Şampiyonun, ligin ilk yarısında ilk ikiye giremeyen takımlardan çıktığı sezon sayısı ise sadece 2. Herkesin hatırladığı gibi ilk yarıyı 6. sırada Beşiktaş'ın geçen sezonki şampiyonluğu ve 2007/2008 sezonunda ilk yarıyı 3. bitiren Galatasaray'ın şampiyonuluğu heyecan vericiydi. Bu iki takımın geriden gelip bu şekilde şampiyonluğu yakalamasının son 2 sezonda art arda olması Anadolu'daki futbol gelişiminin artık tabloya puan olarak yansımaya başlamasından ve takımlar arasındaki güç dengesi makasının daralmaya başlamasında kaynaklandığı söylenebilir. Herkesin herkesi yenebildiği ligte takımlara sağlanan şampiyonluk şansı artık daha eşit(!) diyebiliriz.

Son 10 sezonuna birde tersten bakacak olursak ilk yarıyı sonuncu bitirip küme düşmeyen takım sayısı 3. 1999/2000 sezonunda ilk yarıyı 12 puanla sonuncu kapatan Kocaelispor, 2. yarı sonunda topladığı 28 puanla, ligi 40 puanla 12. sırada bitiriyor. 2001/2002 sezonunda ilk yarı sonuncusu yine 12 puanlı Malatyaspor'da Kocaelispor gibi 2. yarı inanılmaz bir direnç gösteriyor ve ligi 40 puan ile ama bu sefer 13. bitiriyor. 2005/2006 sezonunda Denizlispor'da 13 puanla sonuncu bitirdiği ilk yarı sonrasında, ligi küme hattının hemen 1 puan üstünde 15. bitiriyor.

Bunun dışındaki 7 sezonda ise ilk yarıyı sonuncu bitiren takımlar sezon sonunda lige veda ediyorlar.

İlk yarıyı son 3'te bitiren takımlardan en az ikisinin düştüğü sezon sayısı 7. Bu bağlamda Denizlispor'un işi zor görünüyor. Gerçi Denizlispor'un ilk yarıdaki yönetim anlayışını biraz görmüşseniz böyle bir çalışmaya gerek olmadan da ligten düşecek takımlar arasına koyabilirsiniz.

İlk yarıyı ilk 9 takım arasında tamamlayıp sezon sonunda lige veda eden sadece bir takım var. 1999/2000 sezonunda ilk yarıyı 25 puanla 7. sırada İzmir'in Altay ekibi, sezon sonunda bir alt lige düşmekten kurtulamadı. 2. yarıdaki maçlarının sadece 6 tanesinden puan veya puanlar çıkartabilen Altay için güzel başlayan lig kötü bitti.

Ayrıca bu düşüş son 10 sezon içindeki en büyük düşüş oldu. Altay'ın ilk yarı derecesi ile 2. yarı derecesi arasında tam 9 oynamıştı. 2. en büyük irtifa kayıpları ise 2007/2008 ve 2006/2007 sezonlarında yaşandı. 2007/2008 sezonunun ilk yarıyı 6. bitiren Konyaspor, 2. yarı sonunda tam 8 basamak aşağıdaydı. Ligi 14. bitiren Konyaspor, ertesi sezon lige veda etti. 2006/2007 sezonunda ise lige Ersun Yanal yönetiminde fırtına gibi giren Vestel Manisaspor 4. bitirdiği ilk yarının ardından, tersine dönen fırtına ile birlite ligi ancak 12. bitirebildi.

En büyük düşüşlerden sonra şimdi de en iyi çıkış takımlara bakalım. 2006/2007 sezonunun 2. yarısında sıralamada tam 9 basamak yükselen Trabzonspor son 10 yılda en iyi çıkış yapan takım. İlk yarıyı 13. tamamlayan Trabzonspor ikinci yarıdaki çıkışı ile ligi 4. bitirme başarısı gösterdi. 2001/2002 sezonunda 8 basamak yükselen Denizlispor en iyi çıkış yapan 2. takım. 13. bitirdiği ilk yarı sonrası yaptığı çıkış ile ligi 5. sırada bitiren Denizlispor o sezon Avrupa Kupalarına gitme hakkı elde etti. Denizlispor'u 2005/2006 sezonunda 7 yıra yükselen Rizespor ile 2007/2008 sezonunda yine 7 sıra yükselen Ankaraspor en iyi çıkış yapan diğer takımlar.

Genel olarak sezonları değerlendirecek olursak ligteki puan makasının en dar olduğu sezonlar ligin en çekişmeliği olduğu sezonlar. Son 0n sezon içinde şampiyonla küme düşme hattı arasındaki puan farkının 40 puanın altında olduğu sezon sayısı sadece 3. Fenerbahçe'nin geriden gelip ligi domine ettiği 2003/2004 sezonunda şampiyon Fenerbahçe ile küme düşen Bursaspor arasındaki puan farkı 36'ydı. 2006/2007 sezonunda ise şampiyon yine Fenerbahçe oldu ve küme düşen Antalyaspor ile arasındaki puan farkı 31 e kadar gerilemişti. Beşiktaş'ın 2. yarıdaki sprinti ile şampiyonluğa ulaştığı 2008/2009 sezonunda küme düşen 3. takımı 3'lü averaj belirledi ve Konyaspor lige veda etti. Beşiktaş ile Konyaspor arasındaki puan farkı 33 olarak belirlendi.

Bu veriler ışığında Fenerbahçe'nin şampiyonluk şansı %50, lig ikincisi Galatasaray'ın şansı %30, potadaki diğer takımların şampiyonluk oranı ise %20.