31 Aralık 2009 Perşembe

Profosyonel Hakemlik.. Hemen Şimdi..



Son 10 yılın "en"leri, İlk yarının değerlendirmesi derken bir yılın daha sonunu ettik. Gidene güle güle, gelene hoş geldin diyor ve mevzuya giriyoruz.

Hürriyet gazetesi, bugün hakemlerin 2009-2010 sezonunun ilk yarısında yönettikleri maçların karşılığında aldıkları paraları yayınlamış. 16 lig maçı, kupa maçları derken en çok kazanan hakemimiz Hüseyin Göcek olmuş. Güle güle harcasın.

36 üst klasman hakemlerimizden en yüksel ücreti 25.800 TL ile Hüseyin Göcek alırken, en az kazanan hakem ise 9.157 TL ile Gökhan Güneşer.

Bu ücretleri kim neye göre belirliyor? Bir hakem sezona başladığında ne kadar para kazanacağını biliyor mu? Yedekte bir iş tutmak zorundalar neden? Bir başkana, canı istediğinde hakemlerin ekmeği ile oynamak hakkını kim veriyor?

Gökhan Güneşer ne iş yapar bilmem. Asıl(!) işinde ne kadar kazanır bilmem. Ağustos ayında açılan sezondan bu güne 5 aylık bir süre geçti. Aylık ortalama 1.831 TL civarı bir para geçmiş eline. Ancak bu 5 ay içinde hiç maç yönetmediği aylarda olabilir.

Hakemlerin düdük çalarken sadece futbola odaklanmalarını sağlamadıkça daha çok barkovizyonlu tiyatrolar izler, basın bildirileri okuruz.

İşte hakemlerin kazandıkları ücretler. Yurtdışındaki ücretleri bilenler varsa yazı daha anlamlı hale gelir sanırım.

Hüseyin Göçek: 25.800 TL.

Kuddusi Müftüoğlu: 21.352 TL.

Tolga Özkalfa: 21.352 TL.

Fırat Aydınus: 23.502 TL.

Hakan Ceylan: 16.164 TL.

İlker Meral: 14.458 TL.

Serkan Çınar: 19.611 TL.

Abdullah Yılmaz: 24.207 TL.

Taner Gizlenci: 17.313 TL.

Aytekin Durmaz: 22.057 TL.

Bünyamin Gezer: 18.053 TL.

Bülent Yıldırım: 18.201 TL.

Cüneyt Çakır: 18.201 TL.

Deniz Çoban: 18.053 TL.

Hüseyin Sabancı: 17.165 TL.

Koray Gençerler: 14.754 TL.

Mustafa Öğretmenoğlu: 17.165 TL.

Özgür Yankaya: 19.759 TL.

Selçuk Dereli: 18.201 TL.

Yunus Yıldırım: 18.201 TL.

Zafer Demir: 19.463 TL.

Fethi Serkan Koçak: 17.165 TL.

Mustafa İlker Coşkun: 15.311 TL.

Mustafa Kamil Abitoğlu: 15.903 TL.

Mete Kalkavan: 18.314 TL.

Halis Özkahya: 16.051 TL.

Erbay Aldemir: 20.464 TL.

Mürvet Sezer: 19.463 TL.

Nihat Akman: 15.311 TL.

Barış Şimşek: 14.310 TL.

Özgüç Türkalp: 13.605 TL.

Süleyman Abay: 13.457 TL.

Suat Arslanboğa: 12.308 TL.

Çağatay Şahan: 14.160 TL.

Hakan Özkan: 14.310 TL.

Gökhan Güneşer: 9.157 TL.

28 Aralık 2009 Pazartesi

FR 2010.. Olur mu olur..


Video oyunları, özellikle futbol alanında, insanların rüyalarını yaşadıkları bir platform. Çoğu insan bir futbolcunun gol sonrası sevincini bilgisayar başında yaşayarak az çok empati kurabildi. Uzun bir kovalamaca sonunda kaleye giden topu çizgiden çıkartan defans oyuncusunun yaşadığı hazzı yaşadık hepimiz.

CM ve FM ile geceleri sabah etmeyenimiz yoktur sanırım. Bir teknik direktör ne yaşadıysa yaşadık hepimiz. Uyurken ekranın altındaki çizgi üstümüze üstümüze geldi zaman zaman. Dost sohbetlerinde adını bölük pörçük hatırladığımız futbolcuları bulmak için hangimiz saatlerce uğraşmadı. Teknik direktör ne demek hepimiz yaşadık.

Futbol dünyasında empati duvarlarını futbolcularla, teknik direktörle hatta başkanlarla bile kurarken sürekli kararlarını eleştirdiğimiz kişiler hakemler. İster menajerlik oyunları olsun ister futbol oyunları, onların kaderi eleştirilmek.

Hakem olmak nasıl bir duygudur acaba? Doğru gördüğünü düşündüğün şey için küfür yemek. Futbolcuların üstüne yürümesi. Bunları hiç yaşamadık çünkü hakemler hep karşımızda. Bir gün bir oyun firması çıksada böyle bir oyun yapsa diye çok düşündüm ama herhalde tutmaz diye bu işe girişen olmadı.
Football Referee 2010 yahut Referee Action diye bir oyun görsem raflarda. Alsam gelsem eve. Pc ye yada PS3'e kursam. Sonra çalsam düdüğü, başlatsam karnavalı. Yıldızları korusam. Yavaş yavaş yükselsem. Önce amatör maçlarda düdük çalsam. Sonra 1. ligte. Bir gün mail gelse, bu hafta Fenerbahçe - Galatasaray maçını yöneteceksin yazsa. Gayet objektif yönetsem. Öyle bütün maçı değil de her maç 15-20 pozisyon gelse ekrana , tekrar olmasa bi anda tuşa bassan ve verebileceğin kararlar gelse birini seçsen. Yanlış tuşa dokunsan dikkatsizlikte ortalık karışsa. Anyayı konyayı bir görsek.

26 Aralık 2009 Cumartesi

Mustafa DENİZLİ'den Futbol Dersleri : Rotasyon Nedir? Nasıl Yapılır?

Rostasyon; Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde "Yer değiştirme" olarak tanımlanıyor. Yer değiştirme, şirket çalışanlarının şirketi tanıması için yapılan küçük görev değişiklikleri olarak tanımlanabilir. Şirketleri, kişilere bağımlı yerler olmaktan kurtarmak için yapılan "rotasyon"un en çok uygulama bulduğu bir diğer alan ise futbol. Özellikle "Total Futbol" denen fenomen için gerekli asgari şartlardan biri olarak algılansada, günümüz futbolunun maç sıkışıklığında her türlü futbol mantalitesi için uygulanmak zorunda olan bir sistem.

Takımların sahip oldukları kadro derinliği yelpazesine göre rostayona soktukları oyuncu sayısıda değişiklik gösteriyor. Bazı teknik adamlar oyuncuları saha içinde rotasyona sokarken, bazı hocalar ise kulübe saha arasında rotasyon yapıyorlar.

Fenerbahçe ve Galatasaray rotasyonu maç klasmanına göre yapıyor. Lig maçlarında 13-14 futbolcu ile oynayan bu iki takım, kupa maçlarında lig maçlarında forma şansı bulamayan oyuncularına şans veriyor.

Beşiktaş'ı ve Mustafa Denizli'yi bu iki takımdan ayıran en büyük özellik ise kadronun neredeyse tamamına şans vermesi. Sezon başında Gaziantep'e kiralık verilen daha sonra takıma dönen Batuhan Karadeniz, sakatlıklarla başı dertte olan Rıdvan Şimşek, ilginç saç stilini sahada göremediğimiz Erkan Zengin, genç yetenek Necip Uysal ve 3. kaleci Korcan Çelikay ligte hiç bir maça ilk 11'de çıkamadı.Kadrosunda 26 futbolcuya sahip Mustafa Denizli, bu oyuncuların 21 tanesine oynanan 16 lig maçında ilk 11'de şans tanıyarak oyuncuların %80'ini ilk 11'de kullandı.

Takımın en stabil diyebileceğimiz yeri 15'er karşılaşmaya yan yana başlayan Sivok, Ferrari ikilisinden oluşan defans göbeği. Bu iki futbolcu cezalı oldukları Eskişehirspor ve Beşiktaş'ın hükmen galip geldiği Ankaraspor maçı dışındaki tüm karşılaşmalarda ilk 11'de sahaya çıktı. Yine 16 maçın 15'ine ilk 11'de başlayan Ernst, Denizli'nin en güvendiği oyunculardan.


Bu üç futbolcuyu yine bir yabancı olan Fink 13 karşılaşma ile izliyor. Baktığımızda Beşiktaş'ın en az oynanan bölgeleri defasın ve orta sahanın göbeği. Değişimin en az olduğu bu yerler, Beşiktaş'ın en az gol yiyen takımlardan birisi olmasında önemli bir etken.

Bu dört futbolcunun ardından nihayet bir Türk futbolcu geliyor. Her ne kadar beklentileri şu ana kadar karşılamamış olsada geçmişin güzel günleri hatırına Denizli, Nihat Kahveci'yi 11 kez ilk 11'de sahaya sürdü. Sahaya ilk 11'de çıktığı 11 maç ve sonradan oyuna dahil olduğu karşılaşmalardan sadece Kasımpaşa maçında gol sevinci yaşaya bildi Nihat Kahveci.

Tello, Ekrem ve Rüştü ise 10 karşılaşmada sahaya ilk 11'de çıktılar. 16 lig maçının 10 tanesinde kalede görev yapan Rüştü Reçber 6 karşılaşmada kaleyi Hakan Arıkan'a kaptırdı. İlk yarının son maçına kadar kalesinde sadece 7 gol gören Beşiktaş, son maçta Bursaspor'dan 3 gol birden yiyerek 15 maçta yediğin toplam golün yarısını bir karşılaşmada yedi.


Bobo ve İsmail Köybaşı 8 kere ilk 11'de başlarken, defansın solunda İbrahim Üzülmez 7 kere oynadı. 16 maçın 15 tanesinde sol kanat İsmail , İbrahim ikilisinden birine emanetken sadece Kayserispor ile oynan karşılaşmada iki futbolcuda ilk 11'de sahaya çıkmadı. O maçta sol kanadı savunma işini Ekrem yaptı.

Sağ bek rotasyonu Erhan, İbrahim Kaş ve İbrahim Toroman arasında oldu. İlk 3 karşılaşmada Erhan Güven, daha sonra 6 maçta İbrahim Kaş ve sakatlıktan kurtulduktan sonra İbrahim Toroman da 7 kere ilk 11'de sahaya çıktı.

1 gollü Nobre ve Tabata, golsüz Yusuf Şimşek 7 kere Denizli'den ilk 11 için formayı kaptı. Bu oyuncuların skora katkısı olmayınca Beşiktaş'ın maç kazanmada zorlanması gayet doğal.


Beşiktaş altyapısından A takıma katılan 4 oyuncudan ilk 11'de en fazla şans bulan oyuncu 5 maçla Serdar Özkan. Necip, Batuhan ve Korcan'ın aksine uzun süredir A takımda olan Serdar Özkan'ın bu 5 maçlık şansı ne kadar kullanıp, kullanamadığıda bir başka soru. Sergen'den sonra altyapıdan marka bir isim çıkartamayan Beşiktaş'ın, futbolcu edinmekte "yap-işlet-devret" modeli kullanan Anadolu takımlarına milyonlarca $/€/TL kaptırmasının bir sebebide altyapısının yapısındaki bozukluk.

İlk 11'de en az forma şansı bulan 2 oyuncu sakat Holosko ve Uğur İnceman. Uğur ilk 11'de sahaya en az çıkan oyunculardan biri olsada, yedek kulübesinden oyuna en çok giren oyuncular arasında.


Sonuç olarak; Beşiktaş iskeleti sadece defansif yönde oturmuş bir takım hüvviyetinde. Bunun sonucunda kaleciyi saymazsak 10 kişiden sadece 4'ünün ilk 11'deki yeri garanti. Geriye kalan 6 mevki için 15 oyuncu değişerek sahaya çıkıyor.

İstikrardan yana olmanın tutuculuk gibi görülmemesi gerekir. UEFA şampiyonu olan, ligi 4 sene boyunca domine eden Galatasaray, ligi ve Avrupayı en fazla 15 futbolcu ile götürürken, Beşiktaş ligde hiç bir maça art arda aynı kadro ile çıkmadı. Diğer iki büyük takım, kupa maçlarında gençlerini görme şansı yakalarken Beşiktaş'ın Manisa deplasmanında neredeyse as kadro ile çıkması düşündürücü.

Rotasyon nedir? Nasıl yapılır? Bu soruların cevaplarını Beşiktaş'a bakarak bulmak oldukça zor. Geride kalan 16 haftanın Beşiktaş takımındaki tek bankosu "şapkadan çıkan tavşan"dı. Çok yönlü futbolculardan kurulu takımları çok iyi yöneteceğine emin olduğum Mustafa Denizli, Beşiktaş'lı oyunculara bu özelliği kazandırabilir mi?

23 Aralık 2009 Çarşamba

Tuğrul AKŞAR ile Futbol ve Futbol Ekonomisi Üzerine.

Zaman buldukça yapığım röportajlarıma Türkiye'nin sayılı futbol ekonomistlerinden Tuğrul Akşar ile devam ediyorum. Kendisine, zaman ayırıp soruları içtenlikle cevapladığı için çok teşekkür ediyorum.

Zevkle okumanız dileği ile.


Öncelikle yeni başlayanlar için Tuğrul Akşar kimdir?

1962 Niğde doğumluyum. 1987-88 Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunuyum. Aynı fakültenin işletme bölümünde yüksek lisans yaptım. Evliyim ve iki kızım var. Halen ülkemizin büyük bankalarından birisinde Bölge Müdürü olarak çalışmaktayım.. Futbolun asla sadece futbol olmadığının bilincinden hareketle, olayın görünmeyen yüzü olan endüstriyel, mali ve sosyal kısmı üzerinde yayınlanmış yüzün üzerinde makalem bulunuyor. Halen düzenli olarak Dünya Gazetesi’nde “Ekospor” köşesinde her pazartesi yazılarıma devam ediyorum . Yayınlanmış üç kitabım bulunuyor. Bunlar: “Endüstriyel Futbol”, Kutlu Merih ile birlikte kaleme aldığımızı “Futbol Ekonomisi” ve “Futbol yönetimi” isimli Futbol sektörünün referans kitapları… Ayrıca Çok sayıda üniversite dergisinde yayınlanmış makalem bulunuyor. Bununla birlikte bir süre Bahçeşehir Üniversitesi’nde “Spor Finansı ve Ekonomisi”, Kadir Has Üniversitesi’nde “Spor Ekonomisi” ve “Galatasaray Üniversitesi’nde “Spor Yönetimi ve Finansı” dersleri verdim. Ayrıca İstanbul’da bir çok Üniversite’de, Kıbrıs’ta Yakın Doğu Üniversitesi’nde ve Anadolu’da bir çok Üniversite’de Spor ekonomisi ve yönetimi konferanslarına katıldım. Dünya ve Türk futbolunun sorunlarına çözüm önerileri üretebilmek ve futbolu yeniden yapılandırabilmek amacıyla 2005 yılında Doç.Dr. Kutlu Merih ile birlikte “Futbol ekonomisi Stratejik Araştırma Merkezi-FESAM”ni kurduk. Burada 11 uzman ile 250’ye yakın makale yayınladık. Bir hobi olarak başladığım futbol bugün artık benim için bir hobi olmaktan çıkmış durumda. Bu işten para kazanıyor muyum? Kesinlikle hayır. Ama bunu ben bir tarihsel gönüllülük olarak görüyorum. Sadece ülkemiz futboluna karşı değil, aynı zamanda Dünya futboluna karşıda toplumsal ve tarihsel sorumluluklarımın olduğu bilinciyle yazmaya, ama bıkmadan ve para kazanmadan yazmaya devam ediyorum.

Banka yöneticisi olduğunuzu biliyoruz. Futbol ekonomisi hakkında yazmaya ne zaman başladınız?

Futbol tutkum arsalarda top koşturarak başladı ama daha sora 2000li yıllarla birlikte futbolun bilinmeyen farklı, tarafına ekonomik yanına merak sardım. Özellikle Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı kaldırdığı günün arefesinde haciz ve borçların arka arkaya gelmesi, konunun bu yönüne odaklanmama neden oldu. Nasıl oluyordu da bir şampiyonun ekonomisi dökülüyordu. Bu futbol nasıl bir şeydi ki, farklı dinamik ve ekonomiye sahipti? Kısacası bu sorunları sorgulamaya başladıkça, topun yeşil sahalarda başka bir şekilde koşturulduğunu gördüm. İşte benim hikayem de burada başladı. İlk yazılarımı 2000 yılından itibaren NTVMSNBC’de yazmaya başladım. Yaklaşık 3 yıllık bir yazma sürecinden sonra bu platformu bırakıp, genç ve parlak beyinlerin, futbolu bir başka türlü konuşanların oluşturduğu Verkac.org’da uzunca süre yazdım. Daha sonra Cumhuriyet gazetesi’nde yazmaya başladım. Ancak ilgisizlik ve vefasızlık buradan ayrılmama neden oldu. Daha sonra Hakan ilek’in editörlüğünde vatan gazetesi aracılığıyla çıkartılan Futbol Ateşi dergisi’nde yazmaya devam ettim. Ama bu derginin ömrü de ne yazık ki çok uzun olmadı. Daha sonra bazı dergi ve gazetelerde geçici olarak yazdım. 2005 yılından sonra artık orda burada yazmayı bırakıp, FESAM’da yazmaya başladım. Şimdilerde ise arasıra Tamsaha’da, ve düzenli olarak Dünya Gazetesi’nde yazmaya devam ediyorum.

“Futbol Ekonomisi” ve “Futbol Yönetimi” kitaplarınız sayesinde konuya ne kadar hakim olduğunuzu biliyoruz. Bu teorik yaklaşımları pratiğe dökme şansınız oldu mu? Kulüp yöneticiliği, federasyon vs?

Bu konularda 2 tane Süper Lig ve bir tane de bank Asya Ligi’nden bir kulüple bir dönem proje yapmaya çalıştık ama bizim kulüp sahiplerimiz ve yöneticilerimiz bu işi kısa sürede bitirilmesi gereken ve sadece olması gereken bir prosedür olarak algıladıkları için çok fazla bu projelerin içinde almamaya başladık. Çünkü bu projelere ne gerekli finansman sağlanabiliyor ne de gereken ciddiyet ve kararlılık gösterilebiliyordu. Federasyon nezdinde bir girişimim olmadı. Beni bulurlar diye bekledim ama beni İngiltere’den gazeteci Brian Sturgess buldu ama onlar ne yazık ki bulamadılar. Ama şimdi Türkiye Kurumsal Yönetim Dermeği aracılığıyla Türk Futbolunun yapılandırılmasına ilişkin bir projede yer alıyorum. Yakında bu projenin lansmanını duyabileceksiniz…

Yeni kitap Projeniz var mı?

Tabi ki var. Olmaz olur mu? Büyük bir ihtimalle 2010 Şubat mart’ında çıkartmayı düşünüyorum. Yine benzer konular ama farklı yaklaşımlar içeren bir çalışma olacak, diğer kitaplarım gibi…

FESAM ile birlikte Türk futbolunda neler değişti ya da neler değiştirmeyi düşlüyorsunuz?

Futbolun bugün yeryüzünde yüz milyar dolarlar düzeyinde gelir yaratan devasa bir sektör haline geldiğini; artık futbol kulüpleri ve onun iktisadi işletmeleri ile diğer şirketlerini farklı bir bakış ve mantalite ile yönetmek gerektiğini; bu ekonomik büyüklüğe ulaşan kulüplerin sportif ve mali yönetiminde yapılacak hataların, çok büyük ekonomik, finansal ve sportif sıkıntı ve krizlere yol açacağını; bu amaçla yöneticilerin artık konvansiyonel yönetim anlayışını terk ederek, futbolun bir endüstri olduğu gerçeğini kavrayarak kulüplerini yönetmeleri gerektiğini; kendilerine 2000 yılından bu yana çeşitli görsel ve yazılı medya ile internet platformlarında Doc.Dr.Kutlu MERİH hocamla birlikte dile getiriyoruz. Yazıyoruz. Sempozyumlarda, radyolarda, televizyonlarda konuşuyoruz, bu gerçeğin hep altını çiziyoruz. Bu konuda bugüne kadar yüze yakın makale yazdık ve bunların hemen hemen hepsini Futbol Ekonomisi Stratejik Araştırma Merkezi’nde (FESAM) yayımladık. Bu amaçla oluşturduğumuz www.fesam.org sitesini de bir şekilde yaşatmaya çalışıyoruz.

Fesam ile çoğu şeyi değiştirme fırsatımız oldu. Futbol Ekonomisi, Futbol Endüstrisi, Endüstriyel futbol, Futbolda kurumsal yönetim ve yönetişim, finansman modelleri ve şirketleşme gibi daha bir çok temel konuda yeni açılımlar getirdik. Literatüre “taraftar-tüketici”, “müşteri-taraftar”, “Endüstriyel futbol”, “futbolun paradoksları”, “Yeni futbol ekonomisi”, “taraftar tüketicinin bağlılık körlüğü”, “futbolda marka yönetimi”, “Statlar, futbol üretim merkezleri”, “Koltuk başına katmadeğer”, gibi daha birçok kavramı armağan ettik. İlk defa bu kavramları Türk literatüründe kullandım. Hatta, taraftar-tüketici”, “müşteri-taraftar”, “Yeni futbol ekonomisi”, “taraftar tüketicinin bağlılık körlüğü” kavramları ile dünya futbol ekonomisi, ilk kez benim kitaplarımla ve makalelerimle karşılaştı. FESAM bugün istediğimiz noktaya geldi. Futbol ekonomisinin en çok aranan ve referans noktası haline geldi. Başta Üniversiteler olmak üzere, çoğu kulüp yönetimlerinden çok talep alıyoruz, “bize futbol ekonomisini anlatın” diye. Değişim bitmedi. Daha çok işimiz var yapılacak. Futbolun yeniden yapılanmasını sağlamaya çalışıyoruz. Futbolun kendi içindeki paradoksların yol açtığı krizlerin etkisini en aza indirmeye; kulüpler arasında dengede rekabete olanak sağlayacak, rekabet yapısını düzenlemeye, buna ilişkin var olan haksız rekabeti minimize edecek çalışmaları hayata geçirmeye çalışıyoruz. Bunu yaparken de futbolun yönetsel ve örgütsel yapısını yeniden dizayn etmeye çalışıyoruz.

Borsaya açık kulüplerimizin bilançolarına ulaşmak artık çok kolay. Örneğin Beşiktaş’ın özkaynakları son 4 seneden 40.milyon tl erimiş. Kulüplerin hala dernek statüsünde olması ve “ibra” hakkında neler düşünüyorsunuz?

Ne yazık ki dernek statüsünde örgütlenmiş kulüplerimizde “ibra müessesi” iyi çalışmıyor. “kol kırılır, yen içinde kalır” mantığıyla başarıız yöneticilerin yönetsel devamlılıklarına izin veren hasta bir yapı bu günkü “ibra müessesi”. Öncelikle bu kurumu iyi çalıştırmak gerekiyor. Bu kurum da çalıştırılırsa iyi işler yapar. Yeter ki, doğru ve düzgün çalıştırılabilsin, hesap sorulabilsin, ve hesap verilebilsin…

UEFA kriterlerinden biri de Mali Kriterler. Bu mali kriterlerin ülkemizde tam anlamı ile uygulanabileceğini düşünüyor musunuz?

Türkcell Süper Ligi’nde mücadele eden 18 kulüpten sadece sekiz kulüp bugün Federasyondan lisans alabilmiş durumda.. Gerçekten de son derece yetersiz olan bu sayının bir an önce artırılması bugün Federasyonun en öncelikli görevleri arasında yer almalıdır diye düşünüyorum. Aksi taktirde Avrupa’nın en değerli 6. Ligi iddiasında bulunan bir ligde sadece sekiz kulübün lisans alabilmesi, futbolumuzda altyapıda ve üstyapıda önemli sorunların bulunduğunun bir göstergesi olarak da yorumlanabilir. Türkcell Süper Lig’de olmak üzere çoğu kulüp UEFA kriterlerinin yerine getirilmesi konusunda sınıfta kalmış durumda. Mevcut UEFA kriterlerine ilaveten finansal fair play kapsamında UEFA’nın almış olduğu ve 2012 yılından itibaren uygulanacak yeni finansal kriterleri de dikkate aldığımızda işin vehameti ortaya çıkıyor. Özellikle TSL’de mücadele eden kulüplerimizin bu kriterlerin yerine getirilmesinde önemli sıkıntıları bulunuyor. Bir süre sonra bu sıkıntılar kulüplerimizin Avrupa maçlarında başlarını ciddi bir şekilde ağrıtabilir. Bu kriterleri yerine getiren kulüplerimizden lisans alanların da aslında başta finansal kriterler olmak üzere bazı kriterleri nasıl yerine getirdiğine de ayrıca bakmak gerekiyor. Kısacası, futbol pastası giderek büyüyen ve Avrupa’nın önemli liglerinden birisi konumuna gelen Türkcell Süper Lig’de, daha fazla kulübümüzün lisans alabilmesi için federasyonumuzun ne yaptığını işin doğrusu merak ediyorum. Ülkemizde UEFA Kriterlerinin tam anlamıyla uygulanabileceğini düşünmüyorum. Bunun yanı sıra UEFA’nın da iki yüzlülük yaptığını burada belirtmem gerekiyor. Galatasaray Trömsö’ye elenirken Norveç’te maçın oynandığı statta çamura batmış formasıyla Ümit Karan fotografı hala gözümün önünde. O saha Türkiye’de olsa o maç oynatılır mıydı acaba? Çok merak ediyorum…

Kulüplerimizin mali disiplini sağlamak ihtiyacı olan şey nedir? Naklen yayın, iddaa ve maç günü gelirleri dışında kulüplerimizin –özellikle Anadolu kulüpleri- yegane para kaynağı otoparkçılık(!). Kulüplerin bu konuda danışmanlık alabilecekleri bu konuda uzmanlaşmış bir yer var mı?

Aslında işin doğrusu bu konuda danışmanlık hizmeti alınabilecek çok fazla yer/kurum yok. Ancak bununla beraber bazı dostlarımın bu konuda özverili çalışmalarıyla kurdukları bazı danışmanlık şirketleri var ama onların da teknik ve entelektüel alt yapıları bu iş için çok yeterli değil.

Naklen yayın ihalesi yaklaşıyor. İddaa ve naklen yayın gelirleri pek çok kulübün tek gelir kapısı. 4 büyük takımın aslan payı ayrıldıktan sonra kalan tutar diğer takımlara dağıtılıyor. Bir nevi bir adaletsizlik söz konusu. Bunu gidermenin yolları var mıdır? Yoksa Türk futbolu 4 büyük kulübün değirmenine su taşımaya devam mı edecek?

Bugün her şey ekonomiye dayanıyor. Altyapı iyi olmadığı zaman beklenen, özlenen başarıyı yakalayamazsınız. Özellikle gelir dağılımındaki dengesizlik, haksız rekabet ortamı oluşturuyor. Bugünkü mevcut yapının büyük kulüpleri koruyan bir sistem olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla arada ekonomik anlamda çok ciddi uçurumlar var. Son 51 yılda dört takımın şampiyon olması, son 15 yılda sadece üç takımın şampiyon olması haksız rekabet koşullarının net bir göstergesi. Havuz sistemindeki dengesiz dağılıma baktığınız zaman haksız rekabet koşulların görebilirsiniz. Bu da rekabetin ve futbol kalitesinin düşmesine neden oluyor. Bu sistem takımlar arasındaki uçurumu artırırken, dünya ve Avrupa futbolu ile rekabet etme şansımızı artırıyor. Oysa ki önce kendi içimizde rekabeti artırdıktan sonra dünya veya Avrupa futboluyla rekabet edebilir hale gelebiliriz. Endüstriyelleşen futbol, şovun işe dönüşmesi anlamına geliyor. Ama endüstriyelleşmeyi günah keçisi olarak görmemek gerekiyor. Endüstriyelleşme yüksek kalite, yüksek standart demektir. Bunun gidermenin tabi ki yolları var. Bunları Futbol Ekonomisi ve en son yayınladığımız Futbol Yönetimi kitaplarımızda Doç.Dr. Kutlu Merih ile birlikte çok detaylıca açıkladık. Obama’nın fenomen olmuş söylemiyle “Yes, We can” diyoruz.

Avrupa’nın üst düzey takımları milli takımlara oyuncu gönderme konusunda isteksiz. Bu isteksizlik özellikle futbolcuyu takıma katmanın maliyetinin artması ile doğru orantılı. Bu milli takımlar için bir tehdit olur mu sizce?

Bu endüstriyel futbolun kaçınılmaz bir sonucu. Çünkü endüstriyel futbol en çok pastayı kulüp futboluyla üretiyor ve paylaştırıyor. Hal böyle olunca, kulüp futbolu milli takım futbolunun önüne geçiyor. Endüstrinin ana dinamiğini de burası oluşturduğu için Milli takımlara oyuncu göndermekte kulüpler çok istekli değil. Yıllık milyon dolarlara ulaşan sponsorluk, reklam ve medya geliri yaratabilen bir futbolcunun herhangi bir milli maçta sakatlanması, kulüp yarışmasını olumsuz etkileyeceğinden, kulüpler çok istekli değiller. Aynı zamanda gereksiz bir yorgunluk olarak algılanıyor, milli takım maçları ve kampları…Bu süreç içinde milli takım futbolunu orta ve uzun vadede olumsuz etkiler ama buna da bir çözüm bulmak gerekiyor. Nitekim FIFA, milli takıma oyuncu gönderen kulüplere belirli bir miktar parayı ödemeyi kabul etti.

İngiltere Premier Lig takımları pek çok yatırımcının ilgisini çekiyor. Son olarak Porstmouth al-Fahim tarafından satın alındı. Ancak Almanya’da kulüplerin %49undan fazlasının yabancı sermayeye geçmemesi için çalışmalar var. Bunun ortası var mı?

Premier Lig maçları her hafta 170 farklı ülkede 470 milyon insan tarafından izleniyor ve İngiliz ligi tek başına yıllık 3,5 milyar dolarlı bir pasta yaratıyor. Ve yine son yedi yılda İngiliz futboluna dışarıdan gelen yabancı kaynak miktarı 9,5 milyar dolara ulaşmış durumda. Şu anda Premier Lig’in yıllık yayın hakları bedeli 1,5 milyar dolara ulaşıyor. Bununla beraber İngiliz futbol takımları yıllık 5,5 milyar dolar civarında da bir borçlanmaya gidiyor. Kısacası İngiliz futbol ekonomisi Avrupa ve Dünya futbolunu mali ve iktisadi anlamda domine ediyor. Hal böyle olunca bu lige yabancı yatırımcıların ilgisiz kalmaları beklenemez. Futbol kulüplerinin alınıp satılması futbolun endüstriyel dönüşümü ile mümkün olmuştur. Bu türden çalışmaları yapabilirsiniz ama yatırımcıyı getirebilir misiniz ona bakmak lazım. Bugün Alman ligi Bundesliga yıllık yaklaşık 1,5 milyar dolarlık geliriyle Avrupa’nın dördüncü büyük futbol ekonomisi. Ne yazık ki ilk üçte değil…Burada kulübün ne kadar hissesinin satılacağından çok, kulübe yabancı yatırımcının sportif ve mali anlamda ne kadar katmadeğer sağlayacağı önemlidir.

Yapılan araştırmalar Fenerbahçe’nin ülkemizin en fazla gelir elde kulübü olduğunu gösteriyor. Bunu sadece taraftar profiline bağlamak doğru mu? Galatasaray UEFA kupası apoletini yeterince verimli kullanamadı sanırım.

Bu konuda Futbol Ekonomisi isimli kitabımızdan bir bilgiyi buraya alalım isterseniz. Taraftarlık ekonomisi ve tabanına ilişkin…

2004 yılında taraftarın kulübüne ayırdığı bütçenin belirlenebilmesine yönelik yaptığımız bir araştırmaya e-maille katılan toplam 1025 kişinin verdiği yanıtları değerlendirdiğimizde;

• Taraftarın gerçek anlamda kulübüne önemli ölçüde finansal ve ekonomik katkı sağladığını,

• Ülkemizde bu anlamda kulüplerine en büyük desteği Fenerbahçeli taraftarın verdiğini,

•Ülkemiz koşullarında ortalama kişi başına düşen gelirin 4000-4500 dolar olduğu düşünüldüğünde, taraftarın gelirinin önemli bir kısmını kulübüne ayırarak, büyük bir özveride bulunduğunu,

• Özetle, kulübüne yıllık ortalama en yüksek harcamayı 1.738 dolarla Fenerbahçeli taraftarın yaptığını; bunu 1070 dolar ile Galatasaraylı taraftarın izlediğini; Galatasaraylı taraftarın hemen arkasından da 875 dolarla Beşiktaşlı taraftarın geldiğini görüyoruz. Kulübüne kendi olanakları içerisinde en az katkıyı ise yıllık 556 dolarlık harcamayla Trabzonspor’un sağladığını görmekteyiz.

Şampiyon olmuş ve önemli taraftar potansiyeline sahip dört büyük kulübümüzün taraftarlarından (diğer kulüplere ilişkin veriler, çok yeterli olmadığından dikkate alınmamıştır);

• 1000 ile 1500 dolar arasında geliri olan bir taraftarın kulübüne yıllık ayırdığı ortalama bütçe Fenerbahçe’de 450 dolar iken, bu rakam Galatasaray’da 330; Beşiktaş’ta 325; Trabzonspor da ise 175 dolar civarındadır.

• 1500 ile 3000 dolar arasında gelir sahibi taraftar ise Fenerbahçe’ye 750 dolar fon ayırırken; bu tutar Galatasaray için 450 dolar; Beşiktaş ve Trabzospor için sırayla 375 ve 250 dolar düzeyindedir.

• 3.000 ile 10.000 dolar arasında gelir sahibi taraftarın kulübüne ayırdığı bütçe Fenerbahçe’de 2150; sırasıyla Galatasaray’da 2250; Beşiktaş’ta 1750 ve Trabzonspor’da 1050 dolar düzeyindedir.

• 10.000 dolar üzerinde gelir sahibi taraftarın kulübüne ayırdığı bütçe Fenerbahçe’de 3600 dolar civarındayken, Galatasaray’da bu tutar 2250 dolara yükselmektedir. Beşiktaş’ta ise 1.750 dolar olan bu tutar Trabzonspor’da 1050 dolar düzeyindedir.

Dört büyük kulübün değişik gelir gruplarından oluşan bu taraftar kitlesi, yıllık gelirlerinin önemli bir bölümünü kulüplerine ayırarak, gerçek anlamda kulüpler için müşteri konumuna yükselmiş durumda. Aslında taraftar sadece desteklediği takımına gönül bağı ile bağlıyken, müşteri taraftar takımına önemli ölçüde finansal destek de sağlamaktadır.

Yine Avrupa’nın en zengin kulüplerinden Chelsea’nin orta üstü gelir grubunda yer alan taraftarları, kulüpleri için yıllık gelirlerinin 25.000 dolarlık kısmını kulüplerinin emrine veriyor.
Galatasaray’a gelince; Galatasaray ne yazık ki yeşil sahalarda kazandığı sportif başarıyı bazı yönetsel hatalar ve yönetişim kazalarından dolayı nakde çevirememiş, bu nedenle mali başarıyı yakalayamamış bir kulüp. Galatasaray’ın bu hatası onu daha sonra içinden çıkmakta çok zorlanacağı finansal bataklığa doğru da sürükledi. UEFA Kupası ve Süper Kupa gibi tarihi ve olağanüstü bir sportif başarıyı parasal katmadeğere ulaştıramayan Galatasaray ne yazık ki bu tarihi fırsatı kaçırmıştır. Uluslar arası tek Türk futbol markası olan Galatasaray’ın bu tarihi hatası, ona çok pahalıya patlamıştır.

Zaman ayırdığınız için teşekkürler.

22 Aralık 2009 Salı

GOAL.Com'dayız....


İlk yazmaya başladığım günden bu güne destekleri ile sürekli beni teşvik eden Ali Ece'nin destekleri artarak devam ediyor. Bundan böyle haftada bir gün www.goal.com/tr 'da da yazacağım. Daha aktüel konuları orada işlemek istiyorum. Blog yine devam edecek tabiki. İlk yazı geride bıraktığımız 2009-2010 sezonunun ilk yarı değerlendirmesi. Yazıya buradan ulaşabilirsiniz.