30 Eylül 2009 Çarşamba

Yani Hocam???

Şapkadan ne tavşan çıkaracak diye beklerken artık Denizli iyice abarttı ve sincap çıkartmaya başladı.

Bir takımın en çok şut çeken oyuncusu sağ beki olur mu? İbrahim Kaş; 1i kaleyi bulan 3 şut.

Tello'dan 10 numara yaratacaktık, niye Tabata'ya o kadar para verdik. Yoksa hoca istemedi mi Tabata'yı, al sana 10,5 numara mı dediler?

Eğer hoca istemediyse istedikleri niye alınmadı?

Serdar Kurtuluş, Ekrem kadar ön libero olamaz mıydı?

Ah be hocam, tarihe Çernobil'den sonraki en büyük kanser müsebibi olarak mı geçmek istiyorsun?
Ha bu arada Fink ile sözleşme imzalanırken teknik direktör kimdi?

Derinlemesine bir pas dahi atamamış bir takımı derinlemesine analiz etmek zaman kaybı.

Rekorunu kırdın, 3 büyüğü şampiyon yaptın. Şimdi ki hedef ne hocam? "3 kulvarda başarı"mı? Yoksa şampiyonlar liginde ilk puanı almak mı? 8 maçta sıfır puanla rekor sende zaten hocam.

Önümüzdeki günler ne getirecek bakalım.

29 Eylül 2009 Salı

. . . Dışarı ! ! ! . . . Dışarı ! ! !

Eto'o ya muz atar mısınız? Ya da Muntari'ye fındık fıstık. Top Henry'nin ayağındayken içinizden goril taklidi yapmak gelir mi?
Cevabınız hayırsa siz bir futbol seversiniz.
Peki ya Diyarbakırspor şehrinize geldiğinde sahada 11 tane eli silahlı teröris ve tribünde yandaşları mı var sanıyorsunuz?
İlk soruya cevabınız "hayır" ikincisine "evet" ise siz sadece futbolu seversiniz.
Cevabınız iki soruyada "evet" ise bu yazı size yazılmış demektir, umarım anlarsınız.
Bursa'da oynanan bir karşılaşmada birazda topluluk psikolojisiyle tribünden yükselen seslere kulak tıkamak mümkün değil. Daha bi ay önce Adana Demirspor, Livorno'yu konuk edecek diye nasıl da heyecanlıydık. Zaten orada da dillendirilmek istenenler hedefe ne kadar ulaştı tartışılır. Bursa Atatürk Stadından yükselen ses, alçalan başka değerlerin habercisi olması adına oldukça önemliydi.
Newcastle forması giyerken hakkında ırkçılıktan soruşturma açılan Emre için hepimiz " Bizde ırkçılık" yok dememişmiydik. Oysa gördük ve duyduk ki daha beteri var. Kendi takımını desteklemek yerine rakip takım için atıp tutmanın faturası her hafta PFDK tarafından kulüplere ödetiliyor ancak bu işten nemalananlara hiç bir şey olmuyor.

Ekvator, Gaziantep, Kayseri, Bağdat, Samsun, İstanbul, Icha, Venissieux, Purhus, İzmir. Bu illerde doğmuş sahaya Diyarbakır formasıyla çıkan ve "bebek katilleri" ile aynı kefeye konan futbolcular. Nerede doğduklarının da önemi yok önceliği insana verdikçe (Aslında var; belki takımdaki Diyarbakırlı oyuncu sayısının azlığıdır Süper Ligte kalıcı olamamalarının nedeni.)

Aileni, eşini, çocuklarını, ananı, babanı bırakıp bir yere çalışmaya gideceksin, taraftar sana "Pkk dışarı" diyecek. Peki dışarısı neresi? Dışarıda ne var? O dışardaken sen içeride mutlu olabilecek misin?

Tüm dünyayı birbirne bağlayan çok az şeyden biri futbol. Güney Afrika'da bir siyahi oyuncu ilk kez milli takımda oynadığında bu mesele de burada kapındı demişti pek çok kişi ve bu futbolun gücüydü. Ancak şu anda yaptığımız bile bile "ayağımıza sıkmak"tan başka birşey değil. Her insanın bir hayat görüşü, hayat karşısında refleksleri vardır. Ancak bunların yansıması, stadına misafir gelen takıma ve taraftarına "katil" demek değildir. O zaman ne farkımız kalıyor, Hitler'den, Cezayir'deki Fransızdan, Çeçenistan'daki Rusyadan, "Asala"dan, "Franco"dan, Bizi onlardan ayıran ne? Ne oldu bizim algılarımıza? "Katili" ve "maktulü" birbirinden ayıramayacak kadar peder mi indi gözümüze?
Söylesenize biz kim oldu böyle?

25 Eylül 2009 Cuma

Gerçek Gündem Bloglarda... FiFA U-20 WORLD CUP..


Eskiden güne futbolla başlamak için bir kaç spor sitesiyle başlardım ve bana servis edilenlerle yetinmek zorunda kalırdım. En nihayetinde bunlar ticari kuruluşlardı ve okuyucuya kendilerini okutmaları gerektiği için gündem "yaratmalıydılar."

Hala eski alışkanlığımı sürdürüyor sabahları spor gazatelerine hızla göz atıyor ve dalıyorum "futblog" alemine. Son bir kaç aydır fark ediyorum ki bloglar yazılı ve basılı medyanın fersah fersah önünde. Bu duruma şaşmamak gerek çünkü tüm spor basınında çalışan kişi sayısından çok daha fazla blog yazarı vardır. Herkes kendi "çöplüğünün" yazı işleri müdürü ve yazılar ticari olmaktan ziyade "amatör ruh" ürünü. Bu amatör ruhu, profosyonel ruha çevirmek isteyenlerimiz az değildir, ancak Mısır'daki U-20 Dünya Kupasına bloglarda gösterilen ilgiyi görünce bir kere daha anladım. Mümkünse amatör kalalım. Çünkü blogları basından bu amatörlük ayırıyor. Yazılı medyaya bir göz attığınızda iç sayfalarda bir kaç satırla geçiştirilen U-20 turnuvası bloglarda önemli yer tutuyor. Bu da futbloglarımızın futbolun evrenselliği noktasında yazılı basını geride bıraktığının bir ölçüsüdür.


U-20 turnuvasına gelecek olursak, ilk turnuvamı 1993 yılında izlemiştim. O zaman ki kadrodan bazı futbolcuların (Emre Aşık o zaman Balıkesirspor'da oynuyordu) hala futbol oynaması ise ayrı bir konu. Turnuva Avusturalya'da oynandığı için saat farkından dolayı maçlar sabah saat 10:00 gibi oynanıyordu. Okula öğleden sonra gittiğim için ertesi güne sarkıttığım ödevlerimin çoğunu yapmıyordum. İlk maç Amerika Birleşik Devletleri ile oynanacaktı ve keyifle geçmiştim televizyonun başına, o zaman henüz 11 yaşındaydım ve maçların oynanmadan kazanılmadığını öğrenmeme 90 dakika kalmıştı. O gün maçı 7 gol yiyerek kaybettik.(Bu arada yorumlardan sonra baktım 6-0 kaybetmişiz o maçı.) Oktay Derelioğlu, Emre Aşık, Mustafa Kocabey (Papin) kadrodan hatırladığım isimler.

Aradan geçen 16 yıldan sonra dün itibari ile Mısır'da turnuva başladı. Eurosport ve Trt3 aracılığı ile maçıları izleyebileceğiz. her kıtadan temsilcinin bulunduğu turnuvada ülkemiz maalesef yok. Ligimizden iki oyuncu ise turnuvaya Almanya forması ile iştirak ediyor. Kayserispor'lu Semih Aydilek ve Bursaspor'lu Cihan Kaptan.

Yeni yıldız adaylarının vitrine çıkacağı belki de büyük transferler yapacağı bir turnuvanın henüz başındayız. Basınımızın turnuvaya ilgisizliği Türkiye'nin orada olmamasından kaynaklanıyor olabilir ancak merak ettiğim bir konu daha var. Acaba orada ülkemizden kaç tane gözlemci var ve ülkemiz takımları için futbolcu avına çıtkılar. Örneğin Beşiktaş kimleri gönderdi turnuvayı izlemesi için, yahut Aziz Yıldırım kime talimat verdi, Adnan Polat'ın hangi kurmayları Mısır'da şimdi?

Turnuva ile ayrıntılı bilgiye ulaşmak için bu adresini kullanabilirsiniz. Maç programı için ise bu adreste.

Hakkı Yalçın'dan...

Bellek yenileme bankası, mudilerine, mazideki acı hatıraları da veriyor. "6'da 6'yı en son nerede gördünüz?" diyenlere inat. Zamanın aynası yaşayan herkese açıktır. Ligde kayıpsız yürümenin nostaljisi güzel de... Gelecek nasıl? Daum'la Denizli'de tarihin acı finalini yaşayan Fenerbahçe taraftarı, bazı gerçekleri görmeye başladıysa. Islıklar niye tedirgin ediyor insanları? Merak ediyorum, övgüleri kabul edenler, eleştiriyi niye reddeder? Futbolcular tanrı mıdır? İnsanların çöp kutularından beslendiği, asgari ücretin insanlık dışı olduğu bir ülkede, futbolcu beyefendi yılda 2 milyon euro alacak. Kendisinden istenen 90 dakika mücadele ve sorumluluk. Formasına saygı. Bunları yapmayacak ve ıslıklandığı için tribünlere meydan okuyacak. O takımın teknik patronu da, "Kazım da insan" diyecek. Islıklar insan olana çalınır zaten. Tepkilerden nasibini alsın da, tribündeki insanların sevgisine layık olsun diye. Kazanmayı sadece puan kazanmak sayan bir teknik adamın, böylesine biçare bir destekle neler kaybettiğini anlaması mümkün değil. Bizler gerçek değerlerimizi kaybettiğimiz içindir ki, maç kazanmak her şeydir. O yüzden soruyorlar ya... "6 maç üst üste kazanan bir takım ıslıklanır mı?" Ligin başındaki kazanma arzusu, gittikçe azalmaya başladıysa... Futbolcular arasındaki bağlarda kopukluk hissediliyorsa. 6 maç kazanan takım da ıslıklanır. Kazım gibileri sorumsuzluğun sembolü olup da, takımda yer buluyorsa... UEFA'da final hayalleri taşıyan bir takım, Twente gibi sıradan bir takıma yeniliyor da, akıllardaki soru işaretlerini çoğaltıyorsa... Elbette ıslıklanır. Küfür edilmedikçe, ıslık ve beyaz mendil harika bir uyarıdır.

23 Eylül 2009 Çarşamba

En İyi Tandemler...

Futbolun olağan üstü değişimi, kimi çok önemli kavramların litaretürden "antika"ya geçişini hızlandırdı. Özellikle 4'lü savunma yapısı futbol anayasasının değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez kanunlarından biri olunca "libero"lar artık mazide hoş bir anı olarak yerini aldı. Artık takımların başarıları "tandem"lerinin başarı ile doğru orantılı.

#5

Tomas - Song (Galatasaray)

Gerets yönetiminde şampiyonluğu yakalayan Galatasaray yediği 34 goller ligin en az gol yiyen 2 takımından biriydi.

#4

Edu - Lugano (Fenerbahçe)

2006-2007 sezonunda Fenerbahçe Edu-Lugano ikilisinin üstün performansı ile ligi şampiyon bitirdi. Tahmin edilebileceği gibi ligin en az gol yiyen takımı 34 maçta 31 gol yiyen Fenerbahçe.


#3

Ronaldo - Zago (Beşiktaş)


2002-2003 yılında 100. yılında Beşiktaş'ı şampiyonluğa ulaştıran kadronun değişmez 2 elemanıydılar. 34 maçta Beşiktaş kalesinde sadece 21 gol gördü.

#2

Uche - Högh (Fenerbahçe)


Belki de ülkemizde isimleri ad-soyad gibi söylenen ilk futbolcu ikilisiydi onlar. Uche diyince Högh, Högh diyince Uche geliyordu akla.1995-96 sezonunda Högh 41, Uche ise 34 maçta görev aldı. Bu ikilinin oluşturduğu savunma hattı 34 maçta sadece 19 gol yedi.

#1

Bülent - Popescu (Galatasaray)

Bir ve iki numara arasında gidip gelsemde, önemli olan tandemlerin getirdiği başarılar kriterinde karar kıldım ve birinci sıraya Türk futbol tarihinin en büyük başarılarına imza atmış ikiliyi 1. sıraya koymayı uygun gördüm. 1997-98 sezonundan itibaren 3 sezon ard arda kazanılan lig şampiyonluğu ve UEFA kupası. Fazla söze gerek yok sanırım.