13 Ağustos 2010 Cuma

Hayırsız Evlatlar ve Aykut'un Devrimi..

Aziz Yıldırım, temmuzun 19'unda Hürriyet gazetesinde yayınlanan röportajında yeni hocası Aykut Kocaman için önemli açıklamalarda bulundu.

Fatih Çekirge' nin "Neden şimdi Aykut Kocaman?" sorusuna "Aslında uzun süredir bu düşünce vardı. Ben şimdi bütün taraftarların Aykut Hoca’yı desteklemesini bekliyorum. Bu çok önemli. Eğer Aykut Hoca’yla başarırsak Türk futbolunda yeni bir dönem açılacak. Devrim olacak." diye cevap veriyordu. Bunun üzerine de Çekirge "Nasıl bir devrim?" diye soruyor. Ve işte Aziz Yıldırım'ın müthiş cevabı geliyor."Eğer Aykut Hoca istediklerini yapabilirse.. Ve başarırsak.. Böylece bugüne kadar yabancı hoca arayışıyla giden Türk futbolu yeni bir döneme başlar. Kendi takımından, kendi oyuncuları arasından, kendi altyapısından yetişen yerli hocaların devrimi olur bu. Türk futbolu yabancı hoca baskısından kurtulur.. Dünyanın dört tarafında hoca arayacağımıza kendi içimizden hoca buluruz. Bu da yerli teknik adamların yetişmesi demektir. Yani Türk futbolunun gelişmesi demektir. Devrim budur."

İnanarak mı, hissederek mi veriyor böyle bir cevabı bilmiyorum. Ama kulüplerin sezon öncesi evlatlarına bu şekilde sahip çıkma demeçleri herkesin alışık olduğu bir durum. Özelliklerle kaoslar sonrası başvurulan önemli taktiklerden biridir evlat edinme operasyonu.Takımın aldığı kötü sonuçlar sonrası önce taraftara teknik direktörün kellesi verilir. Ardından o takımın formasını giymiş ve o forma ile şimdi yönetimi tehdit eden taraftarı mest etmiş biri teknik adamlığa getirilir. Yeni teknik adama yumuşak geçiş yapılır. Bir nev-i tampon bölge.

Yeni adıyla Spor Toto Süper Lig'in şampiyon apoletli 28 tane teknik adamı var. 4 sezon bu sevinci yaşayan A.Suat Özyacızı ve Fatih Terim en çok şampiyonluk kazanan hocalar. Ayrıca bu iki hocanın futbolculuk döneminde formasını giydikleri takımı daha sonra şampiyon yapmaları da ilginç birer not.Evlat edinme operasyonlarının ilki 1961 yılında profesyonel ligin 4. sezonunda yaşandı. Yıllarca Galatarasay formasını terleten Gündüz Kılıç, teknik adam olarak takımını 2 sezon üst üste şampiyonluğa taşıdı. Bir sonraki futbolcu teknik adam başarısı için 13 sezon bekledi Türk futbolu. Sancılı geçen bekleyişin sonunda Anadolu devrimi gerçekleşti ve bu devrimin mimarı Ahmet Suat Özyazıcı'ydı.

Daha sonraki zamanlarda Özkan Sümer ve Mustafa Denizli ile bu genelenek devam etti. 1996 yılına kadar oynanan 38 sezonda 9 kez şampiyon olan takımların teknik adamları , daha önce o takımın futbolcusu yani evladıymış.

Bu çizgiyi neden 1996 yılına kadar çizdiğimi elbette anlamışsınızdır. Euro 96 sonrası milli takımlar teknik direktörü Fatih Terim Galatasaray'ın, yardımcı antrenör Rasim Kara ise Beşiktaş'ın başına geçti. İşte o gün Türk futbolu için Aziz Yıldırım'ın söylediği devrimin ilk adımı atılmıştı. 2000 yılının Mayıs ayına kadar her üstüne koyarak ilerleyen Terim ve öğrencileri bir Türk kulübünün ulaştığı en yüksek yerdeydi. Avrupadan bir kupa ile dönmek başlı başına devrimdi.

Aziz Yıldırım'ın 2010 yılında verdiği röportajın neden asında ağzıdan çıktığında hükümsüz kaldığını anlatabildim sanırım. Bundan 10 yıl önce Aziz Yıldırım'ın söyledikleri oldu ama sürdürülebilir olmadı.

Fatih Terim'in görevi 2000 yılında bıraktı. Rasim Kara ile yollar ise 96-97 sezonunun sonunda ayrıldı. O günden bu güne oynanan 10 sezonda 3 sezonda yerli teknik adamlar şampiyonluğa ulaştı. Mustafa Denizli Beşiktaş ve Fenerbahçe ile birer kez, Ertuğrul Sağlam ise Bursaspor ile bir kez kupayı kazandı.

2000 sonrası kulüplerin evlat edinme operasyonları başarıya ulaşamadı.Fenerbahçe, Zeman deneyiminden sonra Turan Sofuoğlu'nu takımın başına getirdi. Ardından 2003 yılında Oğuz Çetin'e bu fırsat verildi ama sabredilmedi. Son olarak ta 2010 yılında Aykut Kocaman takımın başına getirildi.

Galatasaray bu gelenekte sağladığı başarıyı Terim sonrasına taşıyamadı. Lucescu'nun gönderilmesinin ardından takımın başına dönen Fatih Terim, ardından efsane oyuncu George Hagi ve sonra olarak Skibbe sonrası Bülent Korkmaz evlat olarak takıma döndüler. Ama Türkiye'deki tek başarı endeksi "şampiyonluk" olduğundan bu eski futbolcu, yeni teknik adamların takımın başındaki ömrü pek uzun olmadı.

"Evladım diyerek anlından öpülenlerin suratına kapı çarpma geleğinin" öncülerinden Demirören yönetimi. Seba sonrası kaostan sürekli teknik direktör değiştirerek kurtulunacağını sanan 3. bin yılın yöneticleri içinde ilk evlat ithal eden Yıldırım Demirören oldu. Rasim Kara sonrası 9 sezonda 8 teknik adam değiştiren Beşiktaş Del Bosque'yi gönderip İspanya'nın 4 yıl sonraki dünya şampiyonluğunun önünü açarken, Rıza Çalımbay'ı takımın başına getirdi. Atom Karınca sonrası takım Mehmet Ekşi'ye emanet edildi. Tigana sonrası Tayfur Havutçu'nun sorumluluğuna bırakılan takımın 4. evladı Ertuğrul Sağlam oldu. Daha sonra Sağlam Bursaspor'un üvey evladı olarak büyük bir başarıya imza attı.

Futbolcusundan teknik direktör yapıp şampiyon olan iki takımdan biri olan Trabzonspor'un 2000 yılı sonrası teknik adamları içinde önemli Trabzonsporlu eski futbolcular bulunuyor. Sadi Tekelioğlu, Turgay Semerci ve Şenol Güneş son 10 yılda görev alan eski futbolcu yeni teknik direktörler.

Adları gözünüze çarpsın diye kalın yazdığım isimlerim ortak noktası hiç birinin 10 yıllık dönemde bir kez dahi şampiyon olamamış olması. 12 farklı teknik adam içinde sezon bitiren bile yok neredeyse. Başarının, sabır ile övürülü duvarların ardında olduğunu herkes biliyor ancak kısa vadede çok şey bekleyenlerin zümresine dahil olduğumuzdan cesur hamleleri hep kesik kesik yapıyoruz. Eski futbolcunun yeni futbolcular üstünde etkisinin şampiyonluğa yetmediğini son Dünya Kupasında gördük. Futbolculara mesaj vermenin, futbol oynarken pas vermekten tamamen farklı olduğunun pek çok örneği var. Ama yazının başında dediğimiz gibi edinilen evladın tampon bölgeye konuşlandırılması oldukça kolay.

Ertuğrul Sağlam bekleseydi belki tazminatını alıp gidecekti. Daum'a yapılan şark kurnazlıkları Aykut Kocaman'a yapılacak mı yoksa Aykut Hoca olası başarısızlık sonrası istifa et baskısından boyun mu eğecek?

Genelde takımın başına erken getirilen ve haliyle erken gönderilen evlatlarla dolu gazete manşetleri. Yüzlerce kez futbolcu olarak bastıkları zeminin bu kadar kaygan olduğunu kramponları çıkartıp, iskarpinleri giydiğinde anlıyor çoğu teknik adam.

Gelirsek Aziz Yıldırım'ın sözlerine. Küllüyen yalandır efendim. Öncelikle Galatasaray ve Fatih Terim'in başarısına hakarettir. Ayrıca da Türk futbolunda yeni dönem başlamaz. Çünkü hedef şampiyonluk olarak konuşmuştur. İlk tren kazasında makinist değişecek ama raylar ve lokomotif aynı kalacaktır.

Aykut Kocaman'ın olası başarısı devrim yaratmaz ama adının Galatasaray ve Trabzonspor gibi evladıyla şampiyon olanlar kulübüne yazılmasını sağlar.

Şimdi Aykut hayırlı evlat mı olacak hayırsız evlat mı onu göreceğiz.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Mehmet Demirkol: "Simon Kuper'in dünyada tek ünlü olduğu ülke Türkiye"

Mehmet Demirkol bu cümleyi nerede nasıl kurdu bilmiyorum. Benim ise twitter sayesinde haberim oldu.

Aslına bakarsanız doğrudur Mehmet Demirkol. Doğruluğu sonradan anlaşılan spor yorumcularındandır ki Ferrari konusunda ne demişti hatırlayın. Schuster aynı futbolcuyu gönderme çabasına girmiş ama Sivok'un hesapta olmayan sakatlığı sonucunda eli kolu bağlandı.

Neyse konuyu Simon Kuper'a getirelim. "Simon Kuper'ın ünlü olduğu tek ülke" yerine "Simon Kuper'ın en ünlü olduğu ülke" deseydi doğru bir tespit yapabilirdi. Ama iddalı konuşmak zorunda bizim yorumcularımız. Öncelikle Mehmet Demirkol'un önermesine söyle cevap vermek istiyorum, Hollanda'da kendisini tanıyan kitle oldukça fazla. Hatta arada Hollanda gazetelerine makale yazdığında ilk sayfada haberi oluyor. Nereden biliyorsun dersen Dünya kupasına 1 aydan az bir zaman kala oradaydım ve mevcut haberi gördüm.

İspanya ve Fransa Simon Kuper'ın gayet tanınır olduğu ülkeler. Peki Mehmet Demirkol'un bu algısı nereden geliyor ve gerçek mi? Öncelikle Yiğiter Uluğ, Simon Kuper'ın ilk kitabına böylesine bir isim önermeseydi belki de Pascal Boniface kadar tanınacaktı Kuper. Türkiye'deki tanınırlığı "Futbol asla sadece futbol değildir" üzerinden tartışırsak ve bu sözü bir şekilde bilen herkesin Simon Kuper'ı tanıdığını var sayarsak evet Demirkol haklıdır. Ama mesele ünlü olma meselesi ise orada yanıldığını söyleyebilirim.

Türkiye'de son kitabı "Futbolun Şifreleri" 2500 baskı yapan Simon Kuper'ın eylül ayında ne gerçekten ne kadar ünlü olacağını göreceğiz.

NTVland'ın en ünlü yorumcusu Mehmet Demirkol'un bu çıkışı neyin ardından geldi, umarım tekrar yakalarım.

Hiddink'in Kodları..

Hagi, Türk futbol tarihini böylesine güzel motiflerle süslemeseydi Romanya ile oynayacağımız dostluk/hazırlık maçı bu kadar ilgi görmeyecekti. Bir futbol ustasının ektiği tohumların aradan geçen yaklaşık 10 yılda henüz bir meyve verememesi de ayrı bir konu tabi.

Eski milli takımlar teknik direktörü Fatih Terim, reklam filmlerinden arta kalan zamanında düzenlediği basın toplantılarında "milli takım taraftarı" kavramını ortaya attı ve bu eksikliği neredeyse her basın toplantısında yeniden dile getirdi.

Hemşehricilik hastalığının, mutasyona uğramış hali olan kulüpçülük bu düzeyde oldukça, Milli Takım taraftarı oluşturmamız zor görünüyor. Avrupa şampiyonası ve Dünya kupası gibi 4 yılda 20 gün oluşan sinerjiyi bu kavramın dışında tutmak gerekir.

Ne zaman bir milli maç olsa, ilk tantanası kadro seçimi üzerinden yaşanıyor. Hemen kılıçlar çekiliyor ve "X kulübünün Y oyuncusu yerine Z kulübündeki X oyuncu alınmalıydı" gibi eleştiriler başlar.

11 Ağustos'ta Saraçoğlu Stadında oynanacak Romanya maçı öncesi açıklanan kadro, internet sitelerine düşünce ben de bir şeyler söylemek niyetindeydim. Hiddink yaptığı basın toplantısında "Radikal değişikliklerden hoşmam." dedi ancak Gökhan Zan'ın her hangi bir takımda maça çıkması zaten başlı başına radikal bir değişikliktir.

Milli takımlar konusunda 2 ekol vardır. Birincisi Scolari ekolü. 2002 Dünya kupasında kadroyu nasıl seçtiği sorulduğunda "Elimdeki mevcut en iyi oyuncuları alt alta yazarım ve ona göre takım kurarım." demişti. Yani Scolari ve aynı tarzı benimseyenler için önemli olan formda ve iyi oyunculara sahip olmak. Sonra bu patlamaya hazır, formunun zirvesindeki futbolcuları koordine etmek kalıyor teknik adamlara.

Bir diğer ekol ise Fatih Terim ekolü diyebileceğimiz kulüp takımı görünümlü milli takım. Form durumu ne olursa olsun, takımında oynasın oynamasın milli takımda yeri her zaman hazır olan futbolculardan oluşan bu takımların kadro seçimleri her zaman daha çok eleştiri konusu olur. Newcastle'da bir kez bile sahaya çıkamamışken, Emre Belözoğlu Milli takımda kaptan olarak sahadaki yerini alıyordu.
Kazım Kazım, Gökhan Zan gibi takımında oynamayan futbolcular Terim'in en çok eleştirilen seçimleriydi. Başarısız bir Dünya Kupası elemeleri ardından Federasyon kimsenin itiraz etmeyeceği bir teknik adam arayışına gitti ve Guus Hiddink'i göreve getirdi.

Günay Kore'de biyografisi 500bin satan bir teknik adama karşı çıkmanın çok sağlam gerekçeleri olmalıdır. Ancak Romanya maçı kadrosunun açıklanması ile eleştiriler birden ayyuka çıktı. Milli takım stoperi apoleti ile transfer olan Zan, yeni takımda sezonda 9 maç oynayabilirken 3 ayda bir maç yapan milli takımda ise 7 maça çıktı. Yani milli takımın spoteri apoleti sağlam kalırken, yeni takımının üstüne yaptığı planları değiştirmesi gerekti.

Hiddink'i tanımlarken Simon Kuper "Küçük Ego" benzetmesini yapıyor. Egosu küçük, futbol bilgisi ve insanlığı büyük diyor Hiddink için. Ve başarının gelmesinin en önemli nedenlerinden birinin bu olduğunu söylüyor.
Hiddink'in en büyük hatası belki de Fatih Terim'in altında pasifize olmaya alışmış yardımcı antrenörlerine güvenmek olacak. Gökhan Zan'ın lisansında "her durumda milli takıma çağırılır" diye bir not olmadığına göre Gökhan Zan'ın seçimini kim yapar? Gökhan Zan sezonu 9 maçla tamamlayıp milli takıma gidiyorsa, onun yerine milli takımda oynamak isteyen gençlerin motivasyonunu kim yeniden sağlayacak?

Getafe'nin küme düştüğü sezondan bile daha kötü bir sezon geçiren ve İbrahim Toroman'ın form tutması ile kulübeye dönen İbrahim Kaş'ın olduğu milli takımın adelet terazine güvenini kaybeden gençler ya İbrahim Kaş gibi futbol oynamaya çalışırsa?

İsmail Köybaşı takımında İbrahim Üzülmez'i kesemezken siz Mustafa Keçeli'ye "İbrahim Üzülmez'in yedeğini aldık kusura bakma" mı diyeceksiniz?

Bu takım Oğuz Çetin'in seçimlerinden oluşuyorsa fena, yok eğer Hiddink'in takımı ise çok daha fena.

Hiddink'in yılda 1 hafta Türkiye'de geçirecek olmasından rahatsız değilim. Dünya artık çok küçük ve bir tuşla ulaşmadığınız yer yok. Ayrıca Fatih Terim'in yılın 365 günü Türkiye sınırlarında olması da Dünya kupasına gitmemize yetmedi.

Hiddink basın toplasında "Her zaman için modern futbolun gereklerini yerine getireceğiz. Atak bir futbol sergileyeceğiz. Zaten atak olmak, Türk futbolcusunun temel karakterlerinden birisidir.Her konuda fark yaratacağız. Benim takımım da hiçbir zaman defansif özellikli 5 orta saha oyuncusu olmayacak. Ya da hiçbir zaman tek forvetle mücadele etmeyeceğiz.” dedi kelimesi kelimesine. Buradan her maçı kazanmak için oynayacak bir takım seyretmeye devam edeceğiz gerçeği çıkıyor. Terim zamanı takım da kazanmak için oynuyor ama en kolay rakipler karşısında bile bazen bunu beceremiyordu.

Hiddink bir futbol elçisi olarak adalet terazisinin ayarını bir an önce gözden geçirir umarım. Gökhan Zan ve İbrahim Kaş sakatlıkları nedeni ile takımdan ayrıldı ve eğrisi doğrusuna denk geldi.

Ömer Erdoğan'ı onore etmek gereğini kimsenin duymaması ise ilginç..

6 Ağustos 2010 Cuma

Kısa Kısa

* Beşiktaş ve Galatasaray 11'e 11 oynadıkları maçlarda berabere kaldıkları rakiplerini, 2. maçlarda rahat geçtiler ama 11 e 11 kısımlarda kimse rahat değildi.

*Mehmet Battal ve Quaresma golle tanıştılar.

*Demirören/Tribün mütabakatı tamamlanmış oldu.

*Radyospor'daki Blog Futbol programı 2 saate çıktı. Artık 3-4 tane blog tanıtımı, 2 blog yazarı ile bağlantı olacak. Blog tanıtımları için 120 kelimelik yazılarınızı mail atabilirsiniz.

*Akşamları eve dönüş yolunda Lig Radyo'da Ali Ece'yi dinlemek büyük keyif.

*Futbolun Şifreleri 2. baskıyı yaptı. Ama hala okuduğundan fazlasını yazanlar, dinlediğinden fazlasını konuşanlar çoğunlukta.

*Eğer Futbolun Şifrelerini edindiyseniz 7-8 Eylül gibi Simon Kuper'a imzalatma şansınız olacak.

*Cumartesi günü Ntvspor'da "Yenilsen De Yensen De" sezonu açıyor. Bir aksilik olmazsa orada olacağız.

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Siz Bizim Fenerbahçelileştirdiklerimizdensiniz...

1995 yılından 2010 yılına kadar geçen sürede Beşiktaş müzesinde şampiyonluk kupası adına çok büyük bir gelişme olduğu söylenemez. Başarının "şampiyonluk" apoleti ile ölçüldüğü futbol kırsalında Beşiktaş'ın yaşadığı değişim aklı selimleri rahatsız etse de Quaresma ve Guti transferleri hiç kimse tarafından "Neden?" sorusuna muhattap olmaz. Bu güne kadar yıldız diye takıma katılan hiç bir futbolcuya sorulmadığı gibi bu iki dünya yıldızı da sorgusuz sualsiz taraftarın bağrında yerini almıştır.

15 yılda 3 şampiyonluk kazanmış takıma kazandırılmış "yıldız" sayısı ise 15'in üstünde. Değişim sancıları ve üstüne biçilen kaftandan kurtulma çabaları içinde kazanılan şampiyonlukların isimsiz kahramanları hiç bir zaman gerekli değeri görmedi.

94-95 sezonunda şampiyon kadronun en yıldız oyuncusu kaleci Aumann'dı. Kırmızı kaleci forması ve şapkası ile kaledeki yerini aldığında oraya yakışıyordu. Fani Madida taraftarın sevgilisi ve Beşiktaş'ta sözleşme uzatan ilk yabancıydı. İzlanda'yı 5-0 yendiğimiz Euro 96 elemenleri öncesi yaptığı tuhaf açıklamalarla bu galibiyete ayrı bir anlam katan Sverisson ise takımın en ağır oyuncusuydu. Televisyonlar bile onun hareketlerini "slow motion" tekrar ihtiyacı duymaz normal hızında verirdi tekrarları. Daum'un kötü yabancı tercihlerinin ilk halkasını oluşturan Sverisson'un şansızlığı golcü olarak gelmesiydi aynı Madida gibi. İşte 95 yılının şampiyon kadrosunun yabancıları böyle.

Uzun süren sessizlikten sonra her galibiyetin ardından yakandığı söylenen 2003 ruhunun aslı Lucescu yönetiminde vücud buldu Süper Lig'te. 100. yıl gazı ile birlikte dönemin en iyi kadrosu kurulmuştu. Kalede daha sonra takım arkadaşları tarafından şike ile suçlanan Cordoba vardı. Kolombiyalı o zaman ki yabancılar içinde ülkesinin milli takımında oynayan ender futbolculardandı. Ronaldo tarihe Beşiktaş'ın son liberosu olarak geçti. Fenerbahçe maçlarının resmi golcüsü olmasının yanı sıra Gökhan Keskin'den sonra en iyi liberolardan birisiydi. Lucescu'dan sonra tandem içinde eridi gitti. En son Yunanistan'da top koşturuyordu. Pancu o zaman ki kadroda dünya yıldızı olmaya aday tek yabancı futbolcuydu belki de. Oynadığı futbolla hem Beşiktaş'ın hem de Romanya milli takımının vazgeçilmez oyuncusu oldu. Beşiktaş'ın namağlup gittiği sezonda Trabzonspor'a attığı gol şampiyonluk habercisiydi. Saraçoğlu panteri daha sonra Bursaspor'un yolunu tuttu. Sessiz sedasız ayrıldı takımdan. Guinti ise o dönemki Beşiktaş yabancıları içinde en kariyerli futbolcuydu. Bu kariyeri de bir süre Milan forması giymesi sayesinde ayakta kalıyordu. Türkiye'deki ilk İtalyan olan Giunti o sezon oynadığı futbolla Tayfur Havutçu'yu bile yıldız yapmıştı. Daha ötesi yok sanırım.

Zago 33 kez Brezilya milli takımında oynama başarısı göstermiş bir futbolcuydu Beşiktaş'a geldiğinde. 5 sezon Roma forması giymenin ne demek olduğunu anlatmaya gerek yok. Yaş-yıllık ücret denkleminin maksimum faydasını Beşiktaş'ta bulan Zago sert futbolu ile de hakemlerin Nouma ile birlikte en dikkat ettikleri oyunculardan birisiydi. Nouma hakkında birşey söylemeyi gereksiz bulup 100. yıl kadrosunun en zayıf halkası Maldarasanu'ya geçiyorum. Kariyerindeki en iyi takımın Beşiktaş olduğunu söylemek yeterli Maldarasanu için yeterli.

5 sezonluk suskunluğun haykırışı ise 2008-2009 sezonuydu. Mustafa Denizli yönetiminde şampiyon olan Beşiktaş'ın yabancıları yine ortalama futbolculardı. Sivok, ertesi zeon gönderilen Zapo, Cisse, takıma 2. yarıda katılan Ernst, Bobo, Holosko, Tello ve kaptan Delgado. Bu oyuncuların kalitesine baktığımızda Zapo, Holosko, Tello ve Delgado ilk ciddi alıcıda takımdan gönderilecek yabancı oyuncular.

Sürekli yerli yabancı kaynaşması ile başarı yakalayan Beşiktaş'a bu sezonlar dışında yıldız adı ile bir çok futbolcu geldi. Carew, Ricardinho, Juan Fran, Ailton, Kleberson, Higuain bunlardan sadece bir kaçı.

Beşiktaş düşük profilli yabancılardan maksimum verim alarak son 3 şampiyonluğuna ulaştı. Şimdi ise gecekondular yıkıldı ve yerine plazalar yapılıyor. Değişen yönetim profili bu sezon transferlere de yansıdı ve dünya yıldızları takıma kazandırıldı. Ellebetteki yıldız futbolculara sahip olmayı herkes ister ancak bu tarz transferler Beşiktaş kimyasına uymayan transferler. Az önce isimlerini saydığımız pek çok oyuncu gibi yeni oyuncularında ilerideki yazıların malzemesi olmayacağını kimse garanti edemez.

Geçen sene Real Madrid'in büyük transferler yapmasına rağmen kadrosunun iskeletini altyapıdan kuran Barcelona'ya boyun eğmesi, Man City'nin Arap yarım adasında fışkıran petrolü transfere aktarması sürdürülebilir başarı anlamında ortaya net şeyler koyayamamak anlamına geliyor.

Bu transferler Beşiktaş değil Fenerbahçe karakterli transferlerdir ve Fenerbahçeye daha çok yakışır. Beşiktaş ne zaman bir "Dünya Yıldızını" takıma katsa kulüp ile futbolcu arasında uyum sorunu oluyor. Bu transferlere kötü demek elbetteki aptallıktır ancak "fark yaratmak" isteyen takımın değil "şampiyon" olmak isteyen takımın transferleridir.

Tribünlerle mütabakat yapmak için yapılan transferler umalım ki uzun vadede sahibine çevrilen silah olmaz.