11 Nisan 2010 Pazar

Pep'in Sırrı : Taktik-i İlahi


Bir "El Clasico" daha geride kaldı. Artık klasikleşmeye başlayan bir sonuç çıktı sahadan. Barcelona maçtan 2-0 galip ayrıldı. Pellegrini Barça'yı durdurmak için gerekeni yaptığını düşünüyordu ancak ortaya çıkan sonuç, düşüncelerin ayaklara hükmetmede yetersiz kaldığının bir göstergesi.

Barça'yı yenmek belki de dünyanın en zor işi. Tüm savunma sanatlarını aynı anda uygulamanız, hücum ederken hata yapmamanız ve Barça'nın gününde olmaması gerekir. Chelsea ve İnter modern futbola ihanet ederek durdurdu Barça'yı şampiyonlar liginde. Ama vuramadı. "Önce durdur sonra vur"cu Türk teknik direktörleri eleştirirken dünyanın sayılı takımlarının Barça için kullandığı taktiğin bu olduğunu unutmamak gerek.

Barça'nın oynadığı oyunu gerçek dışı bulanlardanım. Maça %70 topa sahip olma ile başlamak demek "sıfır insan hatası" demek. Ve insanlar hata yapar. Bir süre sonra yorulacakları, bu kadar üst düzey futbolu kaldıramayacakları geliyor insanın aklına. Benzetildikleri PlayStation'da bile bir süre sonra attığınız paslar yerine gitmiyor ancak Xavi önderliğindeki takım tüm dünyaya bu iş için doğduklarını haykırıyorlar.

Pep, İbrahimoviç'in yokluğunda Messi'yi en uçta oynattı ve methiyeleri aldı. İşte Arda'nın forvet oynamasının ardında yatan düşünçe sistemi buradan geliyor. Barça'da her futbolcu her yerde oynayabilecek kapasitede. Çünkü altyapıda en az 2-3 mevki için eğitim alıyorlar.

Barcelona maçı kazandı ve "El Clasico" tarihinde ard arda 4 maç kazanan ilk takım oldu. Tüm zamanların en iyi takımı Barça.

Bu maç özelinde söylenebilecek tek şey maçın "Taktik-i İlahi" ile kazanıldığı. Çünkü ne Pep ne de başkası öğretebilir Xavi'ye topu öyle okşamayı, Messi'ye havada adam geçmeyi.

10 Nisan 2010 Cumartesi

Ameliyat Masası : Bursaspor


Ligin son düzlüğüne bu kadar takımla girmeyeli bayağa olmuştu. Genelde at başı giden 2 takımlı şampiyonluk yarışına alışık olan herkes için futbol olarak kısır ancak mücadele olarak vasatın üstünde olan ligin ilgi çekiciği tartışılmaz.

2 sezon boyunca Sivas'ın yaptığını bu sezon Bursaspor'un yapması 3 sezonluk bir geleneğinimiz olmasını sağladı. Artık sezon başı hesaplarında, hesapta olmayan bir Anadolu takımını da bir yere yazmak gerekiyor. Bu sezonun hatta son 1,5 sezonun en başarılı takımı diyebiliriz Bursaspor için. Geçen sezonun ikinci yarısında 33 puan toplayarak 2. yarı puan tablosunun en istikrarlı takımlarından biriydi Bursaspor. Geçen sene temelleri atılan yapının üstüne konan harçların şekillenmesi sonucunda Bursaspor'un şampiyonluk şansı sesli olarak dillendirilmeye başladı. Bursaspor şampiyon olabilir mi? Bütün maçlarını kazanırsa olabilir. Bu da Bursaspor'un şampiyonluğunda ilk etkenin yine Bursaspor olduğunu gösteriyor.


Peki Bursaspor ligte bu konuma nasıl geldi? Öncelikle en önemli faktörün teknik direktör olduğunu belirtmek gerekir. Ligin ilk 4 sırasını oluşturan takımlar içinde teknik adamı ile en uzun süre çalışan 2. takım Bursaspor. Daum her ne kadar Fenerbahçe ile daha önce çalışmış olsa da 3 sezonluk ayrılık, herşeyin silbaştan yeniden inşa edilmesi gereğini ortaya koydu bu sezon. Rijkaard ise Galatasaray da bir devrim yapması umudu ile getirildi takımın başına. Henüz ne futbolcular Rijkaard'ı ne de Rijkaard futbolcuları anlıyor. Zaman içinde anlaşmazlıkların giderilmesi ile devrim yapılması umudunu herkes taze tutmalı.


Mustafa Denizli ile sözleşmesini bir sene daha uzaran Beşiktaş ise ilk 4 içinde hocası ile birlikteliği en uzun takım. Her ne kadar ilişki uzun olsa da Mustafa Denizli'nin ilişkinin heyecanını canlı tutmak için yaptıkları istikrardan uzak yapı ortaya çıkardı.


Ertuğrul Sağlam'ın Bursaspor ile geçen 1,5 senesi her gün üzerine birşeyler koyarak geçti. Bursa şehir olarak hem ekonomik hem de kültürel yönden Türkiye'nin büyük şehirlerinden. İzmir'in TSL'de temsil edilmemesi, Ankara'nın şampiyonu olmayan tek Avrupa başkenti olması, Trabzonspor'un ise sabır erdemini koruyamaması, Anadolu'nun şampiyon çıkartamamasının sebeplerinden sadece birkaçı.

3 büyükler dışında ne zaman bir takım çıkıp ligi domine etmeye başlasa yükselen ortak ses büyüklerin(!) kötülüğünden kaynaklanan bir durumun varlığına işaret eder. Gözden kaçan kısım ise kötünün olduğu yerde ondan görece iyilerin olduğudur.

Bursuspor'un peşine taktığı 3 büyükten farkı skor üretme anlamında Galatasaray kadar üretken , savunma anlamında ise Beşiktaş kadar becerikli olması. Bu iki özelliği bir arada taşıması aynı zamanda liderliğin de paralosı gibi. Maç başına yakalanan 1,93'lük gol ortalamasının yanına 0,83'lük bir gol yeme oranı eklenince ortaya çıkan sonuca şaşırmamak gerekir.

2008 Avrupa Şampiyonasında Türkiye'nin sergilediği futbol, 90 dakikalık periyotlarla ortaya konan performans patlamasıydı. Maçın ilk ve son düdüğü arasında sadece 17 dakika skor avantajıyla oynayan bir takımın yarı final oynaması herkes için bir sürprizdi. Bu sürprizin medyadaki yansıması ise "kaotik" futbol kalıbına sokuldu. Bu gün Bursaspor'un da oynadığı futbolu böyle değerlendirebiliriz.

Kadro yapısına baktığımızda Bursaspor'un fark yaratan yerinin "istikrar" olduğunu görüyoruz. Sakatlıklar ve cezalılar dışında ideal kadroyu saymak istediğimizde 7-8 oyuncu bir çırpıda ağızdan çıkıveriyor. Son 5 maçı 13-14 oyuncu ile oynadığını düşünürsek rotasyon yapmaya elverişli olmayan bir kadronun 30 hafta sonunda zirvede olması oldukça düşündürücü.

8 golle takımın en skorer ismi olan Ozak İpek'i 7 golle izleyen Batalla yeri geliyor 2-3 maç kadroda kendine yer bulamıyor. Önümüzdeki günlerde 8 farklı takıma transferi haber olacak Sercan Yıldırım oyundan alınıyor. Beşiktaş savunmasına kurtarıcı olarak gelen Zapo haftalarca yedek kulübesinde şampiyonluk kutlamasında nasıl bir şov yapacağını tasarlıyor. Defansın ortasında kim ile oynarsa oynasın güven veren ve bu güven ile kendini rakip ceza alanında gol ararken bulan Ömer Erdoğan 6 golle gol krallığında Nobre'yi Semih'i Jo'yu geride bırakabiliyor.

Kaotik futbol diye tarz varsa ve rakip üstüne gelirken nasıl çılgınca bir savunma yapıyorsa Bursaspor', topu kaptığında da aynı şekilde hücüm ediyor. Topu alan soluğu rahip yarı anada alıyor. Mehmet Demirkol'un bu yazısı daha doğru ve düzgün kelimelerle anlatıyor ne demek istediğimi.

Beşiktaş günlerinde yaşadıkları ve harcadığı futbolcular düşünüldüğünde Ertuğrul Sağlam'ın edindiği tecrübeler Bursa için bulunmaz bir nimet gibi. Büyük takımlarda oynamış ancak orada kendini kabul ettirememiş, o camianın bir parçası olmaktan ziyade antrenman futbolcusu olmuş bir kaç futbolcuyu, "altyapı" patentli oyuncular ile o kadar güzel kaynaştırmış ki Ertuğrul Sağlam, pilav üstü kuru fasülye gibi onları birbirinden ayrı düşünmek neredeyse imkansız. Beşiktaş'ta geçirdiği sezonlarda toplam asist sayısı bu sezon yaptıklarının yarısına eşit olmayan bir Ali Tandoğan'ı küllerinden doğrumak Ertuğrul Sağlam'a Beşiktaş'ta değil Bursaspor'da nasip oldu. Ömer Erdoğan gibi Galatasaray tecrübesi olan ama bu gün hiç bir İstanbul takımının defansın ortasını teslim etmeyeceği bir oyuncudan Hierro, Blanc gibi golcü bir "DC" yarattı Sağlam.

Pandoranın kutusundan çıkan son kötülük derler "umut" için. Ertuğrul Sağlam ve Bursaspor'lu oyuncuların şehrin en orta yerine ektikleri "umut" tohumunun bu gün filizlenmesi ve şehri bir rüyanın gerçek olacağına inandırmasına Sivasspor ile tanık olmuştuk. Baskı, stres, kapasite ve buna benzer binlerce sebepten ötürü şampiyonun Bursaspor olmayacağına inan milyonlar var. Taraftar atışmalarında bir cephe daha açılsın istemeyenler var. Beşiktaşlıdan, Fenerbahçeliden yahut Galatasaraylıdan laf yemenin alışkalığı ile can acıtma eşiğinin yüksek olmasının korumasında olan 3 büyük takım taraftarı için Anadoludan gelecek "laflara" karşı alınmış gardlar yok.

Basın için açılacak parantezin kapanma olasılığı şu an için yok. O yüzden açmayalım şimdi bu parantezi. Cadı kazanında elinde sopa ile kazanı karıştıran Bursaspor daha ne kadar duracak o kazanın başında onu seyredelim keyifle.

Buraya kadar okuyabildiyseniz ne mutlu bana.

8 Nisan 2010 Perşembe

"El Clasico" Bir Futbol Maçından Çok Daha Fazlası

Özellikle çeyrek final ve sonrasında salı/çarşamba geceleri yayınlan(may)an Şampiyon Ligi maçları Türk futbol severlerin dengesini altüst etmiş durumda. Özellikle Messi'nin Barça'sı dünya üzerinde durdurulamaz bir takım havası veriyor herkese. Her ne kadar Avrupa'nın tüm liglerinde şampiyonluk yarışı kıyasıya sürede açık olan şu ki herkesin beklediği şey "El Clasico".

Futbol sanatının bu nadide parçası, bir ülkenin bir iç ülke ile kapışması olarak adlandırılsada aslında gerçek olan izleyiciye futboldan fazlasını vaad eden, tanımlanamayan bir şey. Çünkü bu heyecanı ve futbol kültürünü sadece "futbol" kalıbına sokmak diğer coğrafyalarda "futbol" diye adlandırılan olguyu çemberine dışına atmak olur.

Bir her ne kadar politik bir çekişmenin de körüklediği rekabeti anladığımızı düşünsekte "Franco" İspanyasında yaşamış bir Katalan gibi bu anlayamayız.

19 Şubat 1929'da yapılan ve adına o zaman "El Clasico" denmeyen ilk "El Clasico" da gülen taraf olan Madrid'lerden Real oldu. Bir ülkenin başkentini, o ülkenin kralını ve haliyle o ülkenin ideolojisini taşıdığını düşünsekte Madrid'li oyuncular için en önemli şey Barça'yı 2-1 yenmiş olmaktı.

Bu hafta sonu oynanacak olan ve tüm futbol severlerin biraz "Messi" tarafından bakacağını düşündüğüm karşılama ile takımlar 84 yıllık rekabette 160. kez karşı karşıya gelecekler.

Rakamlar Ne Diyor?

Geride kalan 159 karşılaşmada ev sahibi takımlar 96 kez sahadan galip ayrılmış. 30 karşılaşma berabere biterken 66 karşılamayıda deplasman takımı kazanmış.

Bu 159 karşılaşmada Katalan temsilcisi Barcelona 61 kez sahadan galip ayrılmış. Başkent temsilcisi Real Madrid ise 68 maçta sahadan 3 puanı hanesine yazdırarak ayrılmış.

Futbol severler "El Clasico" tarihinde 506 gol sevincine tanık olurken, 156 tanesi Nou Camp'ta olmak üzere Barcelona 243 gol göndermiş Real Madrid kalesine. Real Madrid ise Barça'nın 243 golüne 170'i kendi evinde olmak üzere yine toplam 263 gol ile cevap vermiş. İstatistikler maç başına 3,18 gol vaad ediyor bu hafta sonu futboldan bir adım sonrası olan bu karşılaşmayı izleyeceklere. Maçlarda genel de 3 gol olması beraberliklerin az olmasının bir sebebi. Maçların %81'inde takımlardan biri diğerine üstünlük sağlamış. Beraberliğin az olmasının futbol adına anlamı ise takımların hata yapma korkusundan ziyade kendi futbolları ile rakibe üstünlük psikolojisinin baskın olduğunun işaret olabilir.


Seriler
1950 - 1965 yılları arasında Real Madrid Barnebau'da rakibini tam 16 sezonda aralıksız 16 karşılaşmada dize getirmiş. 1993-1999 sezonlarında ise Barça kendi sahasında Real Madrid'i 7 maç arka arkaya yenmiş. Bu 7 maçlık iç saha performansında Real'in atabildiği gol sayısının sadece 1 olması bu serinin kaynaklandığı yeri de açıkça gösteriyor.

1 sezonda oynanan 2 maçı da aynı takımın kazandığı sezon sayısı 24. 79 sezonun 9 sezonunda 18 maçı Barcelona kazanırken, 13 sezonda oynanan 2şer karşılaşmayı da Real Madrid kazandı. Sezon içinde 2 maçıda kazanan takımın sezon sonunda şampiyonluğu kucakladığı sezon sayısı 13. 1975-76 sezonunda Barcelona iki maçı kazanmasına rağmen şampiyonluğu Real Madrid’e kaptırmıştı.

1985-94 arasında oynanan 19 karşılaşmada konuk ekipler hiç maç kazanamadı. Bu seriyi 7 Mayıs 1994’te Amor’un golü ile Real Madrid’i deplasmanda yenen Barcelona bozdu ve üst üste 4. şampiyonluğunu elde etti.

Goller Golcüler

El Clasico’da gol sesi çıkmayan maç sayısı sadece 8. 2002-2003 sezonundan beri oynanan tüm karşılaşmalarda en az bir gol seyrediyor futbol severler.

Böylesi bir maçta 10 gol görme şansını yakalayan taraftarlardan pek azı hayattadır şimdi. 1934-35 sezonunda Real Madrid Barcelona’yı 8-2 geçti. 1942-43 sezonunda ise iki takım Nou Camp’ta hem atılan 10 golü hem de puanları paylaştı, 5-5.

En farklı karşılaşma yine 1934-35 sezonunda oynanan 8-2’lik karşılaşma. Bu karşılaşmanın öcünü 1954-55 sezonunda aldı Barcelona. Nou Camp’a konuk olan başkent ekibini 7-2 ile uğurlayan Barça en gollü 3. maçı da istatistiklere armağan ediyordu.

2000’li yıllarda ki en farklı skor ise 08-09 sezonunda Barnebau’da geldi. Barcelona rakip ağlara tam 6 gol bıraktı ve sahadan 6-2 galip ayrıldı.

Real Madrid denilince akla gelen ilk isim Raul El Clasico’ların en golcü ismi. 9 golü bulunan Raul’u, 8 golle Lazcano izliyor. Luis Enrique ve Messi ise 6 golle 3. sıradalar.

Messi’nin yaşını da hesaba katacak olursan Raul’u sağından atıp solundan geçeceği kesin gibi.


Gerçek Real’li Olacağım

Törkiş El Clasico, Fenerbahçe’li ve Galatasaray’lı futbolcuların “gerçek” olması için bir fırsattır. Hele ki eski takımınızın sarısı aynı diğer rengi farklı ise. Kendini kanıtlamanın ve taraftara kabul ettirmenin en kısa yolu, çakma El Clasico’da gol atmaktır.

Gerçek “El Clasico”’da da bu durum fazlasıyla kendini göstermektedir. Figo’ya transferi sonrası atılan kesik domuz başıda bunun en akılda kalan örneği.

Ronaldo, Luis Enrique, Saviola, Eto’o, Figo, Prosineçki, Laudrup, Hagi, Schuster ilk akla gelen “El Clasico”nun iki tarafında da yer alan isimler.

Maçtan Beklentiler

Hafta sonu ekran başına geçip izleyeceğiz düşüncesi bile bizi heyecanladıran bu karşılaşma bize ne vaad ediyor peki?

Real Madrid evinde oynadığı son 10 maçın 5 tanesinde sahadan galip ayrıldı. Barcelona 3 kez galip gelirken 2 maç da berabere bitti. Real, Barcelona karşısına %20’lik bir istatistik avantajı ile çıkıyor.

Barnebau’daki son 10 maçta 38 gol olurken, maç başına 3.8 gibi inanılmaz bir ortalama tuturuldu. Özellikle son iki maçtaki 13 gol bize en azından 2-3 vaad ediyor. 38 golün 21 tanesini Real kaydederken, Barça buna 17 golle karşılık verdi. Ancak bu 17 golün 6 tanesi geçen sezon 2-6’lık maçın eseri.

Messi’nin hafta içindeki insan üstündeki performansını bu maçta tekrar etmesi halinde maçın tartışmasız favorisi haline geliyor Barcelona. Ronaldo’nun kişisel beceleri ile takımı taşıdığı yer de belli.

Messi vs. Ronaldo şeklinde geçmesini beklediğimiz maçta sürpriz isimlerin solo performanslarına hazır olmak gerekir.

Son söz, istatikler her ne kadar Real Madrid dese de Arsenal karşısındaki Barça’nın geçen seneki rekoru kırmaması için hiçbir engel yok.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Justin Fashanu'dan Ricky Martin'e Futbolun Maçoluğu

Futbol kadınlar için sadece bir sporken erkekler için bu spordan çok daha fazlası. Oğlunu maça götüren bir babanın tribünde yaşadıkları ile stadyumda profesyonel maçı izlerken yaşadıkları arasında pek bir fark yok. Birincisinde oğluna yapılan sert bir müdahaleye "ayakta kalmayı" öğrensin histerisiyle yaklaşabilirken, tuttuğu takımın futbolcusuna yapılan bir fual futursuzca küfretmesine ve kızaran suratını gövdesine bağlayan boğazındaki damarların sinirden belirginleşmesine neden oluyor.

Futbolun kabul ettiği olgular ve doğurduğu belirgin hisler var. Kabul ettikleri gibi kabul etmediği şeyler de var. Bunlardan biri de hem sahada hem de tribünde "gay"ler. Modern zamanlarda artık genele uymayan cinsel tercihlerin ödediği bedeller daha az acı verici.

Son olarak Ricky Martin'in "Allah'ın bildiğini, kuldan saklamaması" sonucunda nur topu gibi bir "gay"imiz daha oldu. Kızların sevgilisi konumunu ne derece sürdürür bunu bilemeyiz ancak bu tercihi açıklama kararını verirken gerekli ölçümleri yapmıştır.

Ricky Martin, 1998'de Zidane ile birlikte Dünya Kupasının yıldızıydı. "The Cup of Life" şarkısı Fifa tarafından kupanın resmi şarkısı seçilmiş, kupanın heyacanını yaşayan herkesin diline dolanmıştı.

İşte o 1998 Dünya Kupasının ikonlarından Ricky Martin "gay" olduğunu resmen -ki söylemeseydi ne değişirdi- açıkladı. 1998 Dünya Kupası başlamadan 2 ay önce ise "olunmaz gollerin yaratıcısı" bir futbolcu hayatını kendi elleri ile bitiriyordu. Sebebi ise futbolun o zaman ve belki hala böyle "gay" bir futbolcuya ihtiyacı olmaması.(!)

Fashanu'ların büyüğüydü Justin. !961'de kardeşi John'dan bir yıl önce gelmişti dünyaya. Nijerya orjinli Fashanu kardeşler yaşamlarının 6. yılında ailelerinden ayrılmış ve evlatlık olarak yeni bir aile edinmişlerdi.

1978'de Norwich takımında futbola başlayan Justin, 79'da ilk kez A takımda yer aldı. İlk maçını WB Albion'a karşı oynayan Justin hem ilk golünü atmış hem de onu zirveye taşıyacak basamakların ilkini çıkmıştı. Norwich ile 90 maçta 35 gol attı ancak herkes sadece Liverpool'a atılan 1 golün onu N. Forrest'a düşünüyor. Diğer 34 golü görmezden gelmek bize özgü birşey sanıyordum.

Efsane Brain Clough, Justin'i N.Forrest'a rekor bir ücrete transfer etti. Clough, siyahi bir oyuncuya 1 milyon £ barajını geçiren ilk menajerdi. Bir diğer rekor ise ilk defa bir "gay" oyuncunun bu barajı geçmesiydi. Clough bunu bilseydi belki de bu rekorun sahibi bir başka siyahi oyuncu olacaktı.

Justin sahada işini yapıyor akşamları da eğleniyordu. Diğer takım arkadaşları gibi eğlenmediği gitti Clough'un kulağına. Gay barlara gidiyordu. Bu dedikodulardan sıkılan mütavazı İngilizlerin efsane teknik direktörü Clough gereken cezayı kesti. Onu antrenmanlara almadı sonra takımdan uzaklaştırdı. Tüm bunlar sadece dedikoduların sonucundaydu.

Sakatlığının, Forrest'tan ayrılmasıyla aynı zaman denk gelmesi sonucu hiç bir yerde dikiş tutturamadı. 1990 yılına kadar 10 takım değiştirdi. Kanada ve Amerika maceraları sonucunda yine İngiltere'ye döndü.

Hayatındaki dönüm noktası ise gayrı resmi "gay"liğini resmiye çevirmesi oldu. Bir gazeteye verdiği röportajda "gay" olduğunu açıkça söyledi. Kendi içinde sakladığı belki de kariyerini mahveden gerçeği ortaya açık seçik koymaktan çekinmiyordu.



Bu röportajı okuyup Justin'in "gay" olduğunu öğrenen taraftarların homofobik davranışlarının saldırganlığa dönüşmesi karşısında profesyonelce işine devam etmeye çalıştı. Artık dayanamayacağını anladığında bir arkadaşı vasıtasıyla Amerika bir takımın altyapısını çalıştırmaya gitti. Bu gidişin dönüşü olmayacağını kim bilebilirdi ki. Fiziki olarak bir dönüş vardı ama ruh yoktu. Takım oyuncularından 17 yaşındaki Kolombiyalı, Justin'in kendisini taciz ettiğini polise bildirdi.

Bu suçlama ile 3 gün tutuklu kalan Fashanu, 3 Mayıs 1998'de hayatına son verdi.

2 ay sonra ise ortalık Ricky Martin'in şarkısı ile inliyordu.

Bu gün futbol bu tercihi kaldırabilir mi? Türkiye'de hakeme hala ".bne" diye hakaret edilirken gay bir taraftar gurubunu stada alabilir mi? Bir takımın oyuncularından hangisi Fashanu gibi tercihlerini açıklamış birini oda arkadaşı olarak ister.

Bu ülkede gay'lik tercihten ziyade hastalık olarak görülüyor ve bireysel tercihler üzerine ipotek koymaya devam ediyorsak, Rijkaard'ın tercihleri, Denizli'nin seçimleri, Daum'un sözleri gibi milyonlarca kişinin kendisini dahil ettiği ve söz söylemeye hakkı olduğunu düşündüğü tercihlere nasıl saygı duyabiliriz?

2 Nisan 2010 Cuma

Futbolda Linç Kültürü ve Rijkaard

Linç her zaman tekme tokatla olmaz. Bazen bir söz söylersiniz tüm tekmelerden tüm tokatlardan ve tüm diğer herşeyden daha fazla yara açarsınız muhattabınızda. Ülkemizin turizm reklamlarını hazırlayan ajansların kullandığı pek çok klişe, artık tozlu bir sandığın dibinde miras kalmayı, biraz kurcalanıp tekrar bir sonraki nesile kapalı bir sandık içinde miras kalmayı bekliyor.

"Hoş" görülmek ve için "hoş" görünmek zorunda olduğunuz bir coğrafya burası ve bu coğrafya büyük bir alanı kaplıyor. Bu alana ne derseniz deyin ancak unutmayın ki kimse doğacağı yeri, anne babasını, milliyetini seçemiyor. Seçim şansınız olmayan birşey yüzünden eleştirilmek, zaman zaman linç edilmek bile olası.

Spor basınımızın yıllardır süre gelen alışkanlıkları artık o kadar gülünç bir hal aldı ki insan ağlanacak haline gülüyor. Bu buruk gülüşler içinde hafızamı biraz zorlayınca Rijkaard geliyor aklıma. Sadece o değil Gullit ve Van Basten de geliyor.

1988 yılı benim "ofsayt"ın ne olduğunu bilerek izlediğin ilk uluslararası futbol turnuvasının yapıldığı seneydi. Siyah tenlerin ilginç saç şekilleri ile doğduğu yerin değil doyduğu yerin milli takımını şampiyonluğa taşıyan bu futbolcular mahalle maçlarında kavgalara bile sebep oluyordu.

Geçen zaman içinde gazete arşivleri "göndermenin getirmekten daha pahalıya patladığı" teknik direktör ve futbolcular ile doldu. Büyük olmanın aslında 102 puan ile şampiyon olmak olduğunu sananların tuttuğu köşerden yazdıkları ile büyüdük. Ama biz değiştik. Onlar değişmedi.

Aslında değişmeyenin sadece onlar olduğunu gördük. Futbol değişti, futbolun kültürü, seyircisi, medyası, kumarı, oyuncu kaçırması, hızı vs. vs.değişti. Bu değişime ayak sürüyenlerin bu gün Rijkaard'a yaptığı en hafif tabir ile "ırkçılık" asla kabul edilemez.

Neden Rijkaard eleştiriliyor?

Bu gün 5 büyük takımı çalıştıran hocalardan 4 tanesi daha önce bu basın tarafından linç edilmeye çalışılmış hocalar. Mustafa Denizli, Fenerbahçe'yi de Beşiktaş'ı da yönetirken bu linç kültüründen nasibini aldı. Trabzonspor'un kahverengi takım elbiseli(!) hocası Şenol Güneş son 62 yılın en az karizmalı teknik adamı seçildi. Hem de Türkiye'yi Dünya Kupası 3.sü yaparken. Daum ise hem yaptıklarının hem de yapmadıklarının cezanını ödeyerek 4. Türkiye seferine başladı. Ertuğrul Sağlam ise Beşiktaş günlerinde o kadar eleştrildi ki bu eleştriler futbol sahasının dışına da taştı.

Rijkaard'ın karizması ve daha önce ulusal basının ağına düşmemiş olması onu linç listesinin en başına koydu. Herkes te "Rijkaard'a saldırmanın dayanılmaz hafifliği" durumu oluştu ve kabul etmesekte saygı duyabileceğimiz "hoca değil" eleştirisi geldi. Rotherdam'ı küme düşürdüğünden bahsedildi. Ama neydi Galatasaray'a gelirken apolet, lig ve şampiyonlar ligi şampiyonluğu.

Şu anda prim yapacak tek şey Rijkaard linçi. Çünkü diğer hocaların üstüne gidilse bile okuyucu/izleyici için sıkıcı olacak. Olayı daha ilginç bir hale getirmek için hedefteki adam da Rijkaard oluyor haliyle.

Kantarın topuzunu ise Kadir Çetinçalı kaçırdı. Rijkaard için yaptığı benzetme edebi bir sanattan ziyade edepsizlikti. Zamanında televizyonda yayınlanan köle ve KluxKlan filmlerini izlerken gerçek olmayan birşey izlediğimi düşünür empati kuramazdım. Demek ki o filmlerde yaşananlarla empati kuranlar varmış ülkemizde.

Irkçılığı her türlüsü ülkemizde mevcutken deri rengi üzerinden yapılanların ilkiydi bu. (Ferrari'ye yapılanı atlamışım özür dilerim.)

Rijkaard'ın trasnfer yanlışlarından eleştirebiliriz. Oyun kurgusu olarak da eleştirebiliriz. Yerine bizden(!) temiz yüzlü bir Türk çocuğuda önerebiliriz. Rijkaard devrim mi balon mu onu da saatlerce konuşabiliriz. Ama iş Rijkaard'ın seçmediği seçemediği bir şey üzerinden yapılıyorsa orada durmak gerekir.

Bu gün Rijkaard AHL'den uçağa binip Amsterdam'a kesin gönüş yapsa bu işten zararlı çıkacak olan sadece Galatasaray olmaz.

Del Bosque'nın durumu henüz unutulmamışken Rijkaard'a aynı muameleyi yapmaya çalışmak akılsızlıktan başka birşey değil.