18 Aralık 2009 Cuma

Mususi'den Bu Güne... Beşiktaş 2 - 3 Bursaspor


Öncelikle sahada mücadele eden her bir futbolcuyu kutlamak gerekir. Böylesine zor şartlar altında bize muhteşem bir maç izleten herkese teşekkürler.

Son 2 haftada 4 puan kaybeden Beşiktaş için bu maçtan puan çıkartmak başarı olacaktı. İstanbul trafiğinde yola bir bardak su döktüğünüzde kaza olurken böylesine bir yağmurda maç saatinde evde olmayı zaten beklemiyordum.

Havanın el verdiği ölçüde maçı izlemeye başladığımda Bursaspor skor avantajını yakalamıştı. Rüştü'nün şanssız sakatlığı aylardır sırasını bekleyen Korcan'ı böylesi zor maçta kalede görmemize neden oldu.

2. yarıya 3. kalecisi ve skor dejavantajıyla başlayan Beşiktaş için maçta dönüm noktası Sercan'ın harika hareketlerini gol ile süsleyememesi oldu. Nihat'ın yerine oyuna giren Nobre'nin "kural hatası" kokan bir pozisyon sonrasında skoru eşitlemesi beklenmeyen bir gelişmeydi. Bu gol sonrası taraftar desteği ile rakip sahaya yüklenen Beşiktaş, Bursaspor'un skoru koruma psikolojisi ile geri yaslanmasını fırsat ilerek posizyonlar bulmaya başladı. Ferrari'nin topuk pası sonrası ceza sahasına giren Toroman %51 penaltı olan bir pozisyon sonrası son haftaların formda golcüsü Bobo'ya takımını öne geçirme şansını verdi.

Skor avantajı sonrası Bursaspor'un Beşiktaş'a bıraktığı geniş alanları son paslardaki hatalar nedeni ile skoru artıramayan Beşiktaş, Ferrari'nin sakatlanması sonucu yapılan oyuncu değişikliği ile bir anda kimlik değiştirdi. Ferrari yerine oyuna giren Yusuf ile takım içindeki yerleşim domino etkisi ile değiştir. Toroman, Ekrem, Yusuf sanki oyuna yeni girmiş gibi bir anda takımda 3 posizyon değişti. Takım bu değişikliği oturtana kadar Bursaspor baskısını artırdı.

Önce Hüseyin yakın mesafeden maçı eşitleme şansını oyun alanın dışana attı. Sonrasında Sercan yine sürati ile girdiği ceza sahasında topu Korcan'a teslim etti.

Ertuğrul Sağlam, Ömer Erdoğan'ı hücüm hattına alarak bir kumar oynadı ancak Ergiç'in müthiş golünün asisti Ömer'den geldi. Ergiç ise jenerijlik bir gol attı.

Tam puanlar paylaşıldı derken eski bir Beşiktaş'lı Zapo'nun ölü yere gönderdiği top puanların tamamının Bursa'ya gitmesine neden oldu.

Beşiktaş, maçın sonuna doğru giden puanlardan birini geri alma şansını İvankov'un yaptığı kurtarışla kaybetti.

1994'ten bu geceye kadar Beşiktaş'ı İstanbul'da yenmeyen Bursaspor, 15 yıllık bir hasretede son verdi.

Gönül isterdiki Bursaspor bu galibiyeti taraftarı ile paylaşabilsin.

Beşiktaş'ın için gecenin en iyisi küfürler başlayana kadar taraftardı.

14 Aralık 2009 Pazartesi

Simon KUPER Röportajı Tam Metin...

Sizin katkılarınız ve Ali Ece'nin desteği ile FourFourTwo'nun Kasım sayısında Simon Kuper röportajından bir kolaj yayınlanmıştı.

Kasım ayı bitti. FourFourTwo yine muhteşem bir içerikle futbol severlerle Aralık sayısı ile buluşunca röportajın tam sürümünü yayınlama zamanı geldi. Daha önceki tanıtım yazısında herkese teker teker teşekkür etmiştim. Katkıda bulunan herkese tekrar teşekkür ediyorum.

Buyrun.

Zevkle Okumanız dileği ile.




Hepimiz Simon Kuper hakkında birşeyler biliyoruz. Uganda’da doğdunuz, İngiltere’ye taşındınız, Hollanda da yaşadınız. Peki futbol hayatınıza nasıl girdi ve neden futbolculuk değil de yazarlık?

1970’de Uganda’da doğdum. Henüz bir yaşıma girmemişken Londra’ya taşındık. Daha sonraları Hollanda’da ve birçok başka ülkede yaşadım. İlk futbolumu Hollanda’da oynadım. Oraya, yedi yaşına girmeden hemen önce, 1976’da taşındık. O dönemlerde Hollanda futbolu zirvedeydi ve yaşadığım sokakta, her akşam mahallenin çocukları futbol maçı yapardı. Kardeşim ve ben futbola böyle başladık. Sanırım ben hep yazmak istiyordum ve 16 yaşındayken World Soccer dergisi için Hollanda futbolu hakkında yazmaya başladım.


Futbolla bu kadar ic icesiniz, yazar olmak dısında bu oyunun icinde olmayı dusunmediniz mi ? Antrenor olmayı denemek, hakem olmak, ya da profesyonellige adım atıp iyi bir oyuncu olmak gibi seyler aklınızdan gecti mi hic ?

Küçük bir çocukken futbolcu olmak tabi benim de en sevdiğim hayaldi. Daha sonra fark ettim ki futbol oynamak için ne yeterince yiyim ne de yeterinde hızlıyım. Teknik direktör veya hakem olmayı ise hiç düşünmedim bile. Hala Pariste, orta yaşlı birkaç Fransız ve İngiliz ile futbol oynuyorum.

Belki biraz klişe olacak ancak Türkiye’den takip ettiğiniz spor yazarları var mı? Aynı konu üstünden gidersek Avrupa’daki spor yazarlığı ile Türkiye’deki spor yazarlığını
karşılaştırabilir misiniz?

Türkçe bilmiyorum haliyle Türk Gazetelerinde neler yazıyor bilemiyorum. Ancak tanıdığım birkaç isim var ve bunların başında Deniz Gökçe ve Yiğiter Uluğ geliyor. Türk futbolu hakkında bilgi almak için genellikle onlara başvuruyorum ve her seferinde ne denli entelektüel ve bilgili oldukları görerek şaşırıyorum. Belli başlı Türk gazetelerine bakınca, yazıların kısalığı karşısında şaşırmıyorum dersem yalan olur..O yazıları okuyamıyorum ama uzun olmayışı sorun olmalı.Bu kısa yazılark omplike argümanlar geliştirmeyi zorlaştırıyordur.

Röportaj gazeteciliğin can alıcı noktalarından biri ve “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir” kitabınızın Türkiye için yazılmış önsözünde Tayfun Korkut ile yaptığınız bir röportajdan bahsediliyor. Röportaj yaptığınız başka Türk oyuncular var mı? Eğer fırsatınız olsaydı –ki vardır- kiminle röportaj yapmak istersiniz?

Tayfun ile görüştüğüm gün, bana oldukça dost canlısı davranan Ümit Davala ile de bir röportaj yapmıştım. Aslında hayalim futbolcularla röportaj yapmak değil. Tecrübelerime göre birçok röportaj hem yapanı hem de okyanları hayal kırıklığına uğratıyor. Çünkü birçok futbolcu düzgün konuşamıyor. Mesela Messi, harika bir oyuncu ama onu tanıyan insanlardan, söyleyecek hiçbir şeyi olmadığını duyuyorum. Tayfun da bir oyuncu olarak oldukça ünlüydü ama entelektüel birikiminin bir futbolcu için oldukça fazla olduğunu söylemeliyim.Dolayısıyla onunla röportaj yapmak çok keyifliydi.

Efsane kitabınız “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir”in gecmis yuzyılın en buyuk futbol kitabı olabilecegini tahmin etmis miydiniz yazmaya basladıgınızda ? Kitap bundan yakşaşık 20 yıl önce yazıldı o günden bugüne baktığınızda, gittiğiniz ülkelerden hangisinin en çok gelişimi gösterdiğini söyleyebilirsiniz?

Yüzyılın en iyi kitaplarından biri olduğu konusunda size pek katılmıyorum. Onu yazarken çok gençtim – 22-23 yaşlarında – ve bu projenin benim için çok büyük ve karmaşık olduğunu düşünerek bunun altından kalmayacağımı düşündüğüm zamanlar çok oldu. Kötü bir kitap yazmaktan, gazetelerden kötü eleştiriler almaktan ve arkadaşlarımın bu eleştirileri okumasından korkmuştum.

Gittiğim pek çok ülke futbol konusunda gelişimler gösterdi özellikle ABD büyük bir sıçrama gösterdi. Afika ise sanırım yerinde saydı.

“Futbol Asla Sadece Futbol Değildir” kitabını yazarken birçok ülkeye gittiğini biliyoruz. Bu gezilerde başından geçen ve kitapta yer almayan ilginç ve komik bir olaylarlar var mı ?

Bu 9 aylık seyahatler boyunca tanıştığım insanlar üzerine, futbol dışında bir kitap yazılabilir. Gençlere özgü pansiyonlarda kaldım ve trenlerde büyüleyici yolculuk arkadaşlarıyla karşılaştım. O yıllarda tanıştığım bazı insanlarla hâlâ arkadaşız. Ama bu anıları hiçbir zaman yazmadım. Bundan sonra yazmam da neredeyse imkânsız. O yüzden bu sorunuza fazla detay veremeyeceğim.

"Ajax, Hollandalılar ve Savaş" adıyla ülkemizde yayınlanan kitabınızda, Ajax takımı ve Holandalıları, Alman işgalinde sinik ve korkak olmakla suçlamış, Yahudileri ele verdiklerini belirtmiştiniz. Bu saptamalardan sonra kendisine gelen tepkiler nelerdir?

Hollandalılar kitabımı çok iyi karşıladılar. Hollanda, her zaman insanların ülkenin geçmişini tartışmaya açmaya razı olduğu bir ülke oldu. Kimi Hollandalı tarihçiler, bu ülkeyi benden çok daha fazla eleştirdiler. Kimseden, kitabımın Hollanda’ya karşı fazla acımasız olduğuna dair şikâyet duymadım. Tepki gelseydi bile kitabı yazarken bunu göze almıştım.

“Why England Lose” adlı yeni kitabınızla ilgili biraz bilgi verebilir misiniz? Okuyucuya ne vaad bu kitap?

Öncelikle şunu söylemeliyim ki bu kitap İstanbul’da yazılmaya başladı. Hilton Oteli’inden boğazı ve Beşiktaş kulübünün stadını izleyip, biralarımızı yudumlarken verdik bu kitabı yazma kararını.

Why Englad Lose’un, kitabın sadece İngiltere baskısında kullanılacak olan ismi olduğunu söylemeliyim. Kitap birçok ülkede Soccernomics adıyla anılıyor ve Britanya’dan ziyade uluslar arası veriler içeriyor. Bu kitapta her fanatiğin sorduğu temel sorulara cevap arıyoruz.

Örneğin “Neden dünya kupası sırasında intahar vakalarında düşüş oluyor?”

Menejerin hangi oyuncuların alınıp hangilerinin satılacağına karar vermesine müsaade etmek neden aptallıktır?

Futbol neden büyük bir iş sahası değildir? Hatta iş sahası bile sayılmaz?

Kitap işte bu soruların cevabını veriyor. Why England Lose Britanya’nın önde gelen spor ekonomistlerinin beyniyle, ödüllü bir futbol yazarının içsel bilgilerini birleştirerek oyun hakkındaki şaşırtıcı gerçekleri gözler önüne seriyor – parasal kısmı değil, tezgahta gerçekten neler döndüğü. Coğrafya, ekonomi, istatistik ve psikoloji üzerinden ilerleyen Why England Lose, futbola, “FA Kupası’nın büyüsü” “İngiltere Şok Yenilgi Karşısında Çöktü,” ya da “Newcastle Dünya Kupası’nın Yıldızını Aldı,” klişelerinin ötesinde, farklı bir bakış açısı getiriyor. Why England Lose sadece para üzerine değil, işin sosyal yönünüde göz önünde tutuyor.

''Why England Lose'' isimli kitabınızdan yola çıkarak, 2010 Dünya Kupası'nda bu kez kazanan İngiliz'ler olabilir mi? Capello neleri değiştirdi ya da İngiltere'nin ulusal takım yapılanmasında neler değişmeli?

Sanırım kitabı birlikte yazdığım Stefan Szymanski, İngiltere’nin önümüzdeki yıl kazanma şansının % 3 civarında olduğunu hesaplamıştı. Bu hesaplamada İngiltere’nin Dünya Kupası maçlarındaki kötü performansına dayandı tabii. Yani kazanacağını pek sanmıyorum. İngiltere nüfusu, en iyi futbol ülkeleriyle karşılaştırılınca çok küçük kalıyor.

Capello takımı daha kıtasal bir yörüngeye soktu. Biraz İtalyan tarzına yakın. İngiltere’nin sorunu, geleneksel İngiliz futbolunun turnuva kazanacak kadar iyi olmaması. Türkiye’de de aynı sorun var: sizin o geleneksel top sürme oyununuz turnuva kazanmak için iyi bir yol değil. Son on yılda sıkıcı Avrupa tarzını biraz öğrenmiş olmalısınız. Kitapta da açıkladığım gibi, uluslar arası futbolda kazanmanın tek yolu bu.


Türkiye'nin GSYH'nın artmasıyla futbolun müstakbel krallarından biri olacağına dair bir yorumunuz var. Hatta bu sayede Avrupalı olacağımızı bile iddia ediyorsunuz. Sadece ekonomik anlamda gelişmekle Avrupalı olmak nasıl mümkün oluyor? Türk futbolunun mevcut altyapısına sadece ekonomik gelişimin eklenmesi ile sonuca gidilebilir mi?

Kitapta da öne sürdüğümüz gibi kültürler değişebilir. Yani Türk kültürü şu anda Batı Avrupa kültüründen farklı olsa da hızla değişebilir. Ekonomik kalkınma genellikle bu tür kültürel değişimlere neden olur.

Korkarım Türk futbolunun alt yapısı hakkında yorum yapabilecek kadar bilgim yok. Türk medyasından sıklıkla ülke futbolunda olanlar hakkında yorum yapmam isteniyor. Ama kulüpleriniz ve Türklerin yerel oyun tarzı hakkında çok az şey biliyorum. Tüm ülkelerin güncel futbollarını takip etmiyorum ve aslında TV’de bile maç izlemiyorum.

Büyük Türk takımları transferlere inanılmaz paralar harcıyor ancak bu harcamanın kaşılığını Avrupa Kupalarında aldıkları pek söylenemez. Son kitabınızla da bağlantılı olarak transfere ve futbolculara çok para vermek başarı için yeterli midir?

Türk kulüpleri aynı zamanda büyük ücretlerle büyük isimleri transfer etmesiyle de ünlü ( Kewell, Roberto Carlos gibi). Kitabımızda, bu tür harcamaların gereksiz olduğunu öne sürüyoruz. Büyük Türk kulüpleri, bir avuç yıldıza büyük paralar ödüyor olabilir ama daha az tanınmış olduğu halde hak edenlere daha az para ödüyor demek bu. Önemli olan tüm kadronun aldığı para ne kadar ediyor. Büyük Türk kulüplerinin, tüm kadroları için yüksek cüret ödeyip ödemediğini merak ediyorum. Öyle olduğunu pek sanmıyorum.

Futbolda geleceğin en parlak ülkesi olarak ABD'yi işaret ediyorsunuz. Futbolun en çok izlenen spor dalı olmadığı bir ülkede, gerekli devrimin gerçekleşeceğine sizi inandıran ne?

Fifa’nın elindeki rakamlara göre ABD, fırsat buldukça futbol oynayan insan sayısının en yüksek olduğu ülke – sanırım 25 milyon. Yani futbol potansiyelleri yüksek. Futbol en önemli ulusal oyun olmamasına rağmen… Ayrıca on milyon Ameirkalı da TV’den futbol izliyor. Unutmayın ki Amerika’daki (çoğu önemli bir futbol ülkesi olan Meksika’dan gelen) İspanyol kökenliler, İspanya’daki İspanyollardan fazla. Sanırım 43 milyon Amerikalı İspanyol var.

Teknik direktörlerin oyuna etkisinin az olduğunu söylüyorsunuz, takım kadrolarını taraftarın internetten belirleyeceği günler gelecek mi?

Bence bu daha iyi olur. Kitapta da açıkladığımız gibi, değişik fikirlere sahip kalabalıklar, genellikle tek bir insandan daha iyisini bilir. Ama bildiğiniz gibi futbolda teknik direktöre yüklenen büyük bir gizem var. Taraftarlar ve medya, yanlış da olsa, teknik direktörün futbola dair özel bir bilgi birikimi ve oyuncuları üzerinde müthiş bir gücü olduğuna inanma eğiliminde.

Sizin icin hangi olay daha buyuk bir futbol olayıdır, gucsuz bir takımın bir turnuvada beklenmedik sekilde basarılı olması mı yoksa dev bir takımın buyuk turnuvalara katılamaması ya da katılsa bile turnuvanın en kotu oyununu oynayıp elenmesi mi ?

Mazlumların kazandığı anları hepimiz daha iyi hatırlarız – mesela 1990 Dünya Kupası’nda Kamerun. Mazlumlar, futbolda birtakım sihirli anlar kazırlar hafızalarımıza.

Andres Escobar ve Rene Higuita'yı düşünelim. İkisi de yaptıkları fahiş hatalarla Kolombiya'nın peş peşe iki Dünya Kupası'ndan elenmesine neden oldular. Ayrıca bu hataların ardından biri (Higuita) kariyerinde çok da fazla sekteye uğramazken, hatta Kolombiya futbolundaki efsane kaleci imajına bir zarar gelmezken, diğeri (Andres Escobar) hiç vakit geçmeden bir cinayete kurban gitmişti. Gerçekten tek suçlu Escobar’mıydı?

Bunun bir kuralı yok. Bence Escobar sadece şanssızdı. Kolombiya’nın kazanacağı konusunda bahse giren biriyle karşılaşmıştı. Adam öfkeliydi ve onu vurdu. Bu tek bir bireyin eylemidir. Bireylerin bütün bir toplumu temsil ettiğini söyleyemezsiniz.

Futbolun veya futbol endüstrisinin geldiği nokta ve gidişatı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Herkes çağımızın futbolundan şikayet ediyor ama birileri de onu sevmeli. Çünkü gerçekten büyük başarılar var. Güzel, güvenli statları olan ülkelerde tirübünler dolu oluyor. Pek çok Avrupa ülkesinde en popüler TV programları, canlı yayınlanan futbol maçları. Futbolun ticarileşmesinden hepimiz şikayet ediyoruz ama taraftarlar düğmeyi çevirip işi bitirmiyor. Bitireceklerini de sanmıyorum.

Rusya ve Türkiye Avrupa Şampiyonası'nda yarı final oynayan iki takım. Rusya'dan Zhirkov ve Arshavin büyük takımlara transferler oldu. Türk takımından hiçbir futbolcu avrupaya gidemedi. Sizce de Avrupa'da hala Türk futbolcusuna bir ön yargı var mı?

Sanırım batıda, Türk oyuncuların, batı Avrupa’ya uyum sağlamakta sorun yaşadığına dair bir düşünce var. Futbolcularınızın iyi olduğunu biliyoruz. Ama mesela Seria A’da oynamaya giden biri genellikle başarısız oluyor. Emre de Newcastle’da başarısızdı. Sanırım bu tecrübeleri, batılı kulüplerin Türk futbolcularla anlaşmasını engelliyor. Batıda dil ve yaşam konusunda zorlandıklarını düşünüyorlar. Ayrıca Türk futbolcularında bu konuda pek istekli davrandıklarını düşünmüyorum çünkü Avrupa’da vergiler oldukça yüksek ve bunları oyuncular karşılıyor. Durum böyle olunca Türk futbolcular fazla kazandıkları yerde kalmaya devam ediyorlar.

Türkiye katıldığı her büyük şampiyonaya renk katan bir takım ama bir şampiyonaya katılıp diğerine katılamaması sizce Türkiye'nin büyük bir futbol ülkesi olarak anılmamasının sebeblerinden birisi mi?

Son on yılda çok daha iyileşmiş olsa da Türkiye’nin, böyle büyük bir futbol ülkesine göre bu konularda çok düzensiz bir tarihi var. Ama dışarıdaki insanlar Türkiye’nin kesinlikle bir futbol ülkesi olduğunu düşünüyor. Türkiye’de futbola ilgi çok büyük ve Türkiye bir futbol ülkesi.

Türk futbolunun son yıllarda yetiştirdiği en büyük yıldızlardan olan Arda Turan ile ile ilgili bir fikriniz var mı? Arda'yı büyük bir kulüpte görebilecek miyiz?

Arda’yı Euro 2008’de beğenmiştim. Bence onun sorunu, bazı diğer Türk futbolcular gibi, boyunun kısa olması. Premier Lig’deki çoğu kulüp, kısa boylu oyuncular alma konusunda isteksiz. Fiziğin çok önemli olduğu İngiliz futboluyla başa çıkamayacaklarını düşünüyorlar. Pek çok İspanyol ve İtalyan kulübü de bu oyuncuyu alacak paraya sahip değil.

Tüm zamanların en iyi takımını oluşturmanız istense kadrosu hangi futbolculardan oluşurdu?

Tekink direktörlüğü düşünmediğimi söylemiştim zaten bu işten anladığımıda söyleyemem, tek söyleyebileceğim, çocukluğumun kahramanı Johan Cruijff’ti. Ayrıca, Lionel Messi’den daha iyi bir oyuncu bulup bulamayacağımı düşünmek çok zor.

Bloglar hakkında ne düşünüyorsunuz? Takip ettiğiniz bloglar var mı?

Bloglardan korkuyorum. Ben para karşılığı yazıyorum, onlar bedava. Hep günün birinde medyanın, bu işi benim yerime yapabilecek birçok insan gönüllüyken bana neden para ödediklerini soracağından korkuyorum.

Ve son olarak sizi ülkemizde bir daha ne zaman göreceğiz?

Birileri bana zarif bir davet gönderdiğinde. İstanbul’da olmak hep çok hoşuma gitmiştir – gittiğim tek Türk şehri. İnsanları çok nazik buluyorum. İngiliz taraftarlara, oranın sandıkları gibi düşmanca bir yer olmadığını anlatan yazılar yazıyorum. Ama artık üç küçük çocuğum var. O yüzden de seyahat etmek benim için eskisinden çok daha zor.

Teşekkürler.

13 Aralık 2009 Pazar

Gladyatör - Vecdi Çıracıoğlu

İmparatorların makbul olduğu futbol dünyamızdan bir gladyatör geçmiş. Yaş itibari ile kendisini izlememiş olmanın verdiği eksikliği Vecdi Çıracıoğlu öyle bir giderdi ki kalemine sağlık demekten başka bir şey gelmiyor elimden.
Türk futbol izleyecisi kitap okumaz ya(!) işte o yüzden Türk futbolunu şekillendirmiş kaç kişi biyografisini yazmış diye merak ettiğimde maalesef bir elin parmağını geçemedim.
Bu kitabı bir solukta okuyacak, bugün futbolu futbol olmaktan çıkarıyor diye şikayet ettiğimiz şeylerin aslında ta o yıllara dayandığını fark edeceksiniz.
Ergun Gürsoy'dan , Coşkun Özarı'ya Galatasaray camiasının pek çok ismi ile ilgili bilmediklerinizi öğrenmeye başladıkça kitabı elinizden bırakamayacaksınız.
Günümüz futbolcularının giderek apolitikleştiği bir dönemde, hayat görüşünü kendine klavuz edinmiş ve ödeyeceği bedeli bilmesine rağmen yolunda devam eden Metin Kurt'un hikayesini herkese tavsiye ediyorum.
Benim gibi futbol temalı kitap koleksiyonu yapıyorsanız, menşei Türk olan ender kitaplardan biri inanıyorum ki bu kitap olacak.
Zevkle okumanız dileği ile.

10 Aralık 2009 Perşembe

At Olmadan Jokey Olanlar Yine Kazanabilecek mi?


"Mesaj vermek, pas vermeye benzemez."

Yaş itibari ile 7-16 yaş arası erkeklerin hepsinin aklının bir yerinde futbolcu olmak hayali, gerçek olmayı bekleyen ütopya gibi duruyor. Bu hayalini gerçekleştireceklerin sayısı ise maalesef oldukça az.

Ortalama bir takımın 24-25 kişiden oluştuğunu ve bunların başında bir teknik direktör olduğunu düşünürsek, teknik direktör olma sanşı futbolcu olma şansının 25te biri. Sadece şans ile işlerin yürümediği de bir gerçek. Ülkemizde son 20 yıla bakar ve gelip geçici teknik direktörleri saymazsak 18 takımlı ligi değişmeli 30-35 teknik direktör ile geçirdiğimizi görüyoruz. Bu sadece şansla açıklanacak bir durum değil, başarı ile açıklamaya kalkarsak "dükkanı kapatıp" gitmek gerekir.

Teknik direktörlük ülkemizde "gaz vermekten" ileriye gittiğinde o takımlar anında çıtayı yükseltiyorlar. Bilimselliği, "motivasyon" ya da" gaz vermekten" üstte tutan teknik direktörler hem ligi hem de Avrupa'yı kolayca domine edebiliyorlar. Avrupa'dan kastımın en fazla çeyrek final olduğunu söylememe gerek yok sanırım.

Peki geçmişte dünyayı oynadığı futbol ile sallayan, kızların gönlünde taht kuran, her sezon kupa kaldırmaktan kolları yorulan bir futbolcunun teknik direktörlükteki başarı şansı nedir? İstisnalar dışında futbolculuk yaşamının büyük bölümünü kulübede geçirenler, teknik adam olarak kulübeye döndüklerinde daha başaralı oluyorlar.

Son 5 dünya kupasında kupayı kucaklayan 5 teknik direktörden sadece Beckenbauer sahada kulübeden daha çok zaman geçirmiş. Diğer teknik adamlardan, değil sahada kulübede bile futbolcu olarak oturmamış olanlar var. Belki dünya kupalarını geriye doğru araştırmaya başlasak 5te 1 lik oran kariyerli futbolculuk geçmişine sahip teknik adamlar lehine değişebilir.

Arrigo Sacchi, Milan'ı dünya kulübü yapmakla kalmamış aynı zamanda yine kendisi gibi hiç profosyonel olarak futbol oynamamış olan Fenerbahçe'nin eski antrenörü Parreria'nın Brezilya'sına finalde elenen İtalya'yı USA 94'te başarı ile yönetmiştir.

Bunca başarının ardından bir gazetecinin "Hiç futbol oynamadan nasıl teknik direktörlük yaptığını" sorduğu soruya yanıtı "Jokey olmak için at olmanız gerektiğini bilmiyordum." olur.

Yıldız bir futbolcu teknik adam olarak takımla ilk günkü toplantısında tecrübelerini futbolculara aktarmakla başlar işe. Futbolcular onun geçmişine saygı duyar ve sözünü dinlerler. Ancak tecrübe süslü "Biz bir gün" girizgahlı konuşmalar futbolcuları bıktırabilir.

Hayatında yeşil sahaya bir forma ile profosyonel olarak çıkmamış teknik adamların yıldız futbolculara daha çok çalışması gerekmektedir.

Daha önce de sözlediğimiz gibi Sacchi, Wegner, Alex Ferguson, Mourinho, Hollier, Benitez, Löw, Daum, Domenech gibi teknik direktörlerden bazıları futbolculuk geçmişleri genelde kulübede geçiren isimler. Klinsmann ve Van Basten ise futbolcu olarak herkesin takımında isteyeceği, teknik direktör olarak ise yanına bile yaklaşmayacakları isimler. Hagi'de bu klasmanda değerlendirilebilir.

Bülent Timurlenk blogunda dünya kupasına katılacak 32 takım teknik direktörünün yıllık kazançlarını yayınladı. Biz de bu listeye teknik adamların futbolculuk kariyerleri açısından bakalım.

Milli Oynadığı Kulüpler

- Fabio Capello (England) 32 Kez A Milli / SPAL – Roma – Juventus - Milan
- Marcelo Lippi (Italy) Hiç Milli olamadı / Savona – Sampdoria - Pistoiese
- Joachim Löw (Germany) Hiç Milli olamadı / Stuttgart – E.Frankfurt - Freiburg
- Javier Aguirre (Mexico) 59 Kez A Milli / Atlante – Osasuna - America
- Carlos Parreira (South Africa) Hiç Futbol Oynamadı / Teknik adamlığa 24 yaşında başladı
- Berter van Marwijk (Holland) 1 Kez A milli / AZ Alkmar – MVV – Fortuna Sittard
- Ottmar Hitzfeld (Switzerland) Hiç Milli Olamadı / Basel – Stuttrtgart - Luzern
- Vicente del Bosque (Spain) 18 Kez A Milli / Cordoba – Castellon – Real Madrid
- Carlos Queiroz (Portugal) Hiç Futbol Oynamadı / Alex Ferguson’un yardımcılığı yaptı
- Pim Verbeek (Australia) Hiç Milli Olamadı / Roda – Brada - Rotterdam
- Dunga (Brazil) 91 Kez A Milli / Fiorentina – Stuttgart - Internacional
- Diego Maradona (Argentina) 91 Kez A Milli / Barça – Napoli - Sevilla
- Takeshi Okada (Japan) 24 Kez A Milli / Furukawa Electic (189 maç / 10 yıl)
- Ricki Herbert (New Zealand) 61 Kez A Milli / Wolverhampton Wanderers
- Otto Rehhagel (Greece) Hiç Milli Olamadı / Herta Berlin - Kaiserslautern
- Paul Le Guen (Cameroon) 17 Kez A Milli / Nantes - PSG
- Marcelo Bielsa (Chile) Hiç Milli Olamadı / 25 yaşında futbolu bıraktı
- Vahdi Halilhodzic (Ivory Coast) 15 Kez A Milli / Nantes - PSG
- R. Domenech (France) 8 Kez A Milli / PSG - Bordeaux
- Hun Jung Moo (South Korea) 84 Kez A Milli / PSV – Hyundai Horang
- Morten Olsen (Denmark) 102 Kez A Milli / Anderlect - Köln
- Milovan Rajevac (Ghana) Hiç Milli Olamadı / RedStar – Sloboda Uzice
- Bob Bradley (USA) Hiç futbol oynamadı
- Radomir Antic (Serbia) 1 Kez A Milli
- Matjaz Kek (Slovenia) 1 Kez A Milli
- Gerardo Martino (Paraguay) 1 Kez A Milli
- Rabah Saadane (Algeria) Hiç Milli Olamadı
- Reinaldo Rueda (Honduras) Hiç Futbol Oynamadı
- Vladimir Weiss (Slovakia) 31 kez A Milli / Sparta Prag / Kösice
- Oscar Tabárez (Uruguay) Hiç Milli Olamadı / Sud America – Bella Vista
- Kim Jong Hun (North Korea) Hiç futbol oynamadı
- Shaibu Amodu (Nigeria) Hiç futbol oynamadı

  • 32 teknik adamdan 9'u futbolculuğu sırasında milli takıma seçilecek performansı gösteremedi.

  • 6 teknik adam hiç profosyonel olarak futbol oynamadı.

  • 4 teknik direktör sadece 1 kez milli takımda oynadı.

  • Sadece Morten Olsan 100 kereden fazla milli takım forması giydi.

  • Turnuvayı futbolcu olarak kazanan iki teknik adam var. Biri Dunga diğeri ise turnuvanın saha dışındaki yıldız adayı Maradona.
Bakalım Afrikada kupayı "at olmadan jokey olan" bir teknik adam mı kazanacak yoksa birileri du döngüyü kırabilecek mi?

7 Aralık 2009 Pazartesi

Yasadışı Bahis - Yasaiçi Bahis

Öyle kelimler vardır ki aynı anlama gelselerde bazıları daha masumdur. Bu masumluğun ardına saklanmanın kolaycılığı hayatın her alanında işimizi kolaylaştırıyor.!

Kumar dendiğinde ne kadar itici geliyorsa, bahis dendiğinde o kadar masumlaşıyor olay. Riyakarlık yapmaya, ahlak polisliğine soyunacak değilim. Zaman zaman bende bir kaç kupon yapıp yatırmıyor değilim. Hatta hayaller bile kurduğum oluyor.

Bahsetmek istediğim bahisin futbolu getirdiği nokta. Özellikle ülkemizde "iddaa" gelirler kulüplere sarılacak bir dal, bir gelir kapısı açtı. Ancak her zaman kolay paranın maliyeti ağırdır.

Almanya'da patlak veren bahis skandalı olaya bakış açımızı değiştirmemiz gerektiğini bir kez daha göz önüne serdi.

Ronaldinho, Kaka, C. Ronaldo gibi futbolcular milyonların evine konuk olurken göğüslerindeki bahis sitesini de yanlarında getiriyorlar. Bu reklamlar ister istemez bahisin oynanma yaşını aşağa çekiyor. Özellikle futbolla bağını bu büyük yıldızlar aracılığı ile kurmaya başlayan çocuklar için bahisle tanışma yaşı düşüyor.

Bu devlet destekli bahis salgını, çalışmadan kazanmak isteyenlerden sadece maçı izlerken biraz fazla heyecan yaşamak isteyene, herkesin futbolun sonucuna odaklanması aslında işin en dikkat çekmesi gereken kısmı.

Gerçi bir önceki yazıya yapılan yorum da sonuç odaklı hırs törpüsünün artık tırnağı geçip etimizi törpülemeye başladığımızın resmi. Çocukluğunda futbol oynamış herkes bilir ki; yaş katagorisi geçen çocukların yaşının küçültüp küçültüp sahaya sürüldüğünü. Kazanmaktan bakşa bir sonucu futbolun ve sahanın dışına iten anlayış bize kaybetmeyi bilmeyen, hazımsız sporcular yaratıyor. Oyunu oynayanların sonuç odaklı olması durumunda sonuca para yatıranların oyun odaklı olmasını beklemek en basit tabirle hayalcilik.
Futbolu sevmek ve kazanmayı/kaybetmeyi oyunun bir paçası olarak görme şansını da bahis ile kaybettik.
Gökdeniz'in ülkeden kaçarcasına gitmesinin, Tacikistan takımı ile şampiyonluklar yaşaması da bir bahis skandalının sonucu değil mi? Türk futbolunun kalbur üstü bir oyuncusunun bu işe adının karışması bir sinekten fazla mide bulandırması gerekirken, midemizin ne kadar geniş olduğunu suratımıza bir tokat gibi çarptı bu olay. Ama bundan ders almadığımız gibi Bochum savcılığının ortaya çıkarttığı skandalda 29 maç gibi hiç te azınsanmayacak sayıda maç ile skandalın başını çeken ülkelerdeniz.
Ayrıca ironiler konusunda da başı çeken bir ülkeyiz. Devletin bahsini oynamanın yasal, özel sektörün bahsinin ise yasak olduğu bir ülkeyiz. Ayrıca takımlarımız göğüs reklamı da alamıyor bahis şirketlerinden. Real Madrid, Milan, Sevilla gibi pek çok kulüpün forma reklamı bahis şirketleri.
Benzer bir uygulama Polonya'da da var. "Vardı" demek daha doğru. Çünkü artık Polonya'da da formalara bahis şirketlerinin reklamlarını almak yasak.
Bahis'in önüne geçmek gelinen noktada artık imkansız. Bu imkansızlıktan sağlanabilecek en fazla imkanı sağlamak gerekli. Oyunun ölmekte olan ruhunu acil olarak yoğun bakıma almak gerekli. Hatice'yi kurtak gerekli. Hastanade yalnız başına ölen ve kimsesizler mezarlığına gömülenlerden olmasın Hatice.